SANATA MEYYALİM VALLA HAYRETTEN

YALANCIKTAN TÖVBELER (SON OF SAUL)

Hasan Hüseyin Toydemir

@hhtoydemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

Saul’un omuzlarındaki kamerasına bir soykırımın acısını ve günahını yükleyen Nemes, izleyicinin omuzlarını da boş bırakmıyor. Başından sonuna sallantılı bir dünya inşa ettiği filminde, seyirci kalmanın ve vicdan azabının sonuçlarıyla yüzleştiriyor izleyicisini.

BİNDİK BİR ALAMETE...

Duygusuzluk üzerine bir film Son of Saul. Seyirciye de duygusal bir tepki için şans vermeyen bir film aynı zamanda. Her şey olup bittiğinde nefes almaya başlayan Saul gibi, film bittiğinde üzerinizden tren geçmiş gibi hareketsiz kalıyorsunuz bir süre. Ne izlediğinizi düşündüğünüzde yaşadığınız his hüzünlü olduğu kadar da rahatsız edici. Bu rahatsızlığın sebebi ise anlatılan hikayenin dokunaklı olmasından daha çok filmin dilinin bu “ağır” konusuna göre yorucu ve görsel güce dayalı olması. Laszlo Nemes, ele aldığı konu itibariyle biricik olan bir iş çıkarmasının ne kadar zor olduğunun farkında ve sadece sonderkommandolar (Naziler tarafından, insanların gaz odalarına sokulmalarına yardım etmeleri için seçilen yahudiler) üzerinden bir hikaye anlatmakla yetinmeyecek kadar da cesur ve hırslı. Filminin etkileyici bir hikayesi kadar stilinin de olmasını istemiş, büyük ölçüde başarmış da.  Baştan sona bir adamın omuzlarında, yüzünde, ensesinde dolanan kamerasıyla seyirciyi karakterine hapseden Nemes’in bu anlamda hakkını vermek lazım. Bunu bir toplama kampında yapması; duygu sömürüsüne pek müsait olan arka planda yaşanan olayları göstermekten kaçındığı anlamına gelebilse de, seyirciyi “ordaymış gibi” hissettirme kaygısının da bununla çelişen bir tercih olduğu söylenebilir. Her halükarda Son of Saul adından söz ettiren ve dikkat çeken bir film. Bunu filmin yetkin sinema diline bağlayarak yüceltmek de, anlatım biçimini rahatsız edici bulup elinin tersiyle itmek de izleyiciye kalıyor.

 

GÖZÜN VİCDANI

 

Saul, savaşta kendi tarafındaki masumların, arkadaşlarının, akrabalarının öldürülmesine yardımcı olan binlerce yahudiden sadece biri. Ama onu diğer sonderkommandolardan ayıran bir “şey” var. O da bu “şey”in varlığından bizimle beraber haberdar oluyor, daha doğrusu hatırlıyor. Gaz odalarında hala hayatta olan bir çocuk gören Saul, çocuğun hayatını kurtaramasa da onu “layıkıyla” defnetmek istiyor. Bunu ona iten şey besbelli ki vicdanı. Hayatta kalmak için kaç tane masumun öldürülmesine seyirci kalmıştır? Ölüm korkusuyla bu işi yapmak bir insanı yaşama ne kadar bağlar? “Ben yapmazsam başkası yapacak” psikolojisi teraziyi dengeler mi? Tüm bu soruların içinde debelenen Saul, bastırdığı onca şeyin patlamasını bu çocukla yaşamaktadır. Onca kokuşmuşluğun arasında Saul’un içinde yaşayan bir şeylerin olduğunun kanıtıdır bu çocuk. Bu yüzden ona tutunmaya çalışır. Yoksa diğer herkes gibi yaşayan bir ölüye döndüğünü anlayacaktır. Diğer bir deyişle bu çocuk onun vicdanını rahatlatma yoludur. Ama bunca insanın öldürülmesine yardım eden bir adamın vicdanını temizlenmeye ikna etmek kolay olmayacaktır. Dolayısıyla filmin tamamına yayılan bir mücadeleye dönüşür bu. Saul artık ölümden sadece, bu çocuğu layıkıyla defnedemeyeceği için korkmaktadır. Film, bütün bir soykırımın acısını, Saul’un vicdanıyla girdiği bu mücadeleye sığdırmaya çabalar. Bu adamın gözleri nice ölümler görmüştür. Kendi ölümünden kaçmak için görmezden geldiği ölümler onu insanlıktan uzaklaştırmıştır. Bu anlamda Saul, savaşın her iki tarafta da yok ettiği vicdanın varlığının son ispatıdır. Bir çocukla hatırladığı bu şey, ona öldürülmelerine yardım ettiği yüzlerce masumun hediyesidir. Filmin son sahnesinde de anlarız ki, vicdanı Saul’u son nefesine kadar rahat bırakmamıştır. Ve pişmanlık, bu günahkar yüz için “haddinden fazla” anlamsızdır. Pişmanlığın geri getireceği tek şey varlığıyla yokluğu belirsiz bir çocuğun hayaletidir sadece. Ve savaş, bir adama insanlığını ve vicdanını unutturacak kadar güçlü, aynı adamın onca günahına rağmen, bir çocuğa tertemiz bir insanın gözleriyle bakmasını engelleyemeyecek kadar zayıftır. Saul’un gözlerinde gördüğümüz son şey de bu olur. Saul, son nefesinde bile bunun bedelini öder. Arkadaşları gibi ölüme mahkum olan ama tövbe etmek için öteki dünyayı beklemeyen bir adamdır sadece. Savaşın yok ettiklerinin bilincinde olan ama umudun, vicdanın ve barışın inancıyla son nefesini veren bir adam...     

