SORGUSUZ SUAL

İPEK TUZCUOĞLU: İNSANLAR İÇİN YAŞAMAMAYI ÖĞRENDİM...

Esma Belgin Özdemir

@ebelginozdemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

12 Eylül askeri darbe döneminde ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu'nun idam edilişini ve ailesinin yaşadığı travmayı anlatan 'Veda Mektubu Ankara Yazı' filmi ile beyazperdeye konuk ettiğimiz İpek Tuzcuoğlu ile söyleştik bu ay. Oyunculuğu, sunuculuğu ve mütevazı kimliği ile göz dolduran Tuzcuoğlu, deneyimlerini ve projelerini Sinema Terspektif okuyucuları ile paylaştı.

  • Özel bir soru ile başlamak isterim. Dünden bugüne yaşamınızda neler değişti?

Oldukça fazla şey diyebilirim. Her yaşadığınız olay, her karşılaştığınız kişi sizi değiştirir, dönüştürür hayatta. Kimse için yaşamamayı öğrendim öncelikle. ‘O ne der, bu ne der, ona mı ayıp olur, buna mı, o da beğensin, bu da sevsin, onlar da benim fikrimi onaylasın’ gibi kalıpları yıktım öncelikle. Kendi doğrularım, ilke ve inançlarım doğrultusunda bir seyirdir artık benimkisi. Basit ve sade yaşamayı öğrendim… Bugün bir dağın zirvesinden bakarsın, yarın bir yaylanın eteğinden, öbür gün bir nehir kıyısından ya da bir çölden. Hayat denilen  şey işte budur...

  • Veda Mektubu-Ankara Yazı bir dönem filmi. İstediğiniz, beklediğiniz bir proje miydi?

Dönem filmlerini seviyorum, çünkü ciddi bir araştırma gerektiriyor. Bu iş benim için hem bir ilk hem de çok özeldi, çünkü yaşanmış bir hikaye. Yarı biyografik bir film diyebiliriz. Biz oyuncular genellikle hikaye doğrultusunda karakterleri şekillendirir, kendi düş dünyamız ve yeteneklerimiz doğrultusunda ortaya çıkarırız. Yani bize özgü olur o karakter. Zeynep anne de böylesine bir üretim süreci pek olmadı, mümkün olduğunca onun gibi bakıp onun melodisi ile konuşup onun tavırlarını yansıtmaya çalıştım. Zor kısmı ise gençlik hallerini bulamadığımız için son yıllarındaki hallerinden yola çıkıp onu yansıtmaya gayret etmekti. Ama yönetmenimiz Kemal Uzun’un rolüme çok katkısı ve emeği geçmiştir. Karakterin bendeniz için bir başka kıymeti ise ülkücü camianın anası diye bilinmesi ve vefat edene değin baştacı edilmiş olmasıdır.

  • Nasıl bir kadın Zeynep Pehlivanoğlu?

Çok acılı bir anne… Hayatı boyunca çocuğunun suçsuzluğuna inanmış, arkasında durmuş, savcı, avukat, mahallelisi birçok kişiye çocuğunun suçsuzluğunu anlatmaya çalışmış ataerkil bir aile yapısı var ama Zeynep Pehlivanoğlu eşinden bile daha çok mücadele veriyor filmde de. Oğlu 22 yaşında idam edilmiş, ondan sonrası hep gözyaşı, hep gam, hep Allah a sığınma olmuş. Hayat durmuş… Muhtemelen şimdi buluşmuşlardır. (Ruhları şad olsun) Evlat acısı çeken o dönemlerde de bu dönemde de ne yazık ki çok anne var yeryüzünde. Yaşamdaki en büyük imtihan.

  • Set ortamı nasıldı? 

