SANATA MEYYALİM VALLA HAYRETTEN

YALNIZLIK PAYLAŞILMAZ, YAŞLANIR (OLIVE KITTERIDGE)

Hasan Hüseyin Toydemir

@hhtoydemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

TUHAFLIĞIYLA SIRADANLIĞI, YAŞLILIĞIYLA GENÇLİĞİ ELEŞTİREN BİR KARAKTER OLIVE KITTERIDGE. ZITLIKTAN BESLENEN HİKAYESİNİN GERİYE DOĞRU BİR MANEVRAYLA BAŞLAMASI BOŞUNA DEĞİL.

KADIN ELİ DEĞMİŞ GİBİ

Elizabeth Strout’un aynı adlı Pulitzer ödüllü romanından uyarlanan Olive Kitteridge, ülkemizde de Kül Mevsimi adıyla okuyucuyla buluşmuştu. Yapımcılığını ve dağımtıcılığını HBO’nun üstlendiği bir mini dizi olarak yayınlanan projede kitaba adını veren Olive karakterini Frances McDormand canladırıyor. Kitabın uyarlama haklarını da bizzat McDormand’ın kendisi satın almış. Jane Anderson’ın iki yılda tamamladığı senaryonun ardından The Kids Are All Right (İki Kadın Bir Erkek) filmiyle adını duyuran Lisa Cholodenko’nun da yönetmen koltuğuna geçmesiyle Olive Kitteridge, ortaya çıkmasında tamamen kadınların rol oynadığı bir proje olarak son halini almış. Pek çok karakter dizisinde ve filminde olduğu gibi; sıradışı bir karakterin etrafında şekillenen olaylar üzerine kurulu bir yapısı var Olive Kitteridge’in de. İntihar etmek üzere olan Olive’i, 25 yıllık süreçte o kurşunun önüne nelerin getirdiğini öğreniyoruz 4 saatte. “Eczane”, “Deniz Yükseldiğinde”, “Farklı Bir Yol” ve “Güvenlik” adlı dört bölümden oluşan Olive Kitteridge, bir mini dizi olarak bakıldığında da, bütün olarak 4 saatlik bir film olarak ele alındığında da -ben ikinci gözle bakıyorum- yaşlılık ve insanın bir başınalığı üzerine söylenmiş en güzel sözlerden biri olarak hatırlanacak.

ÇOK TUHAF ÇOK TANIDIK

İntihar etmek üzereyken 25 yıllık geri sayımına tanıklık ettiğimiz Olive Kitteridge, ilk bakışta huysuz, aksi ve patavatsız bir karakterdir. Aklına ilk geleni söyleyen, özür dilemek gibi bir huyu olmayan, her şeyi bildiğini düşünen, küçük çocuklara bağıran hatta “gerekirse” tokat atan bir kadındır. Daha kocasını yeni kaybetmiş ve eşinin ölmeden önce neden kendisini sevdiğini söylemediğine üzülen genç bir kadına (Denise), sevildiğini bilmek için sözlere ihtiyaç duyuyorsa onu çok büyük bir hayalkırıklığının beklediğini söyleyecek kadar patavatsız hatta acımazsızdır mesela. Ama tüm bu huylarına rağmen nefret edemezsiniz ondan. Çünkü tüm bunları kötü biri olduğu için yapmaz Olive. Farklıdır. Alışık olduğumuz yollarla iletişim kurmaz insanlarla. Denise’e aslında “kocan seni hep çok sevdi ve sevmeye de devam edecek ve bunu bilmemiz için haykırmasına gerek yok” demek istemiştir. Ona göre insanlara karşı kibar konuşmaya lüzum yoktur çünkü, aynı şekilde bir insan size kibar konuşmadı diye onu yadırgamaya da hakkımız yoktur. Olive bizim adab-ı muaşeret dediğimiz şeylerden yoksundur. Çocukluktan -hatta beşikten- itibaren yaşadığımız toplumun gerek ahlaki gerekse kültürel çerçevesine hapsoluruz hepimiz. Anne babayla başlayıp bilimum akrabayla devam eden, sokaktı, okuldu derken sonu olmayan ve gittikçe daha da büyüyen bir gölge vardır üzerimizde. Bu gölgeden kurtulup da kendi adabını kendisi yazanları “tuhaf” olarak tanımlar ve yadırgarız. İşte Olive Kitteridge de o yadırgadıklarımızdan. Bizim yetiştirilme standartlarımıza uymayan cinsten yani. Kendinin farkında olan Olive bundan keyif almasını da bilir. Kocası Henry ile aralarında geçen konuşmalar ve özellikle hoşnut olmadığı insanlara sokuşturduğu laflar ve iğnelemeleri izlemesi ayrı bir keyif bu anlamda. Keyif diyorum çünkü aslında Olive, bizim aklımızdan geçirip de “ayıp, günah, elalem ne der” diye düşünüp söyleyemediklerimizi söyler elaleme. Bu anlamda bu diyalogların değil, direkt olarak Olive karakterinin seyirciye bir tavır olduğunu düşünüyorum. Bu yüzden iyilik timsali, etrafa gülücükler saçarak herkese melek gibi davranan Henry, tüm insanlığın temsilcisi olarak Olive’in kocası olarak yanıbaşına konuvermiştir. Bu zıtlığı her an hissetmemiz, acaba biz ne kadar Henry’yiz diye kendimize sormamız istenmektedir belki de. Bu yüzdendir filmin öyküsünün izleyiciye Olive kadar tuhaf ama Henry kadar da tanıdık gelmesi.