 

ESTETİĞİN KAYGISI, SOYKIRIMIN SANCISI

 

Laszlo Nemes, Son of Saul’da bilinçli olarak seyirciyi “haddinden fazla” zorlayan bir anlatım kullanmış. Yukarda bahsettiğimiz gibi bunun amaçlarından biri izleyiciye “ordaymış” hissi vermek. Bir diğer amacıysa sadece rahatsız etmek. Böylece, orada olmak başlı başına bir rahatsızlık demeye çalışıyor Nemes. Bu nedenle filmin tamamını 40mm lensle çeken yönetmen, genel planlardan kaçınarak karakterlerinin yüzleri, sırtları veya gözlerine; daha genel bir deyişle “beden”lerine odaklı bir görüntü estetiği inşa ediyor. Dar açılı objektif ve aktüel kamera kullanımıyla Saul’un bedeniyle senkronize çerçevelerinin içini Saul’un vicdan mücadelesiyle dolduruyor Nemes. Böylece sallantılı görüntüler de anlam kazanıyor. Her şeyin sallandığı bir dünyada sabit görüntülerden oluşan bir film yapmak istememiş belli ki. Ve bu ağır yükü, Saul’un omuzlarına yüklediği kamerasıyla anlatmayı tercih etmiş. Bu tercih, soykırımı eğlence aracına dönüştürdüğü gerekçesiyle eleştirilebileceği gibi anlatımına en uygun yöntemi kullandığı gerekçesiyle de alkışlanabilir. Bütün bunların ötesinde ise yönetmenin büyük bir risk aldığı su götürmez bir gerçek. Rahatsızlığı rahatsız ederek göstermek sinemada ilk defa kullanılan bir yol değil elbette. Ama Auschwitz gibi beyazperdede defalarca anlatılan bir soykırıma yönelik yeni bir şeyler söylemek söz konusu olduğunda “rahatsız”lık vermek sıkıntılı olabiliyor. Gözler daha titizleniyor ve sallanan bir kamera bile eğlence olarak görülebiliyor. Bu nedenle insanlık tarihinin en acı olaylarından birinin duygusuzluğa iten bir anlatımla sunulmasının, izleyici tarafından kabullenilmesi de zor oluyor. Duygusuzluğa iten deyince, Son of Saul’un duygusuz bir film olduğu anlaşılmasın. Aslında hikayesinden de anlaşılacağı üzere duygu sömürüsüne çok müsait bir film. Ama bunu direkt olarak sömürü aracı yapmak yerine anlatısının özü itibariyle vermeyi tercih eden bir film. Ve filmin hareketli anlatısı, seyriniz esnasında duygu yoğunluğuna kapılmanıza pek de müsaade etmiyor. İşte duygusuzluğa iten derken kastettiğim şey tam da bu. Saul’un vicdan muhasebesini bireysel bir öyküymüş gibi anlatarak finale kadar sizi soluk soluğa bırakmak ve duygusal tepkinizi filmin bitişinden sonraya saklamanızı sağlamak. Böylece filmin Saul’e odaklı bireysel hikayesi, filmin kapanışıyla birlikte evrensel boyuta ulaşabiliyor. Ve aslında sadece bu yönüyle bile, hareketli kamera kullanımı ve filmde rahatsız edici ya da eğlence aracı olarak görülebilen her şey bir kez daha düşünülmeyi hak ediyor. İyi niyetli bir bakışla Nemes’in, Saul’un gözünün önünde yaşanan binlerce ölümün ardından yaşadığı kanıksamayı ve umursamazlığı, bir kırılma anıyla birlikte seyirciye yaşatmak için çabaladığını söyleyebiliriz. İzleyiciye bu kanıksamayı yaşatmak için sallantılı bir dünya inşa etmesi de oldukça anlaşılır gelebilir böylece.

