SORGUSUZ SUAL

GERÇEKTEN GÜZEL Mİ İSTANBUL AYLA ABLA?

Ceyda Saliha Şener

@corvusunanamne

BU YAZIYI PAYLAŞ

Kelimeler mi muharrik, insan mı ölü sevici burası meçhul. “Sanat” kendi adını tanıyamaz oldu. Belki de “mahlas” isimlerle imgelerin arasına saklanıyordur kimbilir. Tiyatro, sinema, şiir, felsefe, edebiyat; düşünmeyi adet edinenin uğraşılarındandır. Hele ki eser vermeyi bir görev addeden nadir insanların sürekli evine aldığı beş özel misafiridir. Sinema Terspektif Dergisi olarak ve bizatihi kendi şahsımla estetiğe olan merakımızdan ne zamandır görmeyi ve konuşmayı arzuladığım, okumayı ve bilgilenmeyi hiç bırakmayan Türkiye’nin nadide kadın oyuncu-öğretmen-müzisyen-düşünürlerinden birisi olan Ayla Algan’ın evine ru be ru misafir oldum. Kendisi aklımın işaretlediği bir şahsiyetti. ‘Çoşkusu olmayanın tanrıları ölüdür’ diyen filozoflara inanmamak mümkün değildi. Birçok şeyi varlık sahasına doğuracağım gibi bir hisle 78 yıldır birikimi olan Ayla Algan’la muhabbete koyulmuştum. Sevimli Menajeri Sevinç Hanım’la irtibatlaştıktan sonra mahrem alanına, fotoğrafçımız Hüseyin’le ayak bastık. Geniş bir salonu vardı, orası hem stüdyosu hem de nefes aldığı bir yerdi. Heykeller, antika koltuklar, resimler, biblolar, çiçeklerle geçmişine olan vefasını imgelemişti. Tabi olan güzellikten yana olduğu besbelliydi. İnsanı saklamayan, gösteren bir güzellik anlayışı vardı. İnsana ne çok şey bırakabilirdi. Sarıldım, kucakladım, sevgimi izhar ettim.

YEGANE İNSAN YALNIZDIR…

  • İlk önce Ayla Hanım evinize bizleri konuk ettiğiniz için teşekkür ederiz. Mail üzerinden yapılan röportajlar sıcak bir metin sağlamıyor, ben gözlerinizi görmek istedim.

Tabi ben de istemezdim zaten, artık bu kadar da olmaz, olmamalı.

  • Zamanın geçiçiliğine ve her şeyin yok olabileceğine inanmadığımdan, akademik geçmişiniz ve biyografiniz her yerde var. Bizimse fikirlerinize ihtiyacımız var. Onları istiyorum. Zaten şöhretli insansınız. Geçmişinize herkes ulaşabilir. Sizin de istediğiniz şeyin bu olduğunu düşünüyorum. Marifetli sorular sormamı istersiniz.

Süleyman (Velioğlu) Hocam da böyle derdi, kendisi yaratma ediminin sözcüsüdür. Sanat ontolojisini İsmail Tunalı Hocam özellikle çalışmış ve Süleyman Hocam da Çapa’da resimle terapi (Artterapi) yapıyordu. “Ölümsüzlük” ya da “gündelik üstü” diye kullanıyordu. Yani ölümün gölgesi yoktur. İnsan yaratıcıdır. Yeganedir. Asıl hayatta olmayınca, mutsuz olmamaları için sanatı tercih etmelidirler.

  • İnsanların şu anda gündelik telaşlarıyla meşgul olmasının sebebi kendisine verilen imkanların azlığından mı?

Zaman istenilirse her şeye vakit ayrılır. İstidadlı olmak gerek. İstidadlı demek; zamanını istediği şey içinde geçirmek. Onun için az uyumak, az yemek, o dersi alabilmek için para kazanmak, istidad budur.

  • Süleyman Velioğlu Hocayla çalışmışsınız bu birlikteliği biraz açar mısınız?