OĞLAN DAYIYA KIZ HALAYA

Filmde söz konusu olan depresyon genetik bir yol izliyor. Yani en azından Olive’in etrafındaki insanlarda öyle oluyor. Anne ve babası depresyon hastası olan Olive de anlayacağınız üzere depresif bir karakter. Bunu kocası Henry kabul etmese de (en azından çocukları Chris’in yanında) Olive bunun farkında ve böyle olmaktan da mutlu. Çünkü depresyonun onu zeki yaptığını düşünüyor. Filmde depresyonda olan bir diğer karakter de Rachel ve -sonradan öğreneceğimiz- oğlu Kevin. Onların halinden anlayan tek kişi de Olive oluyor böylece. Aynı zamanda eski öğrencisi olan Kevin’e karşı ayrı bir ihtimam gösteren Olive, zaman gelecek onu intiharın eşiğinden döndürecektir. Kevin ve annesi Rachel’in hallerinden, Olive’in tutumlarının keyfi olmadığını, depresyonun etkisiyle olduğunu da anlıyoruz. Ama bu ortak nokta Olive’in nevi şahsına münhasırlığından bir şey kaybettirmiyor. Çünkü bize anlatılan depresif bir kadının 25 yılı değldir sadece. Rachel ve Kevin arasındaki genetik depresyon akışı da dahil olmak üzere filmin, nesiller arası farklılıklarla ve zamanın insanlara dokunuşuyla ağır derdi vardır. Kendisi gibi depresyon hastası olmasını istemediği oğlu Chris’in geri kalan hiçbir şeyini de beğenmeyen Olive, çok da yabancı gelmeyecektir size. “Ah bu zamane gençleri...” gibi sığ olduğu kadar sığ diyenlerin bile bir gün ağzından dökülüveren sihirli cümlenin kapsama alanında bir süre yol alan film, neyse ki daha etkili bir dil kullanmayı da becerir aynı zamanda. Olive ve Henry başta olmak üzere kendi evlatları ve diğer yeni nesilden pek de hoşnut olmayan hayli insan görürüz filmde. Zamanla ilgilidir bu aslında. İnsanların eczaneye gidip hastalığını anlattığı, dertleştiği, eczacının da ailecek tanıdığı hastanın iyiliğini hesaba katarak bir reçete hazırladığı dönemden, mağaza zincirlerinin eczaneleri satın alıp otomasyonla hazırlanan reçetelere geçiş döneminde yaşanır bu olanlar. Dolayısıyla Olive’in iç dünyasındaki dalgalanmalara paralel bir dış dünya inşa edildiği söylenebilir. Onun zamanında çocuklar el bebek gül bebek büyütülmez mesela. Torunlar büyüklerine “sırf anneannemsin diye seni sevmek zorunda değilim” demez. Babalar en azından özel günlerde hatırlanır, çocuklar “babamın, onun hakkında düşündüklerimi bilmek isteyeceğini sanmıyorum” diye büyüklerini terslemez. Çocuklar “gerekirse” dövülür, şımartılmaz. Evli olan insan, gönlü başkasına kaysa bile kendini tutar sadakatinden ödün vermez. Evet, bütün bunlara katılmıyor olabilirsiniz. Ya da bunların benzerini kendinizin de yaşadığını ama “olgunluk”la karşılayıp zamana ayak uydurduğunuzu söyleyebilirsiniz. Filmin derdi Olive’in yaptıklarını olumlamak değil zaten. Olive’in anneden oğula geçmeyen tuhaflıklarıyla onun biricikliğini tescillerken, sinemanın en temel işlevlerinden birini kullanarak izleyicinin de asla yapmam/yapamam dediği şeyleri yapmanın nasıl bir duygu olduğunu görmesini sağlamak. Filmin sonradan ortaya çıkan depresiflerinden Jack’in deyimiyle; Artık isimlerin bile hatırlanmadığı bir zamanda bunu size kimin yaptırdığının bir önemi olmasa gerek...

