FİLMTERAPİ

VEDAT TÜRKALİ’NİN VARLIĞINA VE VEDASINA SAYGIYLA

Deniz Keziban Çakıcı

adenizk

BU YAZIYI PAYLAŞ

“Ben bu ülkede korkuyorum oğlum!” Gözüm her şeyin üstünde. Biliyorsun, sağ, sol, hiçbir ayrım yapmadan izliyorum. Gülünecek kadar iğreti, yalan geliyor hepsi bana! Sağ’ından korkuyorum, Sol’undan korkuyorum; ortasından, kıyısından korkuyorum. Sizler için korkuyorum”/Yalancı Tanıklar Kahvesi

Aslında, Türkiye’nin hiç bitmeyen asıl sorunu olan; her an işlenen ve canlı tutulan korku terörünü, düzenin kendi yarattığı felsefe, kurum ve yasaların bile iğretiliğini, güven vermezliğini, asıl olanın insan öğesi olduğunu ve bunun“Yalancı Tanıklarla” hep unutturulduğunu, ne güzel ifade eder… İşte her şeyden korktuğumuz böyle bir Eylül günü ama barış umudumuzu yitirmeden uğurladık Vedat Türkali’yi. Onu kaybetmeden bir hafta öncesi: “Daha dokuz roman var sırada ve onuncuyu da siz yazarken ben eşlik edeceğim” diyebilen ve yaş aldıkça gençleşen bir derya uğurlanırken, bir devir de kapandı ardından…

Benim gözümle Vedat Türkali’yi anlatmam istendiğinde, durup düşündüm: Hangi Vedat Türkali’yi anlatmalıyım? Hayatımın belirleyici köşe taşları oluşurken aslında çoğu kez fark etmeden hep Vedat abim olan ve aynı zamanda biraz Berlin, biraz Köln, biraz Londra, biraz Paris, biraz Küba, biraz İstanbul ve biraz gidilememiş ülkeler demek olan Vedat Türkali’yi mi? Ömrümün, hep ‘on altı en fazla on yedi yaşında’sı olarak muzip bir genç ve derya derinliğinde öğretmeni kalacak olan Vedat Türkali’yi mi? Uzayan saçlarını üç ayda bir kesmem için Paris’ten Londra’ya, oradan Berlin sokaklarına uzanan eğlenceli saatlerin haşarı Vedat Türkali’sini mi? Yoldaşım olan ve acımasız bir özeleştiriyi her daim bu ülkenin adaleti ve vicdani olarak dayatan , “bu ülkede devrimcilik, ilericilik adına neyi baş tacı etmişsek”, hepsini tek tek ele alıp yeniden düşünmemiz gerektiğini öğreten Vedat Türkali’yi mi? Hiç bitmeyen projelerle koca bir asrı göze alabilmişliğin Vedat Türkali’sini mi?

Konuşulması gereken yerde konuşup suskuyu kırmış, haklıyı haksızdan ayırmakta ödünsüz, yerini belirlemek gerektiğinde belirlemiş, riske girmekten asla kaçınmamış Vedat Türkali’yi mi? İstanbul’u İstanbul yapan her şeyi bir bütün olarak kucaklayan ev gezmelerimizin Vedat Türkali’sini mi? Yeşilçam'ın ve Türkiye'nin alışılmış kalıplarını, çalışmalarıyla zorlayan önemli senaryo ve roman yazarımızı mı? Sığdırabilsem ve sözcüklerimin yetebileceğinden kuşku duymasam ve hepsini birden anlatabilsem keşke...

Türkiye Cumhuriyeti'ni daha kundakta iken yaşamış Vedat Türkali. 1919 doğumlu. Ben de onun gür sesinin tınısında, İstiklâl Marşı'nın, kısa aralarla değişmiş dört ayrı bestesini dört ayrı tarih kesiti olarak dinleme ve bir asrı onun gözüyle yaşama şansına sahip bir kuşaktanım. Öğrencisi ve asistanı olarak sesinden dinlediğim anekdotların hepsini anımsayabilseydim keşke:

“-Dikkat edersen hiç bir milletin marşı, 'korkma' diye başlamaz. Ayıp bir şey bu. O zamanlar Akif'in vatan sevgisiyle ve heyecanla dolu bu şiirini Hamdullah Suphi, bir kaç kez mecliste okumuş. Bu meclis, Osmanlı’dan kalma sağlığı koruma yasasına bakışıyla ünlü bir meclis: Kadın doktor olmadığı için, kadınları da erkek doktorların muayene etmesi gerekiyor. Ama bir erkek doktorun, kadınları muayene etme hakkı yok. Yahu, diyorlar mecliste, bakmadan ilaç vermek yerine bari hastaların boğazlarına, en azından açtırıp ağzına baksın doktorlar. Meclis ayağa kalkıyor, "daha ne kaldı geriye" diye… İşte değişe değişe bugüne kadar gelen bu meclis, "korkma sönmez"i de kabul eden meclis. Aslında, temel yapı değişmiyor. Tabii özgürlüksüzlüğe, bağımlılığa paralel giden, geri bıraktırılmışlığın sanata yansıması ise tıpkı temelde değişmeyen o çarpık sosyo ekonomik yapı gibi. Asıl yapı, toplum yapısındaki ilkel ve geri olan birçok şeyi de içinde barındıran bir sanatsal yapıyı kaçınılmazlaştırıyor.“

