SİNEPOEM

YILAN KUYRUĞUNU YUTTUĞUNDA… (THE PRIVATE LIVES OF PIPPA LEE)

Esma Belgin Özdemir

@ebelginozdemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

‘Bana hakikati değil, kendini ver. Kendini, yani rüyanı…’

-Cemil Meriç-

 

İnsanın kendi çehresinden başka bakmaya yaraşır hiçbir şeyi kalmaz bazen. Başkalarının hayatına, acılarına, adımlarına bakarken kendi gerçekliğimizden biraz daha uzaklaşır ve uçuruma daha çok yaklaşırız. Hikaye aslında varolanın keşfi… Sövüp sayılan bir doğumla başlıyor her şey. Hastalıklı bir rahimden kopma ya da kopamama. Çirkin bir bebek olarak geliyor dünyaya Pippa. Önce alabildiğine uzak, sonra güzelleşen kızına hastalıklı bir güdüyle yapışan bir anne. Annesinin ruh hali ise hayatı… Belki de annesi onu hayatından uzaklaştırıyordu kim bilir.

 

İngiliz ermeni karışımı genç bir kadın Pippa Sarkissian. İlaç bağımlısı annesini kaybetme korkusuyla büyüyen Pippa, büyümenin ne olduğunu bilmeden sorunlarının arasında küçülüp kalıyor nice sonra. Yuva denilen o kaosun içinden kaçıp gitmesi bundan. İşte tam sığındığı insanların çalkantılı ve hazcı yaşamlarının içinde buluyor kendini genç Pippa. Dikkat çekmeyi seviyordu ve hayatını onlara vermişti, sonra ‘lezzetli zamanlar’ diye tabir ettiği akışa sürüklendi. Kendi deyimiyle ‘Ölümün başka bir halini buldu, mümkün olan halini’

 

Bir gün şöyle sordu kendine Pippa; hayatın için ne zaman bir şeyler yapmaya başlayacaksın? Vampir bir melekti ve doğru insanın gelip onu tekrar insana dönüştürmesini bekliyordu. Neydi doğru, kimdi doğru insan? Kendisinden yaşça büyük olan, baba boşluğunu doldurmaya çalıştığı ve her genç kızın yaptığı hatayı yaparak saplantılı bir aşkla bağlandığı Herb mi?

Herb ile tanıştığında yanmaktan son anda kurtarılmış gibi hissediyordu kendini oysa. Ona prensesler gibi davranıyordu ama onu eğitmek isteyerek. Onunla olmayı seviyordu çünkü kendini korunuyor hissediyordu.

 

Eşi olmasını istedi bir gün Herb… ‘İnsanları üzerim ben’ yanıtını aldı dürüst Pippa’dan. Kaosun tam karşıtıydı ve o zamana kadar o tarafa hiç geçmemişti. Ve gözlerinin önünde intihar eden bir eş… Artık kendini Herb’e vermeliydi; çünkü bunu mahvederse sonsuza kadar düşecekti… Ve her gün iyi olmaya çalıştı Pippa, geçmişi silmek için… Beynine sabit hareketleri öğretiyordu… Sonra Pippa Sarkissian kayboldu… Pippa Lee vardı artık. Küçükken bilmiyordu, kendi gölgeleri korkutuyordu onu. Artık büyümüştü biliyordu

-bildiğini sanıyordu- başkalarının gölgesinin korkunç görüntüleriyle baş başaydı.

 

50 yaşına gelmiş Pippa Lee, sadık, güzel, bakımlı ve sevgi dolu bir eş olarak perdede boy gösterdiğinde mükemmel bir hayata tanık olduğumuz hissine kapılıyoruz önce… İkiz çocukları için iyi bir anne ve kendisinden yaşça büyük kocasının aniden New York'tan ayrılarak, yaşlılıklarında yerleşebilecekleri bir ‘huzur’ evi planını ortaya çıkarması ile çemberin içerisinde dolaşmaya başlıyoruz.

 

Düşünün ki ukdeleriniz kadar basit olmayan bir hayata –hakikate- boyun eğmektesiniz. Pippa her kadın gibi, her kadın Pippa’nın yansıması… ‘Eğer bir dilek şansım olsaydı annemle bir öğleni birlikte geçirmek isterdim’ sözleriyle kaybedilene ağıt sıralayacak kadar hüzünlü… 

Hayatının uyurgezeriydi Pippa… Geçmişle geleceği, korkuyla cesareti, kalmakla gitmeyi, düzenle muvazenesizliği bir arada, aynı çemberde soluyan kadın şöyle diyor; ‘gizem olmak istememiştim, ben tanınmak istiyordum’

 

- Ben de neyi seviyorsun Herb?

