TERSPEKTİF ANALİZ

YERALTINDA AŞK (SUBWAY)

Evren Kuçlu

@evrenkuclu

BU YAZIYI PAYLAŞ

Burjuvalara, alt sınıfı kendilerinden tecrit için imkânlar verilseydi, ilk akıllarına gelecek şeylerden biri de onlarla aynı trafikte seyretmelerini engelleyecek bir altyapı inşa etmek olurdu herhalde. Durum böyle olunca alt sınıfı, yerin altına itecek bir ulaşım ağından daha kullanışlısı biraz zor bulunur. Başlangıç hattı 1900 yılında hizmete giren ve dünyanın üçüncü büyük demiryolu ağı konumundaki Paris Metrosu, bugün milyonlarca insana ulaşım kolaylığı sağlıyor. Söylentilere göre bazı yerlerinde farelerin cirit attığı ve Paris banliyölerinden birçok yoksulun içerisinde konakladığı Fransa’nın bu devasa yeraltı trafik şebekesi, Luc Besson’ın 1985 yapımı kült filmi Subway”in de stüdyosu olarak kullanılmıştı. Birçok kişi için eşi bulunmaz bir Besson filmi sayılan Subway’e; punk edasıyla sisteme kroşeler savuran romantik bir film gözüyle bakılabileceği gibi; tatlı sert konuşan bir suç filmi apoleti de kondurulabilir pekâlâ. Orijinal bir anlatımla yeraltını, alt sınıfın sığınağı olarak tescilleyen Besson, daha ilk sahneden öyküyü devasa Paris Metrosuna kilitleyerek atmosfer sorunu denen belanın da kellesini uçurmuş olur. Tuhaf bir adamla, güzel bir kadın arasında yaşanan uçuk gönül ilişkisini filmin iskeleti olarak kullanan yönetmen, Fransız usulü bir romantizme nispeten ayak direyerek, dört başı mamur, trajik -hatta trajikomik- bir sistem eleştirisi koymuştu ortaya.

 

Yeraltındaki bu uçsuz bucaksız dünyayı evi gibi kullanan yoksulların durumuna zaman zaman bir belgeselci metoduyla eğilen Besson, arıza karakterlere düşkünlüğünü enine boyuna, tadını çıkara çıkara sergilemiş bu muhteşem filminde. İlk başlarda filmin başkahramanı Fred’in (Christopher Lambert) hiciv dolu suratının üstüne, civciv sarısı saçın itici durduğunu düşünsek de, ona, filmde tetiklenmesi olası bir melodramın üstüne çekilen bir sünger gibi bakmamız da mümkün. Yüzünde, ölümü bile ciddiye almayan yalancı bir neşeyle dolaşan Fred, en az Paris Metrosunun ev sahibi serserileri kadar yolsuz ve arsız biridir aslında. Âşık olduğu kadına duyduğu sızıyı oldukça klostrofobik bir mekânda dindirmeye çalışmasının yanı sıra, kısa sürede oradaki suç trafiğinin önemli ayaklarından biri haline gelmesi, kara mizahın önünü açan bir hamleye dönüşüyor. Metrodaki güvenlik görevlileriyle, “metro haydutları” arasında film boyunca yaşanan kovalamaca filmin bayat bir aşk öyküsüne dönüşmesini engelliyor. Sistemin üstten alta doğru iteklediği bir kısım insanlar, buradaki kuralları da katlanılmaz bulunca kendilerine ait kurallar koyuyorlar. Besson, metroda Fransa’nın elinin değmediği bir dünya inşa etmeye çabalıyor ilk başlarda. Fakat bunun hiç mümkün olmayacağının cevabını da gene kendisi veriyor çabucak. Patenci bir genci sürekli kameranın önünde zıplatarak belki de metronun orada bulunanlar için bir ulaşım ağından öteye bir anlam taşıdığını çıplak bir dille söyleyip sonrasında daha da ileriye giderek Faşizmin yan etkilerini tarıyor.

 

Bütün bu mesajlar bir öyküde birleşir mi hiç, dememek lazım. Subway dramatik bir film. Besson’ın Fransız sinemasıyla yollarını fikirsel olarak henüz ayırmadığı; ancak kendi dilini kurmak için çabaladığı bir döneme denk gelir. Yönetmenin ikinci filmi olduğu düşünülürse bir geçiş eseri bile sayabiliriz. İzleyiciye verdiği o acayip tadın sebebi bu olabilir pekâlâ. Tür olarak adını koymak zor. İronik bir tarzı olduğundan bir kısım izleyiciyle arasında takip mesafesi bırakan, uçuk bir film. Christopher Lambert o kadar rahat ve ustalıkla oynamış ki, karakterle kurduğunuz yakınlık her geçen saniye daha da artıyor. Helena rolünü canlandıran Isabelle Adjani’nin donukluğunun önüne, davranışlarına daha Avrupai bir kültür aşılayarak geçen Besson, aradığı şeyin Fransa’da olmadığının da ipuçlarını vermiş olur.

Besson, her filmi kült olan ender yönetmenlerden. Onu daha çok Leon’la (1994) aklında tutanlara sözümüz yok elbette. Ama Subway dokunaklı hem de çok dokunaklı bir film. Öyküdeki züppeliği entelektüel bir jargona tabii tutuyor. Baktığınız açıya göre her şey uydurma görünebiliyor; ama bir de ters açısı var ki her şey olağan. Öyle ki metrodaki bu gizli ve şımarık suçluların(!) mini bir orkestra kurma fikri karşısında soğukkanlılığınızı koruyamıyorsunuz. Hatta Jean Reno’nun mezardan çıkmışçasına bir suratla ortalarda dolanması bile bir yabancılık hissi uyandırmıyor…

 

YORUMLAR [0]