Kendi belleğinden derlediği, 500 yıl önce söylenmiş ama günümüz Türkçe’sinin pırıltılarını taşıyan dizeler çıkarıp onca çok şeyi bunca net; tarihleriyle, noktaları virgülleriyle bağlaşığı olan başka olaylarla birlikte -son gününe değin-  hatırlayıvermesi, hem de söylediği her şeyin sanki çok basitçeymiş gibi, akıp giden ve akıp gitmiş olan zaman içinde yerini mili metrik bir ölçüyle bulması şaşırtırdı beni çoğu kez: “Hurşide baksa gözleri halkın dolâ gelir/Zirâ, görünce hatırâ ol mehlikâ gelir” gibi.

Önce söyledikleri ve yazdıklarıyla vardı. Bu nedenle ben de önce dinlediklerimle ve okuduklarımla başlayacağım anlatmaya. Hepsini değilse de, bir kısmını aktaracağım sizlere.

Sinemadan edebiyata, sanatın her alanında; çarpık bir ekonomik taban üzerinde, sağlıklı bir sanatsal kurumlaşma olamayacağını, edebiyatın yerinin, böylesi bir yapıda ne olduğunu, ürettikleriyle ve hayatın içinde duruşuyla, çok yönlü ve her anlamda belleğimize aktarabilen nadir sanatçılarımızdan biriydi o. Vedat Türkali’nin, benim belleğimin silinmeyecekleri arasına ilk katılışı; 27 Mayıs 1960'ın hemen öncesini sergileyen Bir Gün Tek Başına romanıyla oldu. Lise çağlarımdı. Önce 27 Mayıs 1960’ın ne demek olduğunu kavratarak. Sonra yan yana ve iç içe sıralanmış, betimlemelerden çok tanımlamalara dayanan birinci, ikinci ve üçüncü tekil kişi anlatımlarla dünümüze ve günümüze sorular, sorgulamalar taşıyarak. Ardından yazınımıza ikinci tekil kişi anlatıyı getirerek, yepyeni bir boyut kazandırdığını fark ederek: Bu boyut; insana tarihsel gelişimi ve var olduğu bütün içinde canlı, olduğu gibi bakan ve okuyucuyu sorgulayan bakış açısı olarak yapıtın içine katan bir boyuttu. -Romanda birinci tekil kişi anlatı, dıştan izleyen bir açıyı oluşturuyordu. -İkinci tekil kişi anlatı, hem tezat açılardan hem de roman kişilerini dışarıdan eleştirel olarak gören (sanki) yüzlerce, binlerce gözün oluşturduğu açılardı. Okuyucu, okuyan olarak roman zamanının ve olayların reel olarak dışındaydı. Romanı okuduğu reel zaman birimi içinde ise; zaman zaman kendinden bulduğu parçalara karşı sübjektif ve kendine yabancı bulduğu parçalara karşı objektifti. Ama bir de, ikinci tekil kişi anlatı yönteminin sorgulayan tutumuyla, doğrudan anlatıma katılandı sanki. -Üçüncü tekil kişiye gelince; anlatıcının açısını oluşturuyordu. Okuyucu olarak sırtımızı arkaya yaslayıp yapıtı en dıştan görmeye çalıştığımızda; roman bütününün yanı sıra bizim de içinde olduğumuz, çok boyutlu şeffaf bir prizmada kendimizi izlediğimiz sanısı, sahicilik kazanıyordu.

Asıl önemlisi; sanıyorum 27 Mayıs öncesi de, 12 Mart, 12 Eylül sonrası da ufak tefek değişikliklerle ama varlığını sürdürerek günümüze değin uzanan roman kişileriyle okuyucuya ilettikleriydi. O kişiler ki; lise çağlarımın ardından hayatımın hemen her karesinde karşılaştığım, birlikte yaşamak durumunda kaldığım ve Bir Gün Tek Başına’dan tanıdığım, hayatın diyalektiğini anladığım kişilerdi. Nermin sözgelimi: Melekliğe büründükçe çirkinlik saçan, gülümsedikçe bir çukurun dibine çeken, sakınılası bir kötülük gibiydi. Ve Kenan; özgürlüğün sınıfsal bir temeli olduğu tarihsel gerçeğini ve bir bağış değil hak olduğu gerçeğini, sınıfsal yapısı gereği unutuverip, romanda tarihsel bilinçten yoksun "aydın" tipini sergileyerek sunuyordu. Derme çatma ve köksüz bir bitki gibi duran yapısına da uygun olarak kaypaktı. Her şeyden önce kendine karşı ikiyüzlüydü. Yanlışlığını içten içe bilen ama söylemeyen. Kaygan bir zemindi Kenan'ı oluşturan. Güven vermeyen. Ben egosunun belirlediği bir yapı, kuşku taşıyan, kuşkuyu taşıyan bir roman kişisiydi. Ancak kişisel açlıklarının getirip dayattığı buhranlarıyla yüz yüze geldiğinde aslında, toplumsal doğrular da olduğunu anımsıyordu. Ne kendinde ne de kendi dışında "nasıl" ve "niçin"i kavramayan, kavrayamayan. Bundan dolayı da, gizliden tehlike çanları çalan bir duyguyu taşıyordu kendine ve kendi dışına. Gizliden çalıyordu çanlar. Çünkü öteki yanıyla Kenan, sokakta karşılaşıvereceğimiz herhangi bir iyi insanın özelliklerini de taşıyordu, insancaydı. Duygulu ve fedakârca. Tüm fedakârcalığına rağmen içinde yaşadığı toplumun nabzını tutmaktan uzak, içinde yaşadığı topluma yabancıydı. Bu yabancılığın yalnızlığıyla canına kıydığı günün ertesi, 27 Mayıs 1960'tır. Umutsuzluğun eleştirisi olarak yer etmişti belleğimde Kenan.

