TERSPEKTİF ANALİZ

ZAMANIN MEKÂNA DÖNÜŞTÜĞÜ YER: MASUMİYET MÜZESİ

Aziz Er

BU YAZIYI PAYLAŞ

‘Hayatımın en mutlu anıymış bilmiyordum. Bilseydim bu mutluluğu koruyabilir her şey de bambaşka gelişebilir miydi? Evet, bunun hayatımın en mutlu anı olduğunu anlayabilseydim, asla kaçırmazdım o mutluluğu. Derin bir huzurla her yerimi saran, o harika altın an belki birkaç saniye sürmüştü, ama mutluluk bana saatlerce, yıllarca gibi gelmişti…’ Orhan Pamuk

 

Romanlarında kurduğu evreni ve o evrende yaşayan karakterleri gerçek kılmak için, bir belgeselci gibi çalışan Orhan Pamuk’un, İstanbul’un hatıraları üzerine kurduğu aşk ve mutluluk romanı ”Masumiyet Müzesi” işte bu cümlelerle başlıyordu. 1975 yılında başlayan Tekstil zengini Basmacı ailesinin, otuz yaşındaki oğlu Kemal ile uzaktan akrabaları yoksul Keskin ailesinin on sekiz yaşındaki kızları Füsun’un aşkı, bir süre sonra, sık sık izlemeye gittikleri Yeşilçam melodramlarına dönüşüyordu. Orhan Pamuk’un 2008 yılında yayınlanan romanından, dört sene sonra 2012 de açtığı Masumiyet müzesi, İstanbul’un hatıraları üzerine kurulan bu aşkı, okuyucusu için ziyaret edilir ve birkaç saatliğine de olsa tanık olunur hale getirdi.    

İstanbul’la ilgili bir belgesel çekmek isteyen yönetmen Grant Gee de, bu sihirli şehri en iyi anlatan romancılardan biri olan Orhan Pamuk’un peşi sıra koşup, Füsun ile Kemal’in aşklarını beyaz perdeye aktarırken, bizi yeni İstanbul’un gizemli boşluklarına götürüyor, eski İstanbul’un ve yitip giden mekânların ise yasını tutmaya çağırıyor…

            Grant Gee Hatıraların Masumiyeti’nin senaryosuna da katkıda bulunan Orhan Pamuk’u bir başrol oyuncusu gibi sunmuş. Film, yazarın İstanbul’a bir tanrı gibi yukarıdan baktığı çalışma odasında başlıyor. Sonrasında ise aşağılara inip, izleyicisine kamerayla beraber flaneur bir deneyim yaşatıyor. Tıpkı yazarın kalemiyle yaptığı gibi, sokak sokak, cadde cadde İstanbul’u arşınlatıyor. Eserlerindeki karakterleri somutlaştırmaya önem veren Pamuk, belgeselde de anlatıcı olarak romanın yan karakterlerinden Füsun’un arkadaşı Ayla’yı tercih etmiş ve izleyiciye bir sürpriz yapmış. Darbeden sonra yurtdışına giden ve geri döndüğünde şehri eskisi gibi bulamayan Ayla da tıpkı yazarın okurları gibi, Masumiyet Müzesine sığınıyor… Ayla, mekânlar değişikliğe uğradığı için anılarını bulmakta güçlük çekiyor. Hatırladıkları kitaptan mı yoksa kendi hayatından mı bilemiyor. Böylece Grant Gee’nin kamerasıyla dolaştığı İstanbul ile Ayla’nın hatırlamaya çalıştığı İstanbul arasındaki farkları görmemiz sağlanıyor.

            Yönetmen kamerasını sık sık evlere ya da çalışma yerlerine de konuk etmiş. Bu anlarda ise devreye Orhan Pamuk giriyor. Güvenlik görevlisi de onu izliyor, evinde oturan birisi ya da bir berber de… Orhan Pamuk tıpkı senaryosunu yazdığı “Gizli Yüz” filmindeki melek gibi insanlara televizyondan sesleniyor. Zaman ve mekânı, değişimi, hüznü anlatıyor…

            Filmde Türkan Şoray, Ara Güler ve bir taksi şoförüyle de röportajlar var. Yeşilçam’ın önemli ismi Türkan Şoray’ın Füsun’a bir şeyler katmadığını söylemek çok zor… Çünkü o Füsun’un yaşadığı aşkı defalarca kez perdeye taşımış bir aktris. Röportaj için güzel ve tanıdık bir seçim. Ara Güler ise Müzedeki birçok fotoğrafı çeken kişi. İstanbul’un sayısız anını kayıt altına alan usta fotoğrafçı, değişen İstanbul’u anlatıyor. Taksi şoförü de şehrin gecesini bilen biri olarak İstanbul’da gece yol almaktan söz ediyor. Durağan gibi ama tehlikeli…

Müzenin ışığını yetersiz bulduğu için, gece çekimlerini tercih ettiğini söyleyen yönetmen bunu bir avantaja çevirerek, İstanbul’un en ıssız ve puslu anlarını görüntülüyor. Boş kaldırımlar, ışıksız tabelalar, tek tük araba geçen caddeler… Müzenin içine girildiğindeyse sanki oradaymışçasına kadar yakın oluyoruz eşyalara, Füsun’un ve Kemal’in hayatına. Orhan Pamuk’un ya da Kemal Basmacı’nın titizlikle biriktirdiği eşyalar ve anılar özenle yerleştirilmiş. Kemal’in Füsun’un küpesinin bir tekini almasıyla başlayan bu tutku, Füsun’un elinden söndürülen yüzlerce izmarite, döneme ait gazete kupürlerine ve çay bardaklarına, İstanbul yaşantısının en ince ayrıntılarına kadar götürüyor ziyaretçilerini.

İnsanın mekânla, eşyayla kurduğu bağı en iyi anlatan sanat eserlerinden biri Masumiyet Müzesi… Belgeselde müze ve roman ayrıştırılmadan anlatılmış. Orhan Pamuk Ayla’nın izleyiciye, günümüzden seslenmesini sağlarken, romanlarındaki postmodern tutumunu da devam ettirmiş. Dolayısıyla, inandırıcılık anlayışından da hiç taviz vermemiş.

Füsun’un kocası senaryo yazarı Feridun üzerinden, dönemin sinema ortamı ve değerlerini de gördüğümüz roman, içeriğiyle de sinemayla ilişki içinde. Kemal’in Füsun’un sigarayı tutuşundan, elini koyuşuna, televizyon izlerken verdiği tepkilere kadar, her hareketini bir kamera gibi kayıt altına alışı, romanda farklı türde bir ‘belge aşk’ anlatımını hissettiriyor.

Film bize İstanbul’un geçmişini arayan roman karakteri Ayla’yı konuştururken, geleceğe de bugünün İstanbul görüntülerini miras bırakmış gibi. Mekânların değişmesiyle, insanların da hatırlamakta güçlük yaşaması, onları küçücük bir eşyayla hafızalarını yoklamaya zorluyor. Burada da ‘şey’lerin önemi ortaya çıkıyor… Hatıraların Masumiyeti sınıflar arası bir aşkın, tutkulu bir adamın elinden “hüzün felsefesine” dönüşünü anlatıyor. İstanbul’un yakın tarihi, ülkenin geçirdiği darbeler, Orhan Pamuk’a verilen Nobel Edebiyat Ödülü, sonrasında aldığı eleştiriler ve tehditler… Ezcümle; Grant Gee, bir yazarın ve o yazarın şehrinin peşinde kamerasıyla dolaşıyor.

 

             

YORUMLAR [0]