Kemal Uzun, herkesin ‘ah keşke çalışsam’ diyeceği bir yönetmen. Bir kere çok zarif. Sette çok hoş bir rahatlık sağladı. Hayalimdeki set ortamı vardı. Gürkan Uygun tam bir Ahmet Pehlivanoğlu oldu. Münir Can Cindoruk da çok iyi oynadı, fiziki olarak rahmetliye çok benziyor zaten. Film TRT TV filmlerinden biri, aslında birçok TV filmi çekildi ve çekiliyor ama vizyona girecek tek film de bu, aynı zamanda TRT ekranlarında da olacak. Bu arada Sayın Hüseyin Sözlü de Adana Büyükşehir Belediyesi Altın Koza olarak film ortaklarından, her anlamda büyük desteği oldu filmimize. Adana halkı da çok sahiplendi bizleri. Keşke tüm belediyeler sinemaya biraz destek ve emek verse. Bildiğim kadarı ile  bu bir ilkti, umarım devamı gelir. 

 DÜNYANIN ACISI BİTMİYOR…

  • 12 Eylül’e dair pek çok film çekildi. Bu filmin duygu ve anlatım yönünden tamamlayıcı olduğunu söyleyebilir miyiz? 

Veda Mektubu-Ankara Yazı farklı bir yerde duruyor bana kalırsa. İdeolojik bir kaygısı yok çünkü. Bir ailenin dramı ve dönem travması var. Sürekli bir çırpınma bir adalet arayışı. Anne-baba adına büyük bir şok, şaşkınlık, 2 yıl boyunca umutla bekleyiş, hayallerin yıkılması, büyük bir çaresizlik… Tamamlayıcı olur mu bilemem ama sarsıcı olduğu kanısındayım.

  • Mayıs’ta Veda Mektubu-Ankara Yazı ile perdede olacaksanız ama 2016 bitmeden bir kez daha sizi seyredeceğiz. Yine bir dönem filmi…

Uzak dönem filmi diyebiliriz Kervan 1915 için. Bir ermeni kadını canlandırıyorum. Yerinden yurdundan Talat Paşa yüzünden sürülen kızgın bir kadın var bu kez. Katırcı Salim üzerinden 1915 tehcirine farklı ve insani bakış açısıyla bakan bir film oldu Kervan 1915. Çekimler 3 ay sürdü. Doğrusu Benim için askerlik gibiydi. Kariyerimin en zor ve meşakkatli işi diyebilirim. Yapım olarak rahat fakat çalışma şartları, kat ettiğimiz yollar, bir de üzerine yüzyılın en sıcak yılı ve de dönem kostümleri sürekli üzerinizde bir yolculuk, sanırım projede yer alan herkes gibi beni de oldukça zorladı. Katırlar, atlar, 100 kişilik bir kervan düşünün… Bizler o hale geldiysek gerçek tehciri yaşayan nice can neler çekmiştir. Acı dolu yürek burkan ve bir daha yeryüzünde hiç bir insan evladının yaşamasını istemeyeceğiniz bir dram. Bizler bu tür filmleri farkındalığımız artsın, bir daha asla tarihte bu tür dramlar yaşanmasın, gelecek nesilleri vicdanlı ve barışçıl yetişebilsin diye yapsak da, dünyanın acısı bitmiyor. Şimdi ise Suriyeli mültecilerin dramı tam karşımızda, capcanlı, buz gibi bir gerçekle duruyor. Allah onların yardımcısı olsun. Dilerim daha vicdanlı daha adaletli dünya liderlerinin hüküm süreceği bir dünya görebilir gelecek nesillerimiz...

İYİ HİKAYE, OYUNCU OLMAYANI BİLE OYUNCU YAPIYOR

  • ‘Asmalı Konak’, ‘O… Çocukları’, filmografinizin önemli yapımları arasında. Daha sonra komedi dizilerinde gördük sizi. Bu yapımlara bakınca ‘her rolün kadını’ tabiri akla geliyor. Çok seçici misiniz? Kıstaslarınız neler?