1991’den itibaren, Berlin Freie Universität Türkoloji Bölümü’nde hazırladığım seminerlerin konusunu Vedat Türkali’nin yapıtları, oluşturuyordu. Konuk öğretici olarak bu seminerlere katılması dileğimi, büyük bir incelik göstererek kabul etmişti. Bu seminerlere paralel düzenlenen söyleşilerin birinde; ellerinde soru kâğıtlarıyla söyleşiye gelen okuyucularından birinin, "Neden bazı kahramanlarınızı öldürüyorsunuz. Ve -'Bir Gün Tek Başına'daki Günsel, Mavi Karanlık'taki Korhan, gerçekte değil de sanki Türkiye'de olması gerek diye yaratılmış tipler gibi. Yapay her ikisi de değil mi?", sorusuna Türkali'nin verdiği yanıt; yazarın gerçekliği algılayışı ve yazarın görevinin ne olduğuna dair sorunun yanıtını içeriyordu:

“-Adam intihar etti yahu, ben niye öldüreyim adamı. Bu acımasız bir iftira gerçekten! Siz zannediyorsunuz ki yazar, istediğini istediği gibi yazabi1ir. Keşke öyle olsa. Mümkün değil. Bir yazar evvela insanlarını yaratmaya çalışır. Bu insanlar gerçek kimlikleri kişilikleriyle ortaya çıkmışlarsa, eğer yazar da namuslu bir yazarsa kolay kolay söz geçiremez onlara. Onlar kendi kişiliklerini yaşarlar. Tıpkı bir annenin çocuğunu terbiye etmesi gibidir bu. Ne kadar terbiye ederseniz edin çocuğun kendi kişiliği, kimliği belirlenmişse, diretir çocuk. Çünkü annesi gibi olmayacaktır, başka biri olacaktır o. Ben de çok üzüldüm Kenan'a ama adam intihar etti. Bilmem hatırlayacak mısınız? Bir bölüm vardır Bir Gün Tek Başına’da. Kenan bakınıyordur Beyazıt'ta. Bir tarafta da halk bekliyordur: Kalaycılar, bakkal çırakları, demirciler. Bakar, halkın arasına giremez. Bakar, yürüyen gençlerin arasında da yeri yok. Bana bir dokundu bu adamın hali. Nerdeyse ağlayacağım yani. Nedir bu adamın hali? Ne orda yeri var. Ne burda. Eğer yazar yaptığı işe saygılıysa müdahale edemez. Benim yeni yazdığım romanda (GÜVEN) Sahir Bey diye bir tip var. Çok seviyorum adamı. Çok dürüst, namuslu, ödüm patlıyor. Delirecek bu adam diye. Delirmemesi için elimden geleni yapıyorum ama sonu nereye varacak, inanın ki bilmiyorum. Karar veremem. Bilemem. Ben o kadar acımasız bir adam değilim. Tutayım bunları öldüreyim. Olur mu hiç? Sözgelimi, Kenan gibi tipleri iyi tanırım; nefret de ederim. Bir sürü hıyar. Hatta intihar etme olayı bile, ben onu stilize ettiğim için, intihar etmek yüceliğini gösterdi. Aslında o Kenanlar yaşamak aşağılıklığına razı olurlar. Daha kötü durumdadırlar. Öyle düşünüyorum ben. Bunların hammaddelerinde, gerçekten esinlendim ben. (…) Yakup Kadri'nin Nur Baba eseri mesela; Bağlarbaşı’nda bir Bektaşi tekkesi var. Orda gerçek bir adam ve Y. Kadri onların arasında yaşamış. Onları örnek alarak eserini yazmış. Mustafa Kemal okuyor bu kitabı, merak ediyor. "Kim bu adam" diyor. Y. Kadri "Paşam, Nur Baba tekkenin dedesidir." diyor. Adamı, her şeyini karşılayıp Çankaya'ya davet ediyorlar. Bir gece konuk ediliyor Çankaya'da. Ertesi gün yolcu ediyorlar. Atatürk, Yakup Kadri'ye diyor ki; "Ben biraz hayal kırıklığına uğradım. Bu sizin anlattığınız tiple buraya gelen adamın pek âlâkası yok" diyor. Yakup Kadri'nin cevabı: "O, benim anlattığım tipin hammaddesidir Paşam." oluyor. Biz hepimiz bu hammaddelerin içinde yaşıyoruz ama görmüyoruz. Sanatçının görevi bu görülemeyenleri bulup stilize etmek ve yeniden size tüm o prototiplere örnek olabilecek bir edebiyat tipi olarak geri vermektir.”

