SANATA MEYYALİM VALLA HAYRETTEN

VUR DAVULCU! (WHIPLASH)

Hasan Hüseyin Toydemir

@hhtoydemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

 “WHİPLASH, SADECE ÇOK İYİ ÇEKİLMİŞ VE KURGULANMIŞ BİR MÜZİK FİLMİ DEĞİL. FİLMİN KURGUSU PERDEDE İZLEDİĞİNİZ 107 DAKİKADAN DAHA FAZLASINI KAPSIYOR. YÖNETMEN DAMİEN CHAZELLE, JAZZ MÜZİĞE OLAN HAKİMİYETİNİ KAMERASINA YANSITIRKEN, BAŞ KARAKTER ANDREW’İN DAVUL ÇALMADAKİ HÜNERİYLE YARIŞIYOR BİR ANLAMDA.”

 

Whiplash’in benim için ifade ettiklerini açıklayabilecek en kısa söz; “şiir” olurdu heralde. Film bitip de perde karardığında dudaklarımdan dökülen iki hecenin bunlar olması boşuna değildi. Filmin her zerrresine işleyen aşkın, hırsın, tutkunun şiiriydi bu...

 

WHIPLASH NEYİN FİLMİ?

 

Müziğin? Tutkunun? Hırsın? Ya da Andrew’in?.. Hepsi ya da hiçbiri. Yüzeyin altına inmeye başladığımızda bu filmin iki aşkın buluşma hikayesi olduğunu görebiliriz. Yönetmen Chazelle’in ilk aşkı sinemayla ikinci aşkı müziğin. Chazelle dışında başka hiçbir bir sinemacının, genç ve hırslı bir öğrenci ile eğitmeni arasındaki bu sıradışı ilişkiyi, ne yazabileceğine ne de bu kadar ustalıkla yönetebileceğine inanıyorum. Bu nedenle Whiplash’i biricik kılan en önemli sebep; yönetmeniyle bütünleşik olması. Chazelle’in kamerayı bir uzvu gibi kullanabilmesi de bu yüzden. Andrew filmdeki her sahnede bagetleri daha ustaca kullanmayı öğrenirken, kameranın arkasındaki Chazelle de filmin ritmine uygun bir şekilde ustalığını yavaş yavaş sergiliyor. Böylece belki de sinema tarihinin en cesur ve unutulmaz final sahnelerinden birine hazırlıyor bizi.      

 

KARAKTER DÜELLOSU

 

Whiplash, gücünü iki ana karakterinin mücadelesinden alan bir film. İyi bir caz davulcusu olmak için varını yoğunu ortaya koyan Andrew, Fletcher’ın öğrencisi olmak için can atan, olduktan sonra da bunun kıymetini bilmeye çalışan hevesli bir öğrenci. Fakat, Fletcher’ın kendisindeki “cevher”i gördükten sonra nasıl bir eğitim sürecinden geçeceğinden bihaber. Fletcher ise hayatını “Bird” lakaplı efsane saksafon sanatçısı Charlie Parker gibi bir müzisyen yetiştirmeye adamış, otoritesi ve zekasıyla öğrencilerinin sınırlarını zorlayan bir eğitmen. İkisi de hırslı, ikisi de en iyinin peşinde. Amaçlarına ulaşmak için de birbirlerine muhtaçlar. Fletcher’ın katı eğitim şeklinin ne kadar doğru olduğu konusunda topu izleyiciye atan Chazelle, bu iki karakterin yer yer uçlarda ilerleyen ilişkisini bir düello kurgusuyla iktidar mücadelesine dönüştürmeyi çok iyi beceriyor.

 

 

O KAN AKACAK!

 

Başarmak istiyorsan o bagetler kana bulanacak. Sadece parmakların ve elin değil ruhun da kıpkırmızı olacak. Ne kadar hızlı vurduğun değil, tempoyu yakalayıp yakalamadığın önemli olacak. Hem ruhun hem de bedenin iflas ederken en iyini ortaya koyman gerekecek ve o anda elde ettiğin başarıyla ya da rezaletle anılacak adın. Orkestradaki yerin hiçbir zaman garanti olmayacak. Her şarkı için ayrı ayrı mücadele etmen gerekecek ve bu konuda hiç rakip sıkıntısı çekmeyeceksin. Ve hiçbir zaman en iyi olduğunu düşünerek çalamayacaksın. Çok iyi çaldığını, mükemmele yaklaştığını, senden iyi kimsenin çalamayacağını mı düşünüyorsun. Davul setinin üstüne gözyaşı ve salyalarını akıtmadan çal şimdi. Takdir mi? Asla...

