TERSPEKTİF ANALİZ

‘VAHŞİ BATI’YA İTALYAN SÖMÜRGESİ: SERGIO LEONE

Evren Kuçlu

@evrenkuclu

BU YAZIYI PAYLAŞ

Western, tekrarlarla kendi neslini tüketirken hem “kovboy”un hem de “Vahşi Batı”nın sonu yaklaşıyordu. En azından b tipi westernlerin yürürlüğe girmesi türün kan kaybını açıkça teşhis etmişti. 1950’lerde 300’ün üzerinde western filmi çekilmişken, 1960’larda bu sayı 50’ye kadar gerilemişti. İkinci Dünya Savaşı’nın insanoğlunun algısına uyguladığı baskı “kovboyun” silahına da uzanmıştı. Amerikan sinemasından beklenen çözüm yolunu, yönetmenlik kariyerinin henüz başında bir İtalyan bulmasa, kovboylara, eli silahlı haydutlara beyazperdede silah bıraktırma faslı çok uzakta değildi. Kısacası Hollywood kendi ‘vahşetini’ yenilemekte güçlük çekerken türün kendisini tazelemesi için tohumu getiren, 1960’ların ortasında çektiği filmlerle İtalyan yönetmen Sergio Leone oldu.

 

3 Ocak 1929 yılında yönetmen bir babayla aktris bir annenin oğlu olarak Roma’da dünyaya gelir yönetmenimiz Sergio Leone. Hukuk fakültesine devam ederken bir taraftan senaryo üzerine çalışmalarını sürdürür. Anne ve babasından aldığı ilhamla gençliğinde kendisini sinemanın kollarında bulur ve 1948’den sonra yönetmen asistanlığı yapmaya başlar. Aralarında “Bisiklet Hırsızları”nın (1948) da bulunduğu çok sayıda filmde asistan olarak görev alır. On yılı aşkın