          

Vedat Türkali’nin, asıl bir sinema emekçisi olduğunu “Yeşilçam Dedikleri Türkiye” yi okuduğumda kavradım. Tekelci yapının kıskacında dışa bağımlı, aracı ve tefeciye zemin hazırlayan bir Türkiye sistemini ve aracı-tefeci elinde kalmış bir sinema yapısını sergileyip 80'lerden sonra yaşanan siyasal-toplumsal olayların, ölümcül çatışma ve çelişkilerin altını çizer bu yapıtta. Bazen sınırsız özgürlük gibi görünenlerin aslında, sınırsız esirlik anlamına geldiğini bir kez daha hatırlatır. Günün ve dünün sentezini yakalamak açısından hepimiz için, özellikle de Türk Edebiyatı için yenilikler taşıyan düşüncelerinin, bizlere dinçliği ve gençliği taşıdığı kesindir. Yeşilçam ve Türkiye arasındaki ayrıca hayat ve sanat arasındaki kopukluk; diyaloglar, monologlar ve iç monologlar üzerine kurularak aktarılır. Teknik anlamda, edebi betimlerin olmadığı bir anlatıdır bu. Ve roman kişilerinin hayata bakış açılarıyla, davranışlarıyla, eylemleriyle belirsizlikten, anlaşılmazlıktan çıkıvermeleri, günlük yaşantının belirlediği kendilerine özgü hallerden sıyrılıp özel roman kişileri haline dönüşmeleri şaşırtıcıdır. Tipler aşılıp tipik karakterler yaratılmıştır. Olumsuzluğun olumluya dönüşümünü, akan zamanın hareketliliğinde insan dramıyla sergiler yazar. Film kareleridir zamanın içinde akan. Yapıtı yaratan insan, yapıtta yaşayan insan ve yapıtı algılayan insan üçgeninde, sinemanın insanı çok çeşitli ve çelişkili yanlardan sarmalayan gücünü, yazar, film kareleri halinde yakalayıp yapıtlarında irdelemiştir. Sinema sanatının hareketli karelerinin yazına taşınması gibi olağanüstü bir şeyi gerçekleştirmişti. Evet, öyleydi ve bizim edebiyat tarihimizde bu bir ilkti.

Kendisinden, ilk "Üsküdar İskelesi" çekimleriyle film işine başladığını, "Otobüs Yolcuları", "Dolandırıcılar Şahı" ile senaryo çalışmalarını geliştirdiğini, her iki filmde de; Türk sinemacılığında önceden denenmiş kalıpları; halka bir şeyler verebilen ve yeni bir düşünce ufku açan sentezle kullanma çabası gösterdiğini dinlemiştim. Ardından "Şehirdeki Yabancı" ve Orhan Kemal'in o dönem henüz yayınlanmamış bir romanından yola çıkarak uyarlanan "Üç Tekerlekli Bisiklet", Herman Zudermann'ın "Mix Bumbulis" adlı hikâyesinden uyarlanan "Erkek Ali" ayrıca "Kızgın Delikanlı", senaryolarını yazdığını ve "Karanlıkta Uyananlar" senaryosunun, işçi sorunlarına değinen bir film yapma özlemiyle doğduğunu öğrendim. Türk sinemasının, kişilerin çatışmaları üzerine kurulu filmlerinden farklı olarak; ilk kez Karanlıkta Uyananlar’la kişisel bir neden olmadan, iki ayrı sınıfa ait insanların çelişkileri, dramları işlenmiş ve 1965 Antalya Film Festivali En İyi Senaryo Ödülünü almıştı.

            Evet, yalnızca okuyucu sanısı değil benimki. Yazar, yazının, bir hüner olmaktan çok sorumluluklarla yüklü bir savaş biçimi olduğunu da hep anımsatarak, sinemayı yazına taşımıştı. Bu belirlemeyi doğrulayacak bilgiyi, 1999’da Köln Özgür Üniversite seminerlerinde kendisi verecekti:

"Devinimli resimlerin bir düzlemde sergilenmesidir Sinema. Ölçü ve bakış açısı insandır. Sergilemeye kamera aracı olur. Anlatıcı ne kadar saklansa da anlatılandan ayıramaz kendini. Anlatanın kendi de, varlığını sezdirmeden olayın içindedir. Bu çevredir, mizansendir, ışıktır, oyundur ve tüm bunlara nereden ve nasıl baktığımızdır. Tüm bunlardan dolayı da sinema, etkin bir eleştiri aracıdır. Ben bunları, roman anlatımında uyguladım. Roman'ın kişileri yaşadıklarını, sözünü ettiğim biçimde anlatırken, okuyucuyu da işin içine katarlar. Bu sinemadır işte. Sinema, sanatın, çevreden alınanları yapay bir birleşimle yansıtmada görevli olduğunu tanıtlama aracıdır. Şematikliğe düşmeden gerçeğin tüm boyutlarını simgelerle anlatmadır. Roman kişilerinin çiziminde, simgelemenin vuruculuğunu etkileyiciliğini kullandım. Çizdiğim kişilerin gerçekliği, kişiliklerine yansıyan dünyanın nasıl değiştirileceği sorusuna yardım edebildiği kadar gerçektir. Hem de simgedir."