Devlet tiyatrosundan zamanında bize yardım edilerek bir mekan tahsis edildi ve biz Hacettepe’den İnci Hocayla bir yer açtık. Manifestosunu Süleyman Hoca verdi, yaratma ediminin, ölüm korkusunu yenme olduğunu anlattı.” İnsanın yaratma edimi” onun çalışmasıydı. İnsan bu konuyu iyi öğrenirse öleceğini bilerek, arkamdan ne bıraktım-geriye ne bırakmalıyım? diyor ve gergefini bilinçli bir şekilde dokumuş oluyor. İnsan doğduğu anda ölüm korkusunu yaşar. Bilinçli ya da bilinçsiz. Ölüm korkusu mitolojide, masallarda, halk hikayelerinde çokça işlenir. Yaratıcı drama dersleriyle gelecek neslimiz olan çocukların elinden tutup onlara oynayabileceği seçilmiş sözcükler öğretiriz. Çünkü çocuklar durum oynayamazlar, sözcük oynarlar. Ama şunu bilmeliyiz ki 0-3 yaş arası çocuklar tamamıyla anne nasılsa onun aynısıdır. O yüzden annelere de ders vermek gereklidir. Yaratıcılık derslerimizde beş yaşındaki çocuk “kültürlü yaşaman lazım anne, mağazaya değil tiyatroya gidelim” diyor.

  • Yaşamakla ölmek ve mutlu olmak arasında bir çelişki var bu çelişkiyi ortadan kaldıran nedir, sanat mı?

Gündelik üstü olmak çelişkilere dizayn sağlar. Ayakkabının içine kum girse onunla uğraşırsın diyor, yani başka bir şeyle uğraşacağına onunla uğraşırsın. Ömür de içine konduğumuz bir ayakkabı misali bizi ölüme taşıyor. Yaratma uğraşısı, ölüme karşı  kompansasyondur (yerine koymadır). Kim ki yaratıcıdır, bunun adı insandır der Süleyman Hocam. Sanat ontolojisi de öğrenip öğreterek, Tiyatronun ontik olan durumuyla kolektif bir sanat oluşunu inceleriz. Ne  sanatçı yazara, ne yazar  oyuncuya benzemez, ne de  oyuncu rejisöre benzer. Bu mevzuya antolojiye bakar gibi sırayla bakamazsın. Ontoloji demek aynı anda çok şeyin konuşulması demek. Yani bu kavram akümülasyona (bir şeylerin bir yerde birikmesine) tabidir. Hakiki yaratıcı kendini bilmez. Her yaratıcı yalnızdır. Kritiğin yoktur, yeganeyi yaratırsın.

  • Ne güzel söylediniz…

Bunu ben değil Süleyman hoca söyler. “İnsan nihilist değildir yalnızdır ve yeganeyi yaratmıştır” der.

  • Tam yeri gelmişken, bana bir mutsuzluğunuzu söyleyin.

Ben ne zaman mutsuz oluyorum; kadınları dövdükleri zaman, bir çok profesör arkadaşım var kocaları tarafından dövülüyor, kendi makamlarından dolayı durumlarını gizliyorlar. Suriyelilerin (yaşadıkları acıyı anlıyorum) ülkemize getirdiği hastalıklara üzülüyorum. Başka, 1972’de okumuştum “ne biliyorum ya da ne bilmiyorum” adlı dandik bir kitap vardı. Ortadoğu’nun hudutları değişecek diyordu. Anadolu’yu koruyamamak beni oldukça üzüyor ve mutsuz ediyor, çaresiz kalıyorum.

  • Üst akılla düşündüğünüz için böyle diyorsunuz. Frank Joseph “Papirüsler yanar; taşa oyulan kelimeler aşınır; kil tabletler parçalanır. Ama mitolojiye sarılmış, hayati önemi olan mesaj, kehribarın içinde korunan bir böceğin bedeni gibi uzun zaman dayanır.”diyor. Siz de Anadolu Tanrıları’nı oyunlaştırdınız değil mi?

Evet. Söke’de Priene Antik Tiyatro’da üç bin kişinin izlediği ‘Anadolu Tanrıları’ oyununu oynadık. Dikkat edin, ‘Yunan Tanrıları’ değil. Azra Erhat,  köken karmaşası olmasın diye iyonca öğrendi. Athena’nın Zeus’un hayatları iyonca yazılmış yunanca değil. Kültürlerimiz o kadar çok benziyor ki. Avrupa bizim kadar iyi oynayamaz. Deniz tanrısı ile başladım. 12 çocuklu, kibirli Niobe kıskanç bir kadın. Diğer kadınlara laf atınca Apollon ve Artemis oğullarını oklarıyla öldürünce çaresiz bir ananın çırpınışı içindeyken Niobe’ye,  o sırada oyunun içinde “Galatasaray’a git, Galatasaray’a. Kaybolan çocuklarını orada bulursun” denir, izleyici oyunda kendinden bir şeyler bulmalı. Bu durumda kolektif sanat da kendini göstermiş olur.