KÜLLERİN İÇİNDEN

Olive’in iyiliksever bir adam olan kocası Henry ile arasındaki zıtlık bir yere kadar filmin ritmini belirliyor. Henry evde karısına yaptığı jestlerin hiçbirine karşılık bulamamaktadır. Eczanede çalışmaya başlayan Denise bu anlamda Henry için dengeleyici bir rol oynar. Kendi gibi güleç yüzlü ve iyilik timsali bir karakter olan Denise, Henry’nin hiç olmadığı kadar yüzünü güldürür. Buna paralel olarak da Olive okuldaki matematik öğretmeni Jim ile ufak çaplı kaçamaklar yapar. Her ikisi de kendi karakterine “uygun” kişilerle hayatlarını dengede tutarlar bir süre. Jim’in trafik kazasında ölmesi (daha sonra intihar olduğunu anlarız) ve Denise’in yeniden evlenmesiyle yaşlı çift yine başbaşa kalırlar. Her ikisinin de bir parçaları onlarla beraber gitmiş olsa da birbirlerinin kıymetini bilirler. Hangi açıdan bakarsanız bakın “uyumsuz” bir çift olan Henry ve Olive’in en büyük ortak noktaları geleneklerine bağlı olmalarıdır. Bu yüzden duygularından önce onları bağlayan şey sadakatleridir. Bu anlamda üçüncü bölümdeki hastane sahnesi önemli bir dönüm noktasıdır. Hastanede iki soyguncu tarafından rehin alınan Olive ve Henry, korku ve heyecan altında iç hesaplaşma ya da boşalma diyebileceğimiz bir an yaşarlar. Her ikisi de birbirlerine karşı içlerinde tuttukları ne varsa dökerler ortaya. Jim ve Denise hakkındaki kıskançlıklar aradan geçen onca yılın ardından kelimelere dökülür. Her şeye rağmen duygular sapasağlam yerindedir. Aralarındaki sevgi ya da bağlılık adı her neyse başka bir şekilde vücut bulmuştur. Bu tartışma ilginç bir şekilde birbirlerinin kıymetini daha iyi anlamalarını sağlar. Her ne kadar zıt da olsalar, aile olduklarını yeniden hatırlarlar. Yıllar önce genç bir çifti evlerinde ağırladıkları zaman hormonlarının sesine kulak veren Olive ve Henry, bu kez daha sert bir deneyimin ardından mantıklarıyla sırdaşlık ederler.  

KILAVUZU KURGU OLANIN...