- Beni zorlamıyorsun.

 

Kilit soru ve yanıt buydu belki Pippa için. Bir kadının yaşayabileceği her anıya ve gerçekliğe sahip birinin portresini orada öylece durdurup, geri yada ileri sarmadan sonunu tahmin etmeye koyulurken eksik parça geldi çattı… Yenisi geldi… Daha genci ve yakın arkadaşıydı kocasının yasak aşkı… Merak edilen ise ne zaman başladığıydı… Herb’in savunması; “seni aldatmayı istemiyordum ama bu hale geldi… Senin için katlanılmaz olacağını biliyorum. Son birkaç yıldır beni gömmüştün sanki, sürekli kontrol ediyordun, ölmemden korkuyordun, bana kendimi bunak gibi hissettirdin”. Evet, adam bir kadın tarafından kontrol altındaydı bu nedenle kendi kontrolünü kaybetmişti. Oysa hissetmişti arkadaşı Sandra’nın hayatında biri olduğunu… Eşinin dediği gibi, hislerini önemsemeliydi, her kadın gibi…

 

Önce annesi sonra hayatı tarafından aldatılan Pippa’nın dönüşümü ise sevdiği erkek tarafından aldatılmasıyla boyut değiştirdi. İlginç olanı, tuhaf bir şekilde kendini aydınlanmış hissediyordu öğrendiğinde. Çünkü intihar eden eski eşin silahı artık ona doğrulmuştu. Kocası ona artık onu sevmediğini söyleseydi o yüzleşme anı belki hiç gerçekleşmeyecekti. Sevildiğine her kadın gibi aptalca bir coşkuyla inanıyordu Pippa, kendinin ve çocuklarının, kocası için bir devlet gibi olduğu yanılgısıyla…

 

Kadınlığının dönüşüm noktasında kendine yer açmaya çalışan Pippa soluğu ise kendinden hayli küçük olan, aynı kaderi paylaştığı komşusunun oğlu Chris’in yanında alıyor. Akıldan akan yazı ise ; ‘kocam bir arkadaşımla bir süredir birlikteymiş belli ki artık bana ihtiyacı yok’… Yanıldığını ise çok geçmeden anlıyor Pippa.

 

Final sahnelerine doğru adım adım yaklaştığımızda bir kadının ‘gövdesinin ekşimesine’ tanık oluyoruz önce, sonra bir dokunuşla tazelendiğine. Kadın yazar-yönetmen Rebecca Müller kadınca bakıp kadınca yazıp kadınca yönettiğini kanıtlıyor bu sahnede. Bir kadının eşinin bedeni için değil ruhu içi dua etmeye başladığı anda kendi ruhunu kurtarışına, bunun için seçtiği yola ve o büyülü sahneye hayran kalıp gözlerimin buğulanmasına engel olamıyorum. Cerahat deşilip tedavi edilebilir miydi? Yoksa hep beynimizde taşıdığımız örtülerle yahut bir avuç toprakla örtüp geçmek miydi çare? Cerahatın akıtılması neye yarardı ki sonra derinlerde ona sebep olanın ne olduğunu bulmadan?

 

Müller, her kadının vahşi ve korkusuz yanını cesurca sergilerken hiçbir eşiği atlamadan ve doğru bir oyuncu kadrosuyla bir çırpıda anlatıyor hikayesini. Aile içi sessizliğin bozgununu, evliliğin olması gerektiği için var olduğunu, aşkın bir nefes gibi gelir ve gider hatta çoğu zaman tıkandığını ustalıkla uyarlıyor perdeye.

 

Felaketlerinin zıddına yüzleşmekten korkmadan yönelen, kendini ilk kez doğru şekilde tamamlayan bir kadının yolculuğu başlıyor final sahnesinde… Gelip başköşeye yerleşen cümle; ‘Hala vaktimiz var’ oluyor… Hikayenin geri kalanı nasıl olacak bilmeden…

Ucu açık bırakılan bu hikayeyi, Müller’in filmine müdahale edip Chris’in dudaklarından ama Cemil Meriç’in cümleleriyle tamamladım: ‘Bana hakikati değil, kendini ver. Kendini, yani rüyanı’…

YORUMLAR [0]