Dünyanın ve Türkiye’nin değişiminde kendine önemli bir misyon belirleyen TKP’yi  ve tarihini sorgulayıp sorgulatarak değişime katkıda bulunan Vedat Türkali’nin, içimde gerçek bir tarihsel simgeye dönüşmesinin zirvesi ise sanıyorum Güven romanıyla oldu. İkinci Dünya Savaşı yıllarında Türkiye'yi anlatan, bin iki yüz sayfalık roman, bir yüzyılın kapanışını ve yeni bir yüzyılın başlangıcını veriyordu. Toplumun tüm kesimlerinin ve bu kesimlerin her birinin görüşlerinin temsil edildiği muhteşem bir arenaydı. Her şeyin asıl şeklini bulması için merakla, titizlikle kurcalanan tarih, içinde kaybolunduğu sanısı veren uzun bir yolculuk olarak düzenlenmişti.

Vedat Türkali 1965’te "Sokakta Kan Vardı" filminin yönetmenliğini yapıp ardından tiyatroya, "141. Basamak", "Dallar Yeşil Olmalı", "Bu Ölü Kalkacak" oyunlarını yazar. "Dallar Yeşil Olmalı" TRT Oyun Ödülü’nü alır, "Bu Ölü Kalkacak" da övgüye değer bulunur. 1972 yılında "Kopuk” filminin yönetmenliğini yapar. 1974'de Bekir Yıldız’ın öyküsünden "Bedrana" senaryosunu hazırlar; film yapılır. Bu eser, doğu insanının kendine özgü namus anlayışını ve kadının köleliğini işler. "Bedrana" ve daha sonra yazdığı "Güneşli Bataklık" CARLOVY VALRY Film Festivali'nde CIDALC ve işçi Sendikaları Özel ödülünü alır. 1975’de yazdığı "Kara Çarşaflı Gelin" ise 1977 Antalya Film Festivali Senaryo Ödülü’nü kazanır. Önemli çalışmalarından biri de, "Fatma Gül’ün Suçu Ne?" senaryosudur. Türkali’nin ellinin üstünde senaryo çalışmasından kırka yakın film yapılmıştır.

Sovyetler Birliği’nin dağılışına kadar, birçok şey gibi TKP ile ilgili tüm belge ve dökümanlar da gizlilik içindeydi. 1936 yılında Komintern, dünyada gelişen savaş tehlikesine karşı, genel bir durum değerlendirmesi yapıp dünyayı ikiye ayırır: savaştan yana olan ülkeler ve savaştan çıkarı olmayan ülkeler. Türkiye, savaştan çıkarı olmayan ülke kabul edilir. Buna bağlı olarak, Türkiye Komünist Partisi için desantralizasyon kararı alınır. Öyle görünüyor ki Stalin'in o zaman ki politikası; TKP’nin yürüteceği olası mücadele nedeniyle, Ankara'nın Sovyetlere hasım olmasının önünü kesmektir. Alman Faşizminin, Türkiye'yle tarihsel ve ekonomik bağlarını kullanarak düzenleyeceği oyunu engellemeye yöneliktir. Güven romanının, roman gerçekliği içinde taşıdığı en önemli sorulardan biri; bir komünist partisiyle Sovyet devlet politikasının bunca iç içe geçmiş olması yerinde midir, değil midir? Bu soru bizim gerçek hayatlarımızın sorusudur aynı zamanda.

Dünya tarihinin en önemli dönemeçlerinden biri olan ikinci Dünya Savaşı süresindeki Türkiye kesiti, anlatıda geriye dönüşlerle verilerek, romandaki zaman, bir güzel giyindirilmiş tarihle. Zaman, kendi istem ve olgularıyla güçlü bir itki yaratıp yaratıcı bir unsura dönüşmüş. Oranlı kurgulanmış: Geçmiş, şimdiki ve gelecek zamanın dışında bir de roman kişilerince taşınan düşsel zaman göz önüne alınınca; yazarın kurguladığı geometrik zaman, hayranlık uyandıran düzeye ulaşmış. -Üstelik böylesi çok roman kişisinin yer aldığı bir yapıtta! Nerdeyse bir kasaba halkı kadar!-