  • Okuduğunuz bilgiyi süzebilecek bilinçli bir kitle bulabiliyor musunuz?

Beni anlamayan pek çıkmadı. Felsefi okumalarım hep oldu. Sartre, Rimbaud, Heidegger, Hegel okuyan ama Yunus Emre’yi bilmeyen birisiydim. Hakiki Yunus’u bana Ankara’da yaşlı bir büyüğüm öğretti. Yunus’un öğrencileri de Yunus gibi anılmış, lakin yunus “padişah” demez. Yani hakkın üstüne bir şey koymaz. Yaratılış destanını iyi öğrenmek gerek. Bizde Havva yerilmez. Günahkar değildir. ‘Dağlardan taşlara, seherden kuşlara sonra Tur dağında Musa ile’ diyerek geçmişi ve ‘ol Muhammed Mahbub ile’ diyerek tüm evreni ve şimdiyi kucaklayan bir kültüre sahibiz. İnsana dair esas ontolojiyi Yunus’dan öğrendim.

  • Yunus’un “Bende benden içeri” cümlesini, Rimbaud’un “ben bir başkasıdır” ifadesiyle  yanyana mı anlamalıyız?

Yunus, “Yalancı dünyaya konup göçenler, Ne söylerler ne bir haber verirler. Üzerinde türlü otlar bitenler, Ne söylerler ne bir haber verirler. Kiminin başında biter ağaçlar, Kiminin başında sararır otlar” derken yaratma edimini anlatır. Sartre’ın egzistansiyalizminden (varoluşçuluk), Freud’dan daha tesirli laflar söylemiş.”Bana seni gerek seni” ifadesiyle de Muhammed’in felsefesine girer. Gerçi hazret demediğim için sosyal medyada eleştirilmiştim. Oysa hazret; beyefendi demektir. Ben Aristo’yla, Platon’la Muhammed’i karşılaştırıyorum ve onlardan daha üstün bilgiler verdiğini söylüyorum. Ama kızmadım tabi ki…

  • “ Yazgıyı sev” düsturuna Yunus ne diyor?

Yazgı diye bir şey yok gibi Yunus’ta. Daha dinamik bir felsefesi var.

  • Yunusa dair çekilmiş ne var?

Mehmet Bozdağ Yunus Emre’yi dizi yaptı biliyorsunuz. Kendisi benim arkadaşım. Ona söyledim eleştirilerimi. Pek Yunus’a benzememiş. Bilgilerde dikkatli olmak gerek. Danışman ekibi tekrar kursalar iyi olabilir. Bir karakteri kendi toprağıyla beraber oynamak lazım.

  • Dilde savaşa karşı mısınız, öfkelenmez misiniz?

Öfke sonuçtur. Ben ise süreçten yanayım, niye o öfkeye gittim? ‘Ben niye müsaade ettim’ diye kızarım kendime. ‘Nereye götürdüm kendimi’ bunu düşünürüm. Sartre’da, Nietzsche’de hiçlik yoktur Hiçliği kendiniz yaratıyorsunuz. Kızmadan ve aptalca polyannacılık oynamadan- ki sevmem o kızın tavrını yalancıdır çünkü- bazen susarım, hiddetlenmem.

  • Ayla  Hanım,

“Ayla Hanım” deme bana “Ayla abla” de sinemacılar da öyle der.

  • Ayla Abla, görünge düzleminde görüntümle imge dilini çözemiyor gibiyim. Şu an politik konuşuyorum sanırım.

Sosyal kimliğinle konuşuyorsun. Politik kimliğinle sosyal kimliğini karıştırma. Ben seni bilginle dinliyorum, zaten böyle olmazsa at kendini aşağıya, sen bir felsefecisin.

  • Size devlet erkanı destek oldu mu?

