FİLMTERAPİ

VE GELECEK VAADİ ÖLÜM OLAN BİR ÜLKENİN ÇOCUKLARI (GECENİN KANATLARI)

Deniz Keziban Çakıcı

adenizk

BU YAZIYI PAYLAŞ

Gecenin Kanatları (2009), yapımcıları tarafından sosyal içerikli bir dram-aşk filmi olarak tanımlandı. Büyük tarihsel acılarımızla beyaz perdede hesaplaşma,(!) izleyiciyi de bu yüzleşmenin önemli bir bileşeni haline getirme temennileri dile getirildi. Bu ve benzeri her filmi, Türkiye gibi bir ülkede ister sanatsal, ister gişe kaygısıyla yapılmış olsun önemsiyorum. Her birinin mutlaka, bir su damlacığı kadar bile olsa düştüğü yeri değiştirme fonksiyonu olabileceğini göz ardı etmiyorum. Diyeceklerimi de, altını çizdiğim bu çerçevede diyeceğim.

Bir yanda toplumsal dinamiklerin çok sistematik bir apolitikleştirme ve kanıksatma yöntemiyle, unutturmaya çalıştığı darbeler zincirlemesi ve diğer yanda ise nerdeyse sanatın tüm alanlarında özellikle 12 Eylül’ün keşfedilişinin sarmaladığı bir kesitte yaşıyoruz.

Türkiye’de, özellikle son otuz yıldır içinde bulunduğumuz derin pislik batağını ve bu batağın içinde her birimizin var olma halini ve hayallerini irdelemeden o tarihle yüzleşmiş olabilir miyiz? Tüm görünenlerin ardında aslında ne olduğunu gerçekten anlamadan ve utanç kaynağı olan o batağın pisliğini gerçekten temizlemeden, söz konusu büyük tarihsel acılarla gerçekten yüzleşmiş sayılabilir miyiz? Hala 12 Eylül 1980 darbesinin sırtımıza sardığı bir diktatörlük anayasasıyla yaşarken… Hala o anayasayla demokratik açılımlar(!) gerçekleştirmeye çalışırken… Nasıl yüzleşmiş sayılabiliriz o tarihle? Hele de o hesaplaşılmamış tarihe hızla hesaplaşılması zorunlu yeni sayfalar eklerken: Daha dün Suruç, Ankara katliamlarını yasamışken… Daha dün Tahir Elçi’nin katledilişini saniye saniye yakın çekim izlemişken… Daha dün tek derdi evine ekmek götürmek olan üç polis uykusunda katledilmişken ve dünyanın iki ucunda, ağlayan anaların feryadı göğe yükselirken… Bu sonuçlarda payı olanları ve susan hepimizi, hangi hesaplaşma ne kadar aklayabilir ki? Bu mudur, bu aklı ve kalbi apaydın çocuklara ve insanlara karşı yurdun görevi? Bu mudur, yurttaşı olduğumuz ülkemizin bize vaat ettiği gelecek hayali? Sorgulanmalı tabii…

Hukuki ve siyasal zeminde hesaplaşılamayan bu geçmiş ve de günümüze uzanan pislik batağının son set karşılaşmalarını sanat alanında, sinemada gerçekleştirmeye çalışınca, son dönem filmlerde görüldüğü üzere ortaya; sosyal içeriğinden, politik boyutlarından, kısaca bütününden  –istemeden de olsa- soyutlanmış ürünler çıkıyor. Gecenin Kanatları filmi, 12 Eylül darbesinden sonra, polisin dört bir yanını sardığı evdekileri önce tarayıp sonra o taranmış ölülerin ellerine silahlar tutuşturduğu bir baskınla açılıyor. Anne ve babasının polis baskınında katledilişini izleyen Gece’nin (Beren Saat) hayat dramı başlıyor sonra da… Ama o dramın ne olabileceğini yalnızca kafamızda kurgulayabiliriz belki de: gelecek tasarımları, idealleri, umutları, hayalleri ellerinden kanla ve zorla alınan, belirsizliğe itilen Gece, kendisine herhangi bir gelecek vaadi olmayan bu ülkenin, geçmişine ve geleceğine sahip çıkabilir mi?  Hayatı yeniden kurabilir mi? Yitirdiği anlamları bulabilir mi?

