İNSAN OLMAK

ZAMANIN AKIŞI İÇİNDEKİ DUYGU: ARRIVAL

Artun Bötke

@artunbotke

BU YAZIYI PAYLAŞ

1994 sinema tarihi açısından garip bir yıl çünkü dünyanın farklı köşelerinde ve farklı türlerde çekilmiş iki film (Pulp Fiction ve Before the Rain) de zamanın doğrusal olmayışını, sürpriz öğe olarak kullanıyordu. Hatta Before the Rain bu unsuru daha da vurgulamak adına farklı sahnelerde "Zaman asla ölmez. Çember asla yuvarlak değildir." cümlesini kullanıyordu. Zamanın doğrusal olmadığını insanlığa anlatmak için gelen Arrival'daki uzaylıların kullandığı yazılı cümleler ise asla tamamlanmayan çemberimsi şekillerden oluşuyor. İster rastlantı deyin, ister değil ama gündelik yaşamda hep düz gittiğine inandığımız/algıladığımız 'zaman' kavramı aslında tek boyutlu değil.

Arrival hızlandırılmış sahnelerden oluşan bir epilogla başlıyor. Amy Adams oynadığından baş karakter olduğunu algıladığımız kişinin -Louise- kızına ait kısa hayatı izliyoruz. Çünkü Louise'in kızı daha ergenliğinin sonunda bir hastalıktan vefat ediyor. Ardından her hâlinden yalnız ama güçlü olduğunu anladığımız ve bir üniversitede dilbilimi profesörü olan Louise'i takip etmeye başlıyoruz. Dersi olağanüstü bir durumla sekteye uğruyor çünkü 12 dünya dışı nesnenin dünyada farklı yerlere indiği duyuluyor ve ortalık karışıyor. Bu haberi çok umursamayan Louise, zamanında devlet adına çeviri yaptığından mecburen olaylara dahil oluyor. ABD Ordusu ondan uzaylıların anlattıklarını deşifre etmesini istiyor ve Louise de bu iç gıdıklayıcı teklife hayır diyemiyor. Louise böylece ABD'deki uzaylı aracının yanına giderek teorik fizikçi Ian (Jeremy Renner) ile beraber ülkesi adına uzaylılarla iletişim kurmak için çalışmaya başlıyor.

Önce filmin -benim görebildiğim- tek negatif tarafından başlayalım. Senaryo genel olarak iyi olsa da başlangıçta şablonlara çok bağlı ilerliyor. Bu da -ister istemez- ana akım filmlerinde görülen gerçekçilik sorununu doğuruyor. Mesela böyle bir olağanüstü durumda ordunun sadece iki teknik insandan danışmanlık alması hikâyenin ana yapısını sorgulatıyor; ki Ian da teorik fizikten çok, matematikle ilgilenerek bu boşluğu doldurmaya çalışıyor. Lakin böylece daha az karakterle muhatap oluyoruz ki senaryo hiç dağılmadan, amacından hiç sapmadan hedefine gidebiliyor. Kısacası senarist Eric Heisserer hiç riske girmeden, klasik şablonları güzel bir şekilde kullanıyor. Ben yine de filmin biraz daha risk almasını isterdim, konusu buna çok uygun. Denis Villeneuve'nin bir önceki filmi Sicario (2015) da hiç risk almıyordu.

Senaryo dışındaki teknik unsurların görevlerini layığıyla yerine getirdiklerini düşünüyorum. Mesela kostüm ve sanat tasarımının gayet yalın olması çok başarılı bir tercih. Uzay gemisinin dış ve iç tasarımı oldukça iyiydi, uzaylıların ve hareketlerinin tasarımı da keza. Jóhann Jóhannsson'un müzikleri de filmin yalınlık mottosuna uyum sağlıyor. Fazla kulak tırmalamayan lakin gereken yerlerde kendisini hissettiren tınılar filme eşlik ediyor. Görüntü yönetmeni Bradford Young'un çalışmasını çok beğendiğimi bellirtmeliyim. Beyaz-gri arası tonları kullanarak yarattığı muğlaklık duygusu çok hoş. Tüm bunların yanında filme değer katan esas unsur ise Amy Adams'ın performansı. Adams; karakterinin hem kırılgan, hem zeki, hem yalnız, hem de devamlı düşünceli hâlini çok başarılı yansıtıyor. Sanırım Akademi bu performansı es geçmeyecektir.

Filmin konusu gereği başrole bir dilbilimciyi oturtması başarılı bir tercih ve kazanç. Çünkü iletişim, her şeyin başı. Tüm bilimleri, duyguları, hatta basit bir yardım ihtiyacını bile iletişim kuramadan aktaramazsınız. Nitekim Ian bir süre sonra sadece Louise'e teknik anlamda yardım etmeye başlıyor. Aslında ordunun tek amacı var, "Dünya'ya hangi amaçla geldiniz?" sorusunu sorabilmek ve yanıtı anlayabilmek. Louise ile Ian bir aylarını, geceli gündüzlü sadece bu amaç uğruna harcıyorlar. Bu sürecin bilimsel olarak işlenişini ve filmin buna verdiği önemin aşikâr olmasını çok beğendim. Louise'in soyutla somut arasında gidip gelen çalışmasını, soyutluk barındırmayan orduya anlatmaya çabalaması filmde ciddi bir yer işgal ediyor. Bunun için farklı bilimsel disiplinlerin oldukça gerçekçi bir biçimde kullanılması ise takdire şayan. Örneğin dilin algıya ve kültüre göre değişebileceğini ve bu yüzden de uzaylılların her kelimesini direkt çevirmenin yanlış olabileceği gerçeği, Sapir-Whorf (Dilsel Görelilik) Hipotezi ile açıklanıyor ve senaryo bunu bir dramatik öğe olarak kullanıyor.

Fakat Arrival'ın en sevdiğim tarafı, zamanın doğrusal olmayışını kullanma şekli. Interstellar (2014) da bunu ana cümlesinde kullansa da duygusal ve bilimsel olarak yeterince destekleyemediği için kuram sakil kalıyordu ve çoğu seyirci filmi tatmin olmadan bitiriyordu. Hâlbuki Arrival film boyunca farklı unsurlar ile kuramı destekleyerek, daha da önemlisi epilogtan itibaren -seyirci farkında olmasa da- filmin tümüne duygusal ve yapısal olarak yediyerek filmin vazgeçilmez bir unsuru hâline getiriyor. Bunu da Louise'in geri/ileri dönüş sahneleriyle sağlamlaştırıyor. Louise'in kocasından ayrılma nedeni bile, adamın zamanın doğrusal olmayışı gerçeğini ve bunun sonuçlarını kabullenmeyi reddetmesi.

İzlerken yer yer Contact (1996), Interstellar, Gravity (2013) ve Close Encounters of the Third Kind'ı (1977) gibi modern bilim-kurgu eserlerini hatırlatan Arrival'ın her bir unsuru, bilhassa bilimsel yapısıyla duygusallığının çok dozunda harmanlanması üzerine uzun kelamlar edilebilir. Lakin bunun için filmi en az bir defa daha izleyip detaylara daha vâkıf olmak lazım. Filmdeki zaman duygusunu layığıyla veren gösterişsiz ama başarılı kurgunun içindeki kimi mühim noktaları tekrar gözden geçirerek keyfi daha da katlamalı. Arrival defalarca izlenip üzerine tartışılmayı kesinlikle hak ediyor.

 

 

YORUMLAR [0]