Kenan Işık’la şehir tiyatrosunu idare ediyorduk. Ümraniye’ye cami yapılacaktı. Oraya tiyatro yapsak kütüphane kursak, camiden sonra kahveye gideceklerine, gelir kitap karıştırırlar diye düşündük. Recep Tayyip Erdoğan, 500 kişilik tiyatro yaptı. İçinde kütüphanesi ve spor merkezi olan. Bedenimizi de düşündü sağolsun. 

  • Yaşarken bıraktığın gölgenin hesabı özgürlük mü ?

Ben ona “ölümsüzlük” diyorum. Ne bıraktım? Büyük annem böreğini bıraktı.

GABİ OLANA ŞİİRİ GÖSTERMEK ZOR

  • Özgürlük sahası kelepçesiz mi?

Özgürlüğü insan gerçek dünyada değil de irreel (hintergraund) dünyada bulabilir, öyle diyordu Süleyman Bey. Onu da oluşturabilirse tabi. Gariban insan elli yaşına kadar yaratıcı olmazsa, onu adetler ve şeyler ele geçirir. “Yaratıcılık” öyle bir şey ki, namaz bunu en güzel şekliyle ifade ediyor. Zihinle bedeni ayırmadığı için. Hiç bir dinde namaz yoktur. Katolik, ortodoks sadece diliyle bırbırlar. Beden ilgisiz kalır.

  • Temsil ve ifade gücü mü var?

Temsil yok, ifade var. Göstermiyor, namazla yapıyor. Burada Eric Morris’in oyuncu tekniğine girdik. Yunus “Andan içeri” derken, bu namazla imge diliyle aynen bir şair gibi, bedeni ve zihni bir tutarak, cuma namazında gideceği kafeyi, ödeyeceği borçları düşünmeden sevgi ile yönelebilmektir esas istenen.

  • "Yeni bir şey yaratmayı başarmak, akılla değil insanın içinden gelen oyun oynama güdüsüyle olur. İnsan sevdiği şeylerle oynar." diyor C.G. Jung. Hakikat ve gerçeklik meselesine “hiper gerçeklik” kavramıyla açıklık getiren Baudrillard ne anlatmaya çalışmış?

Aa güzel kızım evet hiper gerçeklik kavramı çok önemli.  Hep saklanan bir şey var. Ama insanlar yaşamamışsa, tatmamışsa “örtülü olanı” bilmiyor, anlamıyor. Gabilik (anlayışsızlık) var. 

  • Sinemada anlatamama hali” çok yaygın değil mi?

Elbette. İmge yedinci sanatta çok konuşkan olduğu kadar, tutukdur da. Zannettim ki ben bizim toplum İsveç, Norveç ve Kuzeyliler gibi olmaz, ama olduk. Tiyatro oynarken göz oyunu alamıyorum, ilişki alamıyorum. Kolektif etkilenmeyi engellemiş oluyoruz. Gabi olana şiiri göstermek zor. İnsanlarımızda eksik olan bir şey var. Sonuçları biliyorlar, tavırlılar, kardeşçe el tutmayı bilmiyorlar.

MUHABBET TERAPİSİ YOK OLDU

  • Bilmemek insanları öldürecek mi?

Mekanik olduğumuz için insandaki bu gücü daha çok makineler ortadan kaldırabilir. Eskiden konak ilişkisi vardı, büyükanneler vardı. Psikolog gibiydi. Baba tokat atınca, “gel bakim, al şu parayı git bakkaldan kendine bir şey al ve babanın sözünü dinle, baban haklı” derlerdi. Şimdi çocuklara bir sürü kuyruk takan büyükler, onların geleceğini karartıyor. Beyin katmanları oluşuncaya kadar sıfat takılmamalı. 12 yaşına kadar onlara tembel demeyin, kansız olabilirler. Tembel dedin mi bir çocuğa bir daha kaldıramazsın yerinden. Muhabbet terapisi demokratik sistemde yok oldu ve gittikçe küçüldü. Ailenin yerini bilgisayar,  televizyon ve telefon aldı. Böylece sahte kişilikler yerleştirildi. Özbenlikleri sağlam zannediyorsun, bir bakıyorsun ki çoğunda anksiyete bozukluğu, yalnızlık hissi, kendini beğenmemek, bir “ hiç” zannetmek var.