Roman, dönemin somut verilerinden, belgelerinden yararlandığı gibi yazınsal yaratım içinde kendi verilerini de yaratıyor. Biraz önce sözünü ettiğim kaybolma sanısı da, bununla doğrudan ilgili. Romanın sınırları politik bilgi ve belgelerle zenginleştirilerek her şey öylesine yerli yerine oturtulmuş ki... Gerçek olguların bilgisi olmasının yanında yanılsamaların da sonucu olan tarih belgelendiğinde, gerçeğin algılanışına kaçınılmaz biçimde katkı sağladığı da açık. Buna bağlı olarak Güven romanında, Türkiye yazını için başlı başına yenilik ve ilk özelliği taşıyan yanlar, benim için de, Berlin duvarının yıkılmasından sonra, Doğu Alman Arşivlerine aralanan ilk kapı oldu. Güven’de, Nazi dönemi Almanya’sı ile bağlantılı olarak Türkiye'de çalışan bilim adamları anlatılıyordu. Güven’in ikinci cildinde söz edilen Kırım Tatarları'na dair ad ve olaylar için, Berlin Doğu Avrupa Kaynak ve Araştırma Merkezi'ndeki, Nazilerle işbirliği yapan bilim adamlarına dair belgeleri görmek ve incelemek, asistanı olarak benim görevimdi. (2 “..1933-1941 döneminin öncelleri ve kişileri: Genç Rus Tarihçileri: Werner von Harpe, Peter Kleist (1904--1971), Gerhard von Mende (1904-1963) Vedat Türkali’nin, Berlin Freie Universitât Türkoloji Bölümü’nde dersler verdiği ve Londra’da Güven’i yazdığı yıllar, asistanlığını yapma onurunu yaşadığım ve kendisinden unutulmaz hayat dersleri aldığım yıllardır. Güven romanının, gerçek dünyanın bilgisini taşıma -hatta belgeleme- işlevi olduğu yadsınamaz. Bilimsel olguların bilgisini edinmek anlamında değil elbette bu söylediğim! Roman sanatı olarak eğitici yanını, göz ardı edemeyeceğimiz anlamında. Benim de içinde bulunduğum kuşağın, TKP tarihini, Güven’le bir kez daha keşfetmiş olmamız tesadüfen değildi elbette.

  • Türk Genel Kurmayı'nın Kafkasya'ya, Kırım Tatarları ve Nazi Almanya’sına dair düşünceleri,
  • Nazilerle yaptıkları işbirliği ve perde arkası,
  • Nazilerin Sovyetleri Stalingrad'da yenerek Kafkaslara inme ve Türkiye'yi, Alman bölge yöneticileriyle yönetilen aşağı ırktan insanların bulunduğu bir sömürge durumuna getirme düşleri,
  • Savaş vurguncuları ve iktidardan üniversitelere kadar her kesimden işbirlikçiler, ülkelerin Giz1i Haber Alma Teşkilatları ve faaliyetlerinin öykülenmesi,
  • Ayrıca roman kahramanı Galip'in, Hitler öğretisine bulanmış kafa yapısı ve bu doğrultuda gelişen Kafkasya emelleri içinde yalnızca MAH'ın değil, İngiliz, Amerikan, Alman Haber Alma Teşkilatlarının işleyişi ve faşizmin, faşist terörün topografyasının çizilmesi öykülerinin her biri, ayrı bir sorunun taşıyıcısı durumundadır. Ve anlatının kolları olarak önemlidir. Tüm bunlar kendi iç gelişim süreçleriyle birlikte asıl öyküye; Türkiye Komünist Partisi tarihine, uluslararası konjonktürden kopmadan bağlanır.

1937 Temmuz başları, NSDAP Dış politika Doğu Bölümü antibolşevik propaganda için talimat adı altında üniversitelere davetiye çıkarır. Birbirinden çok farklı doğu enstitülerinden işbirlikçi çağırmak düşüncesi Werner Markert'indir (1905-1965). Bu çağrıya uyarak çok farklı bilimsel anlayış ve bölümlerden gelen 28 ad arasında; Berlin'den Prof. Hans Uebersberger. Prof. Max Vasmer. Prof. Gerhard von Mende, asistanlar; Werner Philipp. Hedwig F1eischhacker ve Magarete Woltner, ayrıca 1880 yılından 1910 yılına kadar Rus vatandaşı olan Rus Doçent Adolf Lane ve Baron von Manteuffel en önemli işbirlikçiler olarak sayılıyordu. Gerhard von Mende: 1937'den itibaren Berlin Üniversitesi'nde Türkolog ve Dış ülkeler bilim adamı. 1941 'den itibaren Kafkasya Bölüm dekanı. 1943'ten itibaren Doğu Bakanlığı'nda (Ostministerium). Yabancı Halklar sorumlusu. Gerhard von Mende'nin denetiminde çalışan Nazi isbirlikçileri: Doğu Bakanlığı Tatarlar sorumlusu Heinz Unglaube. 1937-43 arası Ber1in’de Türkoloji öğrenimi gören Ahmet Temir. Prof. Dr. Ahmet Temir. Türkiye'de yaşayan Volga Tatarları konusunda uzmandır. Tatar Savaş Konfederasyon birinci sorumlusudur. 1936-1943 yılları arasında Almanlara esir düşen İdil-Urallı Tatar, Başkurt ve Çuvaş askerleri ile de bir müddet ilgilenmiştir. Ahmet Şafi-Almas aynı konfederasyonun ikinci sorumlusudur. Garip Sultan. Vo1ga tatarı ve savaş tutsaklarındandır. Daha sonra Tatar Savaş Konfederasyonu şefi o1muştur... (Voigt,Gerd. Rußland in der deutschen Geschichtsschreibung 1843-1945. Quellen und zur Geschichte Osteuropas. Band XXX. Akademie Verlag. Ber1in. 1994. S.237-256.)”