Sinema ve dizi olarak ayrılıyor kıstaslarım tabii ki. Çünkü sinema seyircisi ile dizi seyircisi de zaten farklı. Beklentileri de beğenileri de çok farklı dolayısıyla. Sinemada negatif, sıra dışı, farklı, psikolojik sorunu olan derinlikli karakterleri oynamak daha fazla haz veriyor. Ama dizilerde bu karakterler klişe yazıldığı için keyif almıyorum. Yani ya kötü ya iyi, ya siyah ya beyaz olunca, oyuncu olarak karaktere katkınız fazla olmuyor. Nadir de olsa zaten bu ayrışmayı yapan dizi filmlerin ekranlarda olması umut verici şimdilerde. Bu nedenle ‘Asmalı Konak’tan sonra çok benzer karakter teklifi gelmesine rağmen negatif karakterlerde oynamadım. Çünkü öylesine keyifli ve iç dinamikleri kuvvetli olan bir negatif karakterle karşılaşmamıştım. Zaten Dicle karakterinin başarısı da tamamıyla bana ait değil, rahmetli Meral Okay ve Mahinur Ergun’a aitti. Ve tabi ki Çağan Irmak’ın harika rejisine. Siz ne kadar yetenekli olursanız olun, sizi star yapan senaryodur. Bakın iyi hikayelere, oyuncu olmayanları bile oyuncu yapıyor! 

  • Ödülleri de topluyorlar… Ödüllerin adaletli verildiğine inanıyor musunuz?

Özellikle magazin medyasının şişirmekten, süslemekten, cilalamaktan övmekten bir hal olduğu bazı isimler var. Bu da hak edilen bir durum olmasa da o ünlü ile ilgili –iyiymiş- gibi bir algı yaratılıyor medya üzerinden. Ben; medyanın sanatçılarının ayrı, halkın sanatçılarının ayrı olduğu kanaatindeyim. Bunu Anadolu’yu gezince gayet iyi hissediyorsunuz. Mesela 4-5 senedir magazin basınında neredeyse hiç yer almıyorum, yapmış olduğum programlar ve dizi çalışmalarında ki tanıtımlar ve röportajlar hariç. Oysa bu yıl sinema filmi için 2,5 ay çeşitli bölge, şehir ve ilçelere gitme fırsatım oldu ve gördüm ki yaptığınız işlerin karşılığı, gani gani size göstermiş oldukları gerçek ve samimi sevgide tezahür ediyor. Belki somut bir heykelcik vermiyorlar yahut müthiş törenler düzenlenmiyor ama manevi olarak gerçek ödülü Anadolu insanından almış oluyorsunuz. Ödüllere gelecek olursak; ‘herkes kendi arkadaşını-dostunu kayırır’ bu eskilerden gelen bir alışkanlık, bir söylenti ama artık öyle olmadığı kanısındayım. Mesela bu yıl Malatya Uluslararası Film Festivali jürisindeydim, ne kadar adil ve hakkaniyetli bir ödül dağılımı olduğuna bizzat şahit oldum.

  • Bu sektörde; insanın kendini bulabilmesi, tabir-i caizse akıl çağına gelebilmesi için uzun yıllar geçmesi gerekiyor mu?

Elbette, o parlak ışıklar göz kamaştırıyor bir dönem. Ki ben genç oyunculara bu anlamda kızmam. Kim hayır der ki şöhret olmaya? Fakat işte o öyle bir ışık ki, senin Yaradan ile olan ilahi  ışığını kesen perdeleyen bir ışık. Ego devreye giriyor orada, nefs yönlendiriyor seni. Kimseyi yargılamam bu noktada, hata da yapsınlar, yanlış da! Hepsi insana dairdir. Ama yaşam amaçları, nedenleri, niçinleri için de gayret göstersinler. Bu hal sabahtan akşama elbet olmaz, yılların geçmesi gerekir. Oyunculuk yeteneğin varsa, o bereketli bir tarla gibidir. Oraya en iyi kaliteli nadide tohumları ekmen, yılmadan bıkmadan o tarlayı sürmen, sulaman, budaman gerekir ki en iyi mahsülü alasın. Ama günümüzde her şeyde olduğu gibi bu alanda da isteniyor ki hemen en iyi mahsül çıksın ve satalım. Hal böyle olunca da sonuç hüsran oluyor tabii ki. Akıl çağına gelebilmek için yılların yanında kişinin kendi üzerinde emeği, sabrı, işine olan gerçek sevdası önemli...

  • Türkiye sinemasını nasıl görüyorsunuz?