  • İstanbul’da hem de çalışkan bir lisede iki kişi kendini astı Ayla Abla. Hem de dereceye girecek çocuklar.

Bunu mevzu yapmam lazım. Bunu bilmiyordum. Bunlar aşık oluyorlar da söyleyemiyorlar mı? Yaratıcı drama dersleri ile 5 yaşındaki çocuklarımıza kadar ulaşmaya çalışıyoruz. İnsana kaybettiklerini geri vermek gerekiyor.

  • Eğitimcilerle kitle arasında bir sorun yok mu? Her şeyi para için yapma olgusu yayıldı. Ayla Abla işin içine para girince sanatçı da satılık hale mi geliyor?

Jerzy Grotowski, mesleğini şandan şöhretten paradan daha değerli tutan oyuncuya asil oyuncu derdi. Ben de öyle diyorum.

  • ‘İnsan biyo-psiko-sosyal bir varlık. Sinemada bir film seyrederken, tiyatro oyununu izlerken, gördüğüme üzülüyorum, ben başka anlıyorum, Lena başka anlıyor, Meral başka.  Sorunlu olan daha da başka. İmgeyi seyirciye veriyoruz’ demiştiniz. Sinemada, tiyatroda tek salondayız  “okuyana-bilinçliye ayrı koltuklar” diye farklı bir sistem yok. Acaba halk, korunaksız mı, herkes aynı şeyi aynı yerde izleyebiliyor.

Tiyatro koltuğu en çok sevdiğim şeydir. Lakin eski oyunlarımda” ne bıraktım seyircime” sorusu sorulmadan yüce hisler alabiliyordum. Bilinçli bir izleyen vardı. Şimdi ise ben bu bilete kaç lira verdim, bu oyundan kaç lira aldım diyen bir “uykulu sürü” var. Bu durum da kimseyi yaratıcı kılmıyor.

  • Tiyatroyu bazı kesimlerin sevmesini hiç anlayamadım.

Hepsi bir arada olmalı. Hayvanı doğa korur, insanı ise kültür. Öğrenmeye mecbur, bir şeye inanmaya mecbur, hangi şey olursa olsun.

  • Felsefe okuyan ve düşünür edebiyatçılar için bir film çekildi mi? Sadece akademililere bir film yapılsın!

Bu dediğin tez konusu. Çeksene ne duruyorsun. İnsan yetiştirmeye çalışıyorum. TRT’de radyo tiyatrosu yaparak çocukların zihinlerine ulaşmaya çalışıyorum. TRT’yi biz kurduk sayılır. Önceleri Ankara’da maden fakültesinin salonunu stüdyo olarak kullanıyorduk. Nesil yetişirse bu istenilen ilerleme olabilecek. Grotowski sadece yönetmen ve bir oyuncusuna film yaptı ve başka bir kişiyi seyretmeye almadı. Sen de yap.

SİNEMANIN KALICILIĞI DAHA ÇOK…

  • Ayla Abla, halka çok ağır kaçar diyerek, varlık sahasında yapmak istediğimiz şeyleri engelleyenler oluyor. Kibirli mi yaklaştık, anlatmasını mı bilemedik?

Belki bilmediği bir şeydir. İnsanlar bazen o kadar güzel anlıyor ki, basit dille anlatmak lazım. Büyükannenin böreği diyerek ”ölümsüzlük” kavramını anlatmış oluyorsun işte. İlla Leonardo da Vinci olmana gerek yok. Tiyatro kişiye özel dersler vermiş oluyor. Ama sinemanın kalıcılığı daha çok…

  • “Her sinema filmi okuldur” demiştim, sizce de öyle mi?

Evet okuldur. Yalnız J. Baudrillard sanat öldü demişti. Biz ölünce ne olacak. O yüzden ben öğrenci bırakıyorum, seyirci de çocuğunu bırakıyor. O yüzden sinema filmi yapmak ve kamera önü eğitim vererek bu sanat için insanları hazırlamak çok mühim. Hazzın kalmadığı çağımızda, imzalar fikirlerden daha önemli hale geldi.

  • Sinemanın muktedir bir yönü var sanırım. Sinema insanlara ne yapıyor, özneyi ortadan kaldırıyor mu? Kendisi iktidarsa insanlara ne yapıyor?