 

GERÇEKÇİ YALANCILAR

 

Sinemanın gerçekçi olması kulağa mantıklı gelse de, saçmadır aslında. Haneke ve Fassbinder gibi iki ustanın deyimiyle “saniyede 24 kez yalan söyleme”nin sanatından bahsediyoruz. Amaç gerçeğe ulaşmak bile olsa sinemanın özü yalan üzerine kuruludur. Kimilerine göre yönetmenlerin her filmde gerçekçi bir dil kurma çabası da boşunadır bu yüzden. Nemes’in de sinema tarihi boyunca pek çok yönetmenin yaptığı gibi gerçek için yalana alet olmaktan başka yaptığı bir şey yok aslında. Savaşın gerçek yüzünü göstermek için ne kadar iyi yalan söyleyebildiğini gösteriyor bize. Bir adamın gözündenmiş gibi öznel kameraya yakın aktüel çekimler kullanması da bu yüzden. Bizim Saul olmamızı istemiyor ama onun ne yaşadığını hissetmemiz için kuyruklu bir yalan uyduruyor. Filmin başından sonuna kadar biz Saul’un peşinde oradan oraya sürüklenirken kamera arkasında sayısız taklalar atması da aynı sebepten. Dolayısıyla şöyle bir çıkarımda bulunmak doğru olabilir; bir film gerçekliğe ne kadar yaklaşırsa aynı ölçüde yalana yaklaşmaktadır. Çünkü başlı başına yalan üzerine kurulu bu sanatta gerçek yoktur, gerçeği yapmak vardır. Ve en gerçekçi gerçeği yapmak için yapaylıkta çığır açmanız gerekmektedir. Örneğin 1944 yılının Auschwitz’ini en gerçekçi haliyle göstermek için devasa setler kurmanız, yüzlerce figürana gerçekmiş gibi acılar çektirmeniz ya da izleyiciyi ekranın içine sokmak için kamerayı oyuncunun neresine koyacağınızı şaşırmanız gerekecektir. Hal böyleyken Nemes’in bu yalana en iyi şekilde ortak olmak için gösterdiği çaba da gayet normal görülmelidir. Sinema en iyi yalan söyleyenin kazandığı bir sanatsa, daha ilk filminden ne kadar iyi bir yalancı olduğunu belli eden Nemes’in bu sanatın kazananlarından biri olacağını söyleyebiliriz. Son of Saul’u yapay ve de anlattığı “acı”ya uygun bulmayabilirsiniz. O halde bize de “savaşın ilk öldürdüğü şeyin gerçek” olduğunu hatırlatmak düşecektir. Belki bu sayede filmin yapay gelen kısımları biraz daha mantıklı gelebilir. Ama bundan daha da önemlisi, savaşın öldürdükleri değil sonrasında bıraktıklarıdır. Ve Nemes’in bu konuda söyleyecek bir sözü vardır: Savaştan geriye sadece tövbeler kalır. Günahkar yüzlerin, gözlerini kaçırarak ettikleri yalancıktan tövbeler...

 

 

YORUMLAR [0]