Çok aktif görüyorum. Komediye vurmuş durumdayız! Fark etmek istemiyoruz, düşünmek istemiyoruz, kişinin ve toplumun kendinden kaçışı gibi. Nefsini tatmin etmekle meşgul insanlar; kimsenin özünü keşfetmek, yaşamın gerçekleriyle yüzleşmek, hayatlarını  tamir etmek, iyileştirmek gibi bir derdi bir çabası yok. Bunun yanı sıra; 2 yıldır bir çok kısa film festivalinde jüri üyeliği yaptım ve o yarışmalarda çok başarılı filmler, belgeseller seyrettim. Bu nedenle gençlerden ve sinemadan çok umutluyum.

SİSTEM DE ÇİN MALI GÖZLÜK TAKMIŞ!

  • Günümüz sineması ve dolayısıyla seyircisi, toplumsal olayların içindeki bireyin hikayesine ne kadar bir mesafede sizce?

Sinemada en çok gişe yapan filmlere baktığımızda yine komedileri görüyoruz. Yani eğlenmek gülmek isteyen bir seyirci profili var. Bunca derdin, tasanın, ekonomik sıkıntının özeti bu olsa gerek. Görülen o ki; düşünmek istemiyoruz. Başka hayatların dramlarına gözyaşı dökerken, kendi gözyaşlarımızın nedenini kendimize sormak istemiyoruz. Başka dünyaların isyanlarını onaylayıp, inatçı aşıkların kavuşmalarını bekleyip, hayalini kurduğumuz evlerin, arabaların içinde yaşıyormuşçasına bir hayat kuruyoruz 2 saatlik de olsa… Sonra sabah oluyor, isteksizce tek tek kendi  gerçeklerimizle selamlaşmaya başlıyoruz. Sonuç; en güzelinden, en afilisinden Çin malı gözlüklerimizi takıp -marka gözlükmüşçesine- hayata bakmaya başlıyoruz, muhteşem bir yüzyıldaymışız gibi. Sinema filmleri adına güzel ve umut verici işler olsa da seyirci profili az önce anlattığım gibi. Sistem de ne yazık ki Çin malı gözlük takmış durumda. Her şey gişe çünkü.

  • İmzasını takip ettiğiniz yönetmen ve oyuncuları sorsak…

Aslında o kadar fazla, ki özellikle beğendiğim oyuncular çoktur benim. İlk aklıma gelenler; Yüksel Aksu, Onur Ünlü, Ferzan Özpetek, Çağan Irmak, Murat Saraçoğlu... Nazan Kesal, BennuYıldırımlar, Metin Akpınar, Settar Tanrıöğen, Nadir Sarıbacak, Haluk Bilginer, Mehmet Özgür, Zeynep Farah Abdullah, Halit Ergenç, Bergüzar Korel, Mehmet Aslantuğ, Uğur Yücel, Engin Akyürek…

  • Siz nasıl bir seyircisiniz?

Evde çok yabancı dizi ve film izlerim. Sinemaya ise daha çok Oscar adayı olan filmleri görmek için gidiyorum. Yabancı dizilere bayılıyorum. Yerli dizi olarak ‘Diriliş’i seyrediyorum. Bir de Hayat Şarkısı…

  • Sinemaya dair hayal ettiğiniz bir proje var mı?

Odağında tasavvuf olan, bir kadının dönüşümünü anlatan bir proje hayalim var. Biraz insanı sarsacak, maneviyatı yüksek bir sinema filminin içinde olmayı isterim açıkçası. 

  • Film arşivinizde neler var?

Olmazsa olmazım ‘Baba’… Kraliçe Margot en iyi dönem filmlerinden bence. Harem Suare, Karşı Pencere, Bab Aziz, Kandahar. Bu yıl ise Spothlight, Büyük Açık ve Casuslar Köprüsü’nü çok beğendim. Son dönem Kar Korsanları ve Çekmeceler çok beğendiğim yapımlardan. Ve her seferinde seyretmeye doyamadığım Çağrı filmi ise vazgeçilmezim.

  • Peki ya kitaplığınız?