Filmin açılış sahnesinde sarı yapraklar üzerinde yürüdükten sonra intihar hazırlıkları yapan Olive’in 25 yıllık geri sayımı, kocası Henry’nin önce felç geçirmesiyle hız kazanmış ve ölümüyle birlikte son bulmuştur. Ama Olive’i tahmin ettiğimiz gibi bir son beklemez. Tam intihar edecekken civarda oyun oynayan çocuklarla karşılaşan Olive, böyle bir mekanda intihar edilmemesi gerektiğini daha önce Kevin’e bizzat kendisi söylemiştir. Ve böylece biraz daha hayatta kalması gerektiğini anlar. Filmin bu anlamda kurgu hamlelerini oldukça yerinde ve işlevsel kullandığını söyleyebiliriz. Filmin açılışındaki radyoda çalan parçadan 25 yıl öncesine geçen, ikinci bölümün başında Kevin’in annesinin hayali bir şeyleri kovalarken bağırmalarından marinadaki bir adamın aynı nidalarla bağırmasına geçen ve Jim’in kaza geçirmeden önce barda peçeteye yazdığı John Berryman’ın “Bizi tüfeklerden ve babaların intiharlarından koru” dizelerini Kevin’in görmesi ve Jim’in ona Berryman’ın şiir kitabını verdiği güne gittiğimiz sahneler hem teknik anlamda hem de hikayenin gidişatını yönlendirme anlamında çok etkili kullanılmış. Ve tüm bu kurgu hamlelerinin, genel olarak geriye dönüşlerle bezeli olan filmde Olive’in akıbetiyle de örtüşmesi muazzam bir bütünlük sağlıyor.

TERSİNE DÜNYA

Filmde çok kısa rol alan ve deyim yerindeyse adının hakkını veren Bill Murray’nin hayat verdiği Jack karakteri de Olive gibi eşini yakın zamanda kaybetmiştir. Daha önce eczanedeki karşılaşma anında anladığımız kadarıyla onun da eşi daha sosyal ve sevecen ama kendisi depresif ve kendi halinde biridir. Filmdeki pek çok çift gibidir onlar da. Uyumsuz ama bir şekilde “birlikte”. Ve bu iki kaybeden, iki yalnız ihtiyar rastlaşırlar. Köpeği yalnız kalmasın diye kendini öldürmek için onun öleceği günü bekleyen Olive ve tüm zenginliğine rağmen mutsuz olan Jack sonunda karşılaşmıştır. Sanki lise çağındaki gençler gibi bir buluşma bile ayarlarlar hatta. Sanki hayatları boyunca bunu beklemiş gibi heyecanlıdırlar. İkisi de “öldükleri zaman kusurları da kaybolan” insanlarla bir ömür geçirmiştir. İkisi de ölümü beklemektedir. İkisi de tuhaftır. Mükemmel çifte ne kadar da yakındırlar. İlk denemeleri başarısız olsa da Olive önüne gelen bu şansı kaçırmak istemez. Çünkü hayat onu yeterince bekletmiştir. Geçmişe dair pişmanlıkları geçmişte bırakmak için, insanın en büyük korkusunun ölüm değil yalnızlık olduğunu bildiği için ve ne kadar ömrü kaldığını hesaplamadan geçireceği günleri için Jack’e sarılır. Havaalanında zorla çıkarttıkları ayakkabılarını bu kez kendisi bile isteye çıkarmıştır. Üstelik bu kez yırtık çoraplarıyla barışıktır. Sıradan insanların vasat oldukları için hissettikleri mutluluğu, vasat olmayı göze alarak da olsa yaşamak ister. Olive Kitteridge intiharla başlayan hikayesinde umudun çığırtkanlığını yaparak sona erer. İnsanın yaşama arzusunun yaşı kaç olursa olsun ölümden korkup altına kaçırtacak kadar güçlü, her an intiharı düşündürtecek kadar zayıf olduğunu gösterir. Ama daha da önemlisi “aşkın yaşı yoktur” klişesine yaslanıp aşkı yücelterek romantik olmak yerine yaşlılık ve yalnızlığa odaklanarak “insani” bir film olmayı tercih eder.     

 

 

 

YORUMLAR [0]