12 Eylül askeri darbesinin ne Türkiye halkında yarattığı psikolojik çöküntü, saplantı, paranoyaya, ne son derece çok renkli bir ülkeyi dil, etnik köken, din açısından, Türkleştirerek, homojenleştirme uygulamalarına değinilir. Ne zorunlu göçlere, ne otuz yıldır süren savaşa, ne mevcut sistemin her an yeni darbeler üretebilecek bir tehlike arz ettiğine, ne de başka yok etme biçimlerine… Hiç değilse o tarihi cicileştirmemek adına, bunlara değinilmez filmde. Gece’nin, yalnızca, belki tahayyül edebileceğimiz dram sürecinden aşk ve ölüm arasındaki seçimine geçeriz. Aşk konusunda seçim yapmak zorunda olduğu kişi; Gece’nin eylemine hazırlanmak için geldiği mekânda güvercinleriyle yaşayan ve milli takıma 400 metre koşucusu olmak için hazırlanan Yusuf’tur (Murat Ünalmış).

Film, tüm güzelliğine ve güzel niyetlerine rağmen, asıl bütününden soyutlanmış ürünlerden biri. Elbette sanat, toplumsal dönüşümlere iç ve dış ivme kazandıran ikincil bir güç. Ve hukuki ve siyasal zeminde yapılması gereken hesaplaşmayı tabii ki yapamaz. Toplumsal barışın ve uzlaşmanın gerektirdiği demokratik adımları, egemen erkin yerine atıp toplumsal uzlaşmaları inşa edemez. Elbette senaryodaki gerçeklik, kurgu bile olsa bir kesiti, tarihin herhangi bir bölümünü o kurgusal gerçeklik içinde yansıtır. Ama bu, o senaryonun ya da filmin tarihsel gerçekliği eksiltebileceği anlamına da gelmez. Herhangi bir filmi gerçekten sosyal ve tarihsel kılan ya da kılacak şey; aktarılan öykü değil, daha çok o öykünün tarihin hangi anında ve niçin öyle yaşandığını ortaya koyup irdeleyebilmesidir. Bu irdelemeyi-yüzleşmeyi, hesaplaşmayı hiç değilse kurgusal temelde gerçekleştirirken, herhangi bir dönüşüme neden olabilmesidir. Dönemin film ya da roman kahramanlarının, içlerini boşaltma politikalarına alet olmadan elbette.

Her ne kadar Gece’nin intihar eylemcisine dönüşüm süreci bir travma üzerinden verilmiş olsa da, darbelerin uluslararası bağlantıları göz ardı edilmiş olsa da, darbelere ve darbecilere karşı nasıl bir tavır alınması gerektiğinin ipuçlarını filmde bulamasak da, darbecileri birer suçlu olarak kişileştiremesek de, bu filme haksızlık etmemek gerekir.  Çünkü en azından Gece, canlı bomba olarak ölmek yerine yaşamı seçmek konusunda bir dönüşüm demeyelim de, farklılık gösterir. En azından, hiçbir ideolojinin, insanın ve yaşamının önüne geçmemesi gerektiğini hatırlatır bize. Film, insan ve yaşam bu kadar kutsalken, bir insanı ya da kurumları, kendi yaşamlarının yanı sıra başka yaşamları da yok etme noktasına taşıyan farklılık, adanmışlık ve fanatizmin temelinde ne vardır, sorusunu yönelttiremiyor izleyene. Normal bir insanla bir intihar eylemcisi arasındaki farkı yaratan nedenler nelerdir’in, yanıtını arattıramıyor… Bunu yapabilecek sosyal ve politik donanımla sarmalansaydı, daha çok dönüştürücü olabilirdi belki de… (Bir devletin yapması gerekeni bir filme yükleyerek haksızlık etmeyelim…) Ama hele de dört bir yanımızın intihar eylemcileriyle kuşatıldığı şu günler, Antep sokaklarından devşirilen kimsesiz çocukların, geleceğin intihar eylemcisi olarak yetiştirilip; hayat hakkında bir fikri ve perspektifi olan bu ülkenin aydınlık potansiyellerini bir kez daha katledebileceğini unutmayalım en azından… Şu süregiden ayrımcılığın, sosyal adaletsizliğin, savaşın, kanın, asker ve çocuk ölülerimizin yakın tarihimizle yüzleşmeyi mi sağlayacağını, yoksa global dünyanın yeni anlam arayışlarına mı hizmet edeceğini, sorgulayalım en azından… Şiddetin ve kaosun ne kadar yüceltilebileceğini görmemizle doğru orantılı olarak, geçmiş ve gelecek hayatlarımıza konulan ipoteklerin de yanıtlarını bulmuş oluruz en azından…