“Sezgilerinize zaman verin” diyen bir filozof vardı. En iyi işadamı sezgiyle karar veriyor, doğrusu budur. Fikirlerini değiştirmeden, kendi içinde olan güzelliklerini doğurtmaya çalışıyoruz. Actors Stüdyo’ya alınmamız için bizden elma ağacı olmamız istendi. Leyla Gencer öğrenci alırken arya söylettiriyordu. Sınav kitapçığı elimize tutuşturulmadı. Hissetmeyi öğrenmek ve göstermeye çalışmak sanat için çok önemli.

  • Vasconcelos’un “Kayığım Rosinha”adlı kitabını hatırladım. Ze Oroco kayığı Rosinha ile dolaşır ve sürekli onunla konuşurdu. Ağaç ağaç değildi böylece.

Bu dediğin Foucault’un “bu bir pipo değildir” sözüyle aynı konu.

  • Oyuncu seçerken nelere dikkat ediyorsunuz?

Adablı mı diye bakıyorum. Turabi geldi en son bana alma o çocuğu dediler. Çağırdım sordum kazandığın paraları ne yaptın? Araba aldıysa almayacaktım. ‘Aileme ev aldım’ dedi. Neden onu almayayım. Bu cevap önemliydi benim için. Sevgilisi yanında olmayınca boks maçında oynayamayan komik bir mafya oynattım ona.

  • Karakterlerin rollerini, geleneği bozmuş oluyorsunuz, e büyücü müsünüz yani?

Bunu kim için derler biliyor musun? Donkişot için. Onun da zırhı var ama içi yumuşacık bir adam, şiir dolu.

  • Aralara derelere laf yedirme özelliğiniz bana çok yakın bir huy. İmge dili tevile açıksa, birinci özne sinematografik anlamda linç ediliyor olabilir mi?

Nicolai Hartmann’ın fenomenolojisini iyi okumalı. Kendi içindeki göstergeleri çıkar sonra öpüştür başka bir taneyle. Bu durum matematikte ekonomiye benziyor. İstatistik çıkarmayla fabrikanın rölövesi aynı şey değil. Gerçi bizim rejisörler daha yunan epiği ile Brecht’in epiği arasındaki farkı bilmiyor. Sağ hemisferini kullanmayı bilmeyen insanlara ne sunacaklarına dair bir bilgileri yok. Oysa şairin gün düşlemesi gibi, ‘karanlıklar içine doğan güneş’ tabiriyle taşlaşmış gözlere ışık getirebiliriz. Behavior davranışı ile (ortak bilgi davranışı) gözlemci olarak, insanı korkutmadan çalışmalar yapabiliriz.

  • Eşinizle, çok uzun bir birlikteliğiniz oldu. Lacan “Aşk bir fantazma” diyordu. Öyle mi?

En uzunu bizimkiydi. Biz birbirimizi tamamlıyorduk. Aşk imge dışı bir fantazm…

  • Ayla Abla, Teoloji okulu olsun mu camiler? O tarihi yapı geceleri yalnız kalmamış olsa. Duvarlar ağlamasa.

Keşke. Olsun. Ama her yerde öyle. Beşten sonra da kiliseyi kapatıyorlar. Önceden Büyük Ada’da anahtar kullanmazdık, kapılar açıktı. İmam Hatipler’de neden teoloji dersi yok. Neyden korkuluyor ki? Ben Fransa da edebiyat hocamdan öğrendim Taha suresini. Gestalt’ın teorisini ne güzel anlatır.

  • “Ah Güzel İstanbul” Filmini 1966 yılında çektiniz. Ayla abla filmin başkarakterleri Ayşe ile Haşim tam bugünün gençliğini anlatıyor. Filmden karelerle o karelere dair yapılan resimlerle farklı türde fenomenoloji sergilense, kültürümüze bahar gelse? Sinematografiye fırça konuşsa.

Yeşilçam’da filmlere kolaj yapılıyordu. Muhsin Hoca bu durumu düzeltti. Kimsenin zaman vermeye tahammülü yok. Ben video art yaptım. Ev kadınına, sinemacıya, hasta kadına tabloları gösterip, ne görüyorsun dedim ve çektim. Görünmeyen yerleri görünür kılma oyunu biraz da ortaoyununu çağrıştırır. Video art çalışmamı eleştirenler oldu ‘böyle sanat mı olur’ diyerek, şimdi Marmara Üniversitesi’nde ders olarak veriliyor.