 

 

ÇALMADAN ÖNCE 100 KIRBAÇ DARBESİ

 

Peki neden Whiplash? Filmde Andrew’in gelişimi açısından önemli bir yere sahip olan parçanın adı olduğu için mi? Belki, ama eğer öyle olsaydı filmin en önemli sahnesinde yönetmen Caravan’ı değil Whiplash’i çaldırmaz mıydı? Whiplash kelimesinin sözlükteki karşılığının “kırbaç darbesi” olduğunu söylemek biraz aydınlatıcı olur sanırım. Fletcher’ın film boyunca Andrew’le verdiği psikolojik savaşta, öğrencisini bir anlamda kırbaç darbeleriyle eğittiğini söyleyebiliriz. Öğrencisini yıldırmak için türlü oyunlar oynayan Fletcher, demiri tavında dövmek için hayli mücadele veriyor.

 

BİR “EFSANE” İÇİN DEĞER Mİ?

 

Daha önce de belirttiğim gibi Whiplash, Fletcher’ın eğitim sistemini yücelten bir film değil. Ama yanlış olduğunu da söylemiyor. Hatta, Fletcher’ın okuldan atılması ve bir süre sonra Andrew’le tesadüf eseri buluşmasının ardından ortaya çıkan “muazzam” tablo, halihazırda işleyen eğitim sistemine bir eleştiri olarak bile okunabilir. Sözlükteki en zararlı kelimenin “aferin” olduğunu düşünen bir adam Fletcher. Müzisyen olmak isteyen birine yapılacak en büyük kötülük, onu takdir etmektir Fletcher’a göre. Çünkü onun istediği, bir parçayı hatasız çalan bir müzisyen yetiştirmek değil, bir efsane yaratmak. Ve bu efsaneyi bulana kadar onun eğitim sisteminden geçen ve özgüveni sıfırlanan onlarca müzisyen adayı araya kaynamaya mahkum. Fletcher’a göre bu gayet normal. Sınırları zorlanmadan hiç kimse efsane olamaz çünkü. Filmde Andrew’in “Belki çok ileri gidersiniz ve bir sonraki Charlie Parker, Charlie Parker olmadan onun cesaretini kırarsınız. Bir sınırı yok mu bunun?” sorusuna Fletcher’ın verdiği cevap onun bakışını özetliyor aslında: Hayır. Çünkü bir sonraki Charlie Parker’ın cesareti asla kırılmayacak evlat.        

 

BİR DAMIEN CHAZELLE SOLOSU...

 

Whiplash, Andrew’in sahnede yaptığı 9 dakikalık davul solosuyla kapanıyor. Andrew yeni Charlie Parker oldu mu, buna izleyici karar verecek. Ama muammanın güzeli başka yerde. Andrew bu soloyu çalarken, karakterlerin düellosunu kim kazanmış oldu? Sahnede Fletcher’ın yönetiminin üstüne çıkarak kendi solosunu kendi yöneten Andrew mi, yoksa öğrencisini bu soloyu çalacak psikolojiye sokan, yani demiri tava getiren Fletcher mı? Siz cevabı düşünürken ben size asıl kazananı açıklayayım... Bu kadar sıradan bir öğrenci-eğitimci hikayesinden nerdeyse kusursuz bir senaryo çıkaran, kendi hayatındaki küçük kesitleri filme yedirirken henüz ikinci uzun metrajını çeken çömez bir yönetmen gibi değil yıllarını sinemaya vermiş bir auteur gibi davranan, filmiyle organik bir bağ kurarken ritminden ödün vermeyen ve tabiki sinema tarihine en iyi final sekanslarından biri olarak geçecek olan o muhteşem kapanış sahnesini çeken Damien Chazelle. Whiplash, sadece çok iyi çekilmiş ve kurgulanmış bir müzik filmi değil çünkü. Filmin kurgusu perdede izlediğiniz 107 dakikadan daha fazlasını kapsıyor. Yönetmen Damien Chazelle, jazz müziğe olan hakimiyetini kamerasına yansıtırken, baş karakter Andrew’in davul çalmadaki hüneriyle yarışıyor bir anlamda. Bunu yaparken de tıpki Andrew gibi bütün hırsını, aşkını ve tabiki gücünü finale saklıyor. Ve bu yarış bir süre sonra yerini kardeşliğe bırakıyor. Aynı Chazelle’in kendi hayatında olduğu gibi; müziği seven, sinemaya ise aşık olan bir adamın içindeki duyguya dönüşüyor. Ve filmdeki kazananı belli olmayan final sahnesi gibi, burada da kimin kazandığı izleyiciye kalıyor. Chazelle solosunu atarken bize müzikle sinemanın harman olduğu bir şiir armağan ediyor...

YORUMLAR [0]