O dönem Türkiye'sinde bir tek parti vardır: Cumhuriyet Halk Partisi. TKP de artık, bir merkeze bağlı örgüt bütünlüğü içinde çalışan bir örgüt olmaktan çıkıp savaş karşıtı, barışçı, anti-faşist, demokratik, insan haklarını savunan ve bu savunuyu, CHP-Halk Evleri gibi yasal bazı yapılanmalar içinde sürdüren demokratik bir örgüt durumuna gelir. İşçi partisi yapısından ödün verilerek partinin merkezcil yapısı çözülür. Sovyetler faşizmin saldırısına uğrar. Aynı zamanda da faşizme karşı insanlığın tek umudu olmayı sürdürür. 1944 yılında TKP harekete geçerek "En Büyük Tehlike', adlı bir broşür yayınlar. Parti genel sekreteri Reşat Fuat'tır. Aynı yıl Reşat Fuat askerdir. Ama İstanbul'dan birliğine geri dönmeyerek 1944 hareketini başlatır. İl sekreteri Sebati Selimoğlu tutuklanır önce. Devrimci yönteme uyarak üç gün konuşmaz poliste. Bu süre içinde dışarıda kalanlara düşen iş; bulunduğu yerden ayrılmaktır. Üç gün sonra eve gidildiğinde, Reşat Fuat evde bulunur. Reşat Fuat, Sebati'nin tutuklandığını duyup evden çıkmıştır. Üç gün bekledikten sonra gelmediler diye ve kalacak ikinci bir ev de bulamadığından aynı yere geri dönmüştür. 1946 yılında, bu kez Doktor Şefik Hüsnü artık polisten gizlenmeye gerek kalmadığı düşüncesiyle hareket eder. Polis, Doktor Şefik'in evini bastığında en gizli belgeleri çekmecesinden alıp gider. Bunlar, Güven romanının unutulmaz kişilerinden Rahmi Usta tutuklandığında, sorgudaki timin sözünü ettiği belgelerdir. 1951 yılında ise Zeki Baştımar aynı reflekssizliği göstererek tutuklanır. Türkiye'de bu karmaşa yaşanırken dış büro temsilcisi olarak dışarıda İsmail Bilen vardır. Kırk beş yıl kadar Türkiye dışında yaşayarak Türkiye ile ilgili bir partinin yönetimiyle ilgilenir. TKP tarihinin şaşmaz bir çizgi gibi uzanan trajedisini sergiler Güven romanı. Stalinizmin, demokratik adı altında ama despotik merkeziyetçi anlayışla, demokratik olanı nasıl yıktığını sergiler. Bu kavga içinde sonuna kadar direnenlerin ve savaşanların yanında, Türkiye Komünist Partisi'nin dramını, asıl önemlisi ise bu dramın nasıl işlediğini sorgular ve sorgulatır Güven romanı.

Vedat Türkali, roman sanatında öykülemeye verdiği önemle, evrensel yasalar ve toplumsal yapıyı- sunuşuyla, sorumluluk bilincini pekiştiren yanıyla, gerçekçi yönseme içinde klasik roman geleneğini, yerinde bir ısrarla sürdüren bir sanatçı benim için. Roman kişileri,anlatının doğallığını bozmadan birer birer girer roman öyküsüne. Birçoğu, gerçek kişilerden yola çıkarak yaratılmış kişilerin her biri, roman dokusuna yedirilmiştir. Okuyucuyu, içinden geldiği sınıfın kendine kazandırdığı çarpıcı özelliklerle etkileyen Necla, süslerinin altındaki saflık ve yüreklilikle ve aslını yadsımayan alçak gönüllülükle, ulaştığı sarsan son ile okuyucuyu devinimsiz kılan Süheyla. Ve küçük burjuva özellikleriyle ama bir o kadar da doğruyu arayan, dürüst, sorgulayan, aynı zamanda; "ilk sosyalist hükümetin toplandığı Smolni' deki salonda, uzanıp Lenin'in oturduğu koltuğu okşayacak" kadar da iyi şeylere inanan Sahir Hoca… Bu haliyle, belleğimin derinlerindeki görüntüyü; Smolni’deki salonda, uzanıp Lenin'in oturduğu koltuğu okşayan Vedat Türkali’yi, su yüzüne çıkartan roman kişisi Sahir Hoca.

Gerçek yaşamın ortasında tanığı olunan tiplerin, roman kişilerine dönüşebilmesi, iyi bir romanın ve iyi bir yazar olmanın en iyi ölçülerinden biri mutlaka. Devlet mekanizmasını, çete devleti, devlet içinde devleti, bugün de kanayan yaramız olan Kürt sorununu, Kürtçülük bazında ilk kez bir roman bünyesinde işleyerek, işkenceyi ve direnci, savaş işbirlikçiliğini, vurgunu, soygunu, Güven’de ele aldığı sorunlar ve boyutlarıyla anlatmayı göze aldığı için, içimdeki Vedat Türkali’ye eklenen yeni boyut; bizi ve Türkiye yazınını evrensele bağlamış olmasıdır. Bu zincirin sonuncu halkası ve Güven’in tamamlayıcısı olan seksen beş yaşında bir çocuğun diger romanı Kayıp Romanlar’a değinmeden geçmek olmaz: Uygar benliklerimizin ve kibarlıklarımızın ardındaki kaba gerçeğimizle, nezaketimizle gizlediğimiz ilkelliklerimizin ardımızda bıraktığı izle ve hayatımızın aşılamaz duvarları olan tabularımızla yüzleşmek zorunda bırakıyor yazar bir kez daha bizi. Cinsiyetlere ve cinselliğe ilişkin trajedileri; öfkeleri, günahları ve yasaklarıyla içinde saklayan toplumsal düzen masalına sorular yöneltmeden geçemeyeceğimiz bir eser. Ve insan ruhunun iki çakışan boyutu; us ve ego arasındaki mücadeleyi, bu ikisinin doğru kullanılabildiği sürece kişiyi mükemmelliğe ve erdeme taşıdığını Vedat Türkali’nin mükemmel ayrıntı ustalığında anlıyoruz. Tıpkı roman kahramanı doktorun yaşadığı gibi: erdemlerini, içinden geldiği yapının erdemsizlikleriyle ne kadar çok besleyip çoğalttıysa o kadar çok yalnızlaşan doktor… O erdemsizlikler ki; dünyanın her yerinde kendine benzetemediği, tanımlayamadığı her şeye kuşku ve korkuyla bakmayı öğretir. İnsanların ve örgütsel yapıların kendilerini yenileyip canlı kılacağı tüm mekanizma ve olanakları elinden alıp çürümeye mahkûm eder. Kendini ve içinde bulunulan yapıyı çürümeden sakınmanın, ileriye adım atmanın öğretisi aynı zamanda ‘Kayıp Romanlar.’ Ve 95 yaşında yazdığı, 17 Eylül 2010’da taslağını okuduğum, Aralık 2014’te yayınlanan, ‘Bitti! Bitti! Bitmedi’ romanı… Diyarbakır ve Adana cezaevinde başlıyor, İttihat Terakki dönemine dönüyor. 1915’i anlatıyor. Eserde sözü edilen Kürtlerin, Ermenilerin hepsi yaşamış kişiler, anlattıklarının hepsi belgelere dayanıyor. Roman, 1987’de başlayıp 1990’lara kadar geliyor. 1980 darbesinde Diyarbakır Cezaevinde işkence gören Tarık’ın, çalıştığı yerdeki mimar Ermeni kız Lüsi’yi sevmesi roman kurgusunun yalnızca bir boyutu. Asıl Lüsi ve dedesinin anlattıkları üzerinden; bizi talanın, yok etmenin, inkârın ve acıların tarihsel yolculuğuna çıkarır yazar. Alevilerin, Kürtlerin, Ermenilerin bu topraklardaki acı tarihini ve yaşantılarını aktarır: Onca uygarlığın kurulduğu, yıkıldığı, el değiştirdiği; onca dilin, dinin, inancın, kültürün yaşadığı, çatıştığı, iç içe geçtiği bu zorlu coğrafyayı anlatır. Her inkârın ardında bir toplu mezar yattığını, toprağa düşenlerin yalnızca ölüler değil, hakikatler, diller, kültürler, gerçeği anlatan kelimeler olduğunu fark ettirir okuyucuya. Romanın adının neden ‘Bitti! Bitti! Bitmedi’ olduğunu, bitti sanılıp da bitmeyenin ne olduğunu merak eden okuyucularımız için kısaca kendi tanımıyla yazalım:

“Romanın son cümlesi: ”Bitti mi?” Hayat bir devinim ve diyalektik üzerine kurulu. Hiçbir şeyin bitmediğini, zulmün bitti denilse de devam ettiğini kastediyorum. Söyleyecek sözüm var daha.” 

Söylenecek sözün bir kısmını, ‘Bataklıkta Dağ Güneşi’ne saklamıştı. Umarım oğlu sevgili Barış Pirhasan, yarım kalan son romanı Bataklıkta Dağ Güneşi’ni okuyucularına ileterek tamamlar o sözü. Tüm geriye doğru dönüşlerin ileriye gidiş alternatifi, yazın ve sinema tarihimizin doruğu, çocuk arınmışlığındaki ustası, hep bizimle olacak. Barışı göremeden gitti. Ama nasıl görebileceğimizi, kitaplarıyla, senaryolarıyla, filmleriyle, zulmün karşısında duruşuyla bize öğretti. Varlığına ve vedasına saygıyla…

 

YORUMLAR [0]