RÖNESANS LAZIM BİZE

  • Martin Luther;” Ben yörüngesiz bir yıldızım o yüzden kimseye rehberlik edemem” diyordu.

Düşünen ve okuyan insan bu. Hamlet’i ben koysam, Martin Luther’le aynı sınıfta olduğunu yazarım. Shakespeare yollama yapmış, ben de gönderme yapardım. Rönesans lazım bize. Pre-Rönesans tiplerimiz yok.

  • Olması için ne lazım?

Felsefe… Kaldırılan şey. Ben Aristoteles’i film yapmak istiyorum. Dört yıl Asos’ta akademi kurdu. Onun  Platon’dan farkı; sadece baş ve düşünce demiyordu, bedeni de işe katıyordu. Fizik dersleriyle diyalektiği getirdi. Ormanın buluta, bulutun ormana ihtiyacı var. Asos’ta seninle kuralım felsefe okulu. Kendi benim ve sosyal benim var. Göstergeleri daha naif bir biçimde sunalım.

  • Diziler insanın günlük saatini mühürlüyor. Filmlerin sayısını mı artıralım?

Gecekondularda bir okulu tiyatro haline getirdik. Bu gibi şeyler yapalım. Gerçi  burjuvanın bir kısmı -bize de olduğu gibi- engellemeye çalışacaktır. Hatta bilet ve araç temini sağlanmalı. Mekana para harcarken, yani yaldızlı asansör yaptırırken, oraya gelecek topal çocuğun ulaşımını ihmal ediyorlar. Milli burjuvayı da korumayı ihmal etmemek gerek. İşçisini de düşünen insanlar var.

  • Araştırma bütün dünyada yok. Görme biçimleri çeşidi az. Akıllara hükmetmiş  mi oluyoruz,  sinema filmleri denetlenmeli mi?

Korkuyorum, denetleyecek olan kim? Biz de senato yok Meclis’te. O yüzden oligarşi oluyor.

  • Oyuncular yönetmenler dahil Ulusal bir bienal yapıldı mı?

Şakir Eczacıbaşı yaptı işte. Eskiden Taksim’de bedava film izleyebiliyorduk. Böyle faaliyeti de vardı. Müze açan burjuvaları tutmak lazım. İnsanlık için lazım.

  • Edebiyat ve felsefe sahası da muzdarip. Sinema sahası da aynı mı?

Sinema senaryo demek, senaryo rejisör demek, senaryo olmayınca rejisör ne yapsın? Biz ‘Karanlıkta Uyananlar’ ı oynadık. Sendika gelip oynadı, kendi kumanyalarını getirdiler. Lütfi Akad’ı müdürümüz yaptık. Beklan bedava oynadı. Bazı şeyler için fedakarlık yapmamız şart. Kültüre para harcamak gerek. Haz duymayanlar parayı eğlenceye yatırıyor.

  • Kurtlar Vadisi’ndeki oynuyor olduğunuz Profesör Adalet karakteri kendinize yakın bir ruh mu taşıyor?

Fiilen oynayabileceğim sözcükler lazım. Bu karakterin geçmişi, benim mütevazı bir burjuva olan kayınpederimin geçmişine çok benziyor. Bor madenleri var, Eti Bank’a veriyorlar. Sonra Amerika’ya satılıyor. Amerika ve İngiltere araya girince, topraklarımızda marul bile ekemiyoruz. Tohumu kendisine sicilleyen gaspçılar var.  Dizide anlatılanlar beni de çok şaşırtıyor. Ben Suriyelilerin kalplerini sattıklarını bilmiyordum. Yani ismi de güzel olan Adalet rolü bana çok oturdu.

  • Her şey için çok teşekkür ederiz Ayla Abla. Son cümle istenmez senden de başlangıç sözü istesem, sinema sektörüne, halka, gençlere ne söylemek istersin?