Normallik, süregelen durum ve devamıyla bir uzlaşmadır… Sağlıklı olmaktır, demiyorum. Uzlaşmadır.  Bünyenin uyum ya da ilinti gösteremediği herhangi bir durumda hastalanması çok kolaydır. O uyum gösterilemeyen mikroplara karşı savaşmayı, başkaldırmayı, vücudu korumayı organizmanın öğrenmesi gerekir. Yani hazırda var olmayan yeni bir durumu yaratmak gerekir. Oysa normallik zaten elde var olan bir şeydir. Başkaldırı, anti-otoriterlik, delilik, bedende muhalefetin olduğu gibi, toplumsal muhalefetin de taşıyıcılığı işlevini görür. Normal insan olmak gibi, terörist olmak da bireysel psikoloji açısından kuramsal planda çok da farklı süreçler içermez aslında. Bunun baş nedeni her iki durumda da, önce insan olmamızda saklıdır. Hayattan beklentiler her iki durumda da aynı olumlu tabanda yoğunlaşır. Fakat yaşanan olumsuzluklar, aşılamayan engeller, kişisel yapılanış biçimleri normal addedilen zeminden uzaklaşmaya neden olur. Normal olanın, anormal addettiği kalıpların dışına taşmaya zorlayabilir kişiyi. İçten gelen ve ruhsal dinamikler çok olumlu olsa bile, hayatta karşılaşılan güçlük ya da aykırı durumlar insanı hiç düşünmediği, hiç istemediği noktalara taşıyabilir.

Gece, filmde bu seçimi isteyerek yapmış gibi algılanabilir ilk etapta. Ama bir adım geriye gittiğimizde; anne ve babasının gözleri önünde katledilmesi, onun isteyerek seçtiği bir durum değildir. Maddi koşulları biçimler onu. Bu tür bir travma, aşılamayan, altında kalınan güçlükler, başa çıkılamayan ve kontrol edilemeyen olaylar, aslında çok basit görünen nedenler, içsel dünyada bastırılamayan öfkelere ya da herhangi bir değerin yüceltilmesine kolayca dönüşebilir. Mağdur edildiğimize dair güçlü inançlar kolaylıkla etnik milliyetçiliğe ya da bize hissettirilen dışlanmışlık, bizi radikal akımlara yönlendirebilir. Mağdur edilirken, dışlanırken, ezilirken, ayrımcılığa maruz kalırken ve aslında kim olduğunun yanıtı, çok kolay herhangi bir ideolojide aranıp o ideolojinin kurtarıcılığına katılabilir… Bu yönelimlerin adanmışlık boyutuna ulaşması, önce, yok edilmişlik duygusunun baskınlığıyla belirlenir. Kendi ölümü karşılığında ve başkalarının da ölümüyle, hayatın anlamlandırılacağı ironisi kolayca hükmedebilir insana. Çünkü zaten ona ait olan en baskın yan; yok edilmişliktir.

İnsanın hayatına son vererek ulaşılabilecek meşru bir kişisel ya da toplumsal hedef olabileceğini kesinlikle sanmıyorum. Ancak benimsenen, özümsenen ve esiri olunan ideolojiler ve inanç sistemleri söz konusuysa, intihar eylemlerini gerçekleştirebilecek vicdani örgütlenmeler de söz konusu olabilir. Ve ancak yüce ve kutsal bir amaç için olan ölüm, diğer vicdanlar tarafından kolayca aklanabilir. Ölümle, yüce bir amaç uğruna ölümsüzlüğün yakalanacağı yalanı, yaşamın önüne geçebilir. Bir tür ölüm narsizmidir bu; ister kurumlar içinde olsun ister dağda, sonuç değişmez. Sınır tanımaz bir adanmışlıkta bulur kendini en çok. Yok ederek var olunamayacağını kavramaz. Gelecek tasarımları, idealleri, umutları, hayalleri ellerinden çalınan ya da zorla alınan, belirsizliğe itilen toplumlar; gelecek vaadi olmayan bu ülkenin geçmişine de geleceğine de, isteseler de sahip çıkamazlar. Öncelikle, insan olmakla ilgili hiçbir vicdani örgütlenme izin vermez buna.

Her birimizin var olma hali ve hayalleri irdelenmiş, kişisel ve de toplumsal darbe tarihlerimizle yüzleşmiş olsun dünümüz de, günümüz de… Darbesiz ve savaşsız olsun ömrünüz.

              

 

                                                                                  

YORUMLAR [0]