Son okuduğum kitaplar; Ayşe Şasa-Bir Ruh Macerası, Ercan Kesal-Evvel Zaman ve Molla Câmi-Sûfilere Armağan. 

 

DİĞER ROPÖRTAJLAR

Festival Başlıyor: İlker Savaşkurt 'Damat Koğuşu'nu Anlattı

Sesinde Bir Tatlı Huzur… Bennu Yıldırımlar

Harun Can 'Baktığın Aynaya, Seviştiğin İnsana Oynuyorsun Bazen'

İkiyüzlü Ahlak Anlayışımız Bıçak Altında (Kasap Havası)

4. Uluslararası Boğaziçi Film Festivali

Ayta Sözeri: ‘Kosmos’ İle Kesilen Nefesimiz, ‘Koca Dünya’ İle İçimize Dönüyor

Reha Beyoğlu: Reis’Teki Reha’Yı, Reha’Daki Reis’İ Seyrettireceğim

Semra Güzel: 'Kervan 1915' Çok Şey Kattı Bana

Yine, Yeniden Ben-Hur : Jack Huston

Ece Yüksel: Farklı Projeler İle Sınırlarımı Zorlamak Beni Mutlu Ediyor

Pakistan Filminde Bir Türk Kızı: Emel Karaköse

Gerçekten Güzel Mi İstanbul Ayla Abla?

Atalay Taşdiken: Arama Moturu Sahici Ve Eğlenceli Bir Durum Panoroması

Ragıp Gülen: Tiyatro Ve Sinema Oyunculuğu Esas, Dizi Oyunculuğu Fast Food

Duygu Demirdağ: İspanyol Sineması Travmalarını Çok İyi Anlatıyor

İpek Tuzcuoğlu: İnsanlar İçin Yaşamamayı Öğrendim...

Cezmi Baskın: Sinemamız Manüfaktür Dönemini Yaşıyor

Selim Evci: 'Saklı’ Susmayan Bir Film

Jehan Barbur: Bir Filmi Söz Ve Sesle Anlatmak Ayrıcalıklı Bir Duygu

Özge Kocatürk : “Yönetmen Bir Kaptır, Oyuncu Da Bir Sudur."

Demet Cengiz İle "Patronca" Üzerine...

Saba Tümer: Milyon Dolarlardan Banane, Adam Gibi Film Yap!

Yeşim Ceren Bozoğlu: Aktörler Yeni Çağın Gladyatörleri

Ertan Kılıç: Sanat Ve Oyuncu Muhalif Olmalı. Sadece Bu Eleştirel Bakış; Sanatı, Sanatçıyı Ve İnsanı Daha İyiye Taşıyabilir.

Hülya Koçyiğit: Yaşayan Ve Yaşatan Filmleri Seçtim

Ebru Kaymakçı: Kâşif Olmak Lazım. Hiç Durmadan Keşfe Devam Etmeli Oyuncu

Berkay Ateş: Her Şey ‘Abluka’ Altında

Funda Eryiğit: 'Biz Yaptık, Seyirci Anlamıyor’ Olmaz!

Murat Deniz: Sinemacı Büyücü; Sinema, Büyücünün Önündeki Küre

Selen Uçer: Bugünün Samimi Anlatımını, Derdini, Hikayesini Seviyorum

Esra Şengünalp: Her Şeyini Ortaya Koymaktır Sinema

Erkan Can: Derdi Olan Sinemayı Seviyorum

Sinemanın Zarif Yüzü: Nebahat Çehre

Avni Kütükoğlu: Yalın, Gerçek Ve Sessiz Bir Hikaye ‘Beni De Götür’

Mahur Özmen: ‘Hiçbirimiz, Kenan Evren’İn Olumsuz Şahsiyetinde Kendini Temize Çekmemeli’

Hilal Sönmez 'Son Bir Dans'ı Anlattı

Kanatsız Karıncalar Da Uçar Mı Dersiniz?

Doğa Can Anafarta: Filmimizi İzlemek Cesaret İstiyor

Celal Çimen: Söyleyecek Sözü Olan Herkesin Film Çekmeye Hakkı Var

Füsun Demirel: Hayat İle Mücadelem Hiç Bitmiyor