Şeyh Galip’in” bataklıktaki nilüfer gibi ol” öğüdüyle beraber şunu da unutmamak gerekir.  “Akşamları güneş batıyor, bilin ki başka yerlerde de doğuyor” Öyleydi. Bir nilüfer çiçeği gibi olabilmek gerekti. Belki yedi gün ömrü vardı su üstünde, ama kökleri iki yüz yıl suyun altında yaşamaya devam ediyordu. Güneş batarken, başka yerde doğuyordu evet.

DİĞER ROPÖRTAJLAR

Festival Başlıyor: İlker Savaşkurt 'Damat Koğuşu'nu Anlattı

Sesinde Bir Tatlı Huzur… Bennu Yıldırımlar

Harun Can 'Baktığın Aynaya, Seviştiğin İnsana Oynuyorsun Bazen'

İkiyüzlü Ahlak Anlayışımız Bıçak Altında (Kasap Havası)

4. Uluslararası Boğaziçi Film Festivali

Ayta Sözeri: ‘Kosmos’ İle Kesilen Nefesimiz, ‘Koca Dünya’ İle İçimize Dönüyor

Reha Beyoğlu: Reis’Teki Reha’Yı, Reha’Daki Reis’İ Seyrettireceğim

Semra Güzel: 'Kervan 1915' Çok Şey Kattı Bana

Yine, Yeniden Ben-Hur : Jack Huston

Ece Yüksel: Farklı Projeler İle Sınırlarımı Zorlamak Beni Mutlu Ediyor

Pakistan Filminde Bir Türk Kızı: Emel Karaköse

Gerçekten Güzel Mi İstanbul Ayla Abla?

Atalay Taşdiken: Arama Moturu Sahici Ve Eğlenceli Bir Durum Panoroması

Ragıp Gülen: Tiyatro Ve Sinema Oyunculuğu Esas, Dizi Oyunculuğu Fast Food

Duygu Demirdağ: İspanyol Sineması Travmalarını Çok İyi Anlatıyor

İpek Tuzcuoğlu: İnsanlar İçin Yaşamamayı Öğrendim...

Cezmi Baskın: Sinemamız Manüfaktür Dönemini Yaşıyor

Selim Evci: 'Saklı’ Susmayan Bir Film

Jehan Barbur: Bir Filmi Söz Ve Sesle Anlatmak Ayrıcalıklı Bir Duygu

Özge Kocatürk : “Yönetmen Bir Kaptır, Oyuncu Da Bir Sudur."

Demet Cengiz İle "Patronca" Üzerine...

Saba Tümer: Milyon Dolarlardan Banane, Adam Gibi Film Yap!

Yeşim Ceren Bozoğlu: Aktörler Yeni Çağın Gladyatörleri

Ertan Kılıç: Sanat Ve Oyuncu Muhalif Olmalı. Sadece Bu Eleştirel Bakış; Sanatı, Sanatçıyı Ve İnsanı Daha İyiye Taşıyabilir.

Hülya Koçyiğit: Yaşayan Ve Yaşatan Filmleri Seçtim

Ebru Kaymakçı: Kâşif Olmak Lazım. Hiç Durmadan Keşfe Devam Etmeli Oyuncu

Berkay Ateş: Her Şey ‘Abluka’ Altında

Funda Eryiğit: 'Biz Yaptık, Seyirci Anlamıyor’ Olmaz!

Murat Deniz: Sinemacı Büyücü; Sinema, Büyücünün Önündeki Küre

Selen Uçer: Bugünün Samimi Anlatımını, Derdini, Hikayesini Seviyorum

Esra Şengünalp: Her Şeyini Ortaya Koymaktır Sinema

Erkan Can: Derdi Olan Sinemayı Seviyorum

Sinemanın Zarif Yüzü: Nebahat Çehre

Avni Kütükoğlu: Yalın, Gerçek Ve Sessiz Bir Hikaye ‘Beni De Götür’

Mahur Özmen: ‘Hiçbirimiz, Kenan Evren’İn Olumsuz Şahsiyetinde Kendini Temize Çekmemeli’

Hilal Sönmez 'Son Bir Dans'ı Anlattı

Kanatsız Karıncalar Da Uçar Mı Dersiniz?

Doğa Can Anafarta: Filmimizi İzlemek Cesaret İstiyor

Celal Çimen: Söyleyecek Sözü Olan Herkesin Film Çekmeye Hakkı Var

Füsun Demirel: Hayat İle Mücadelem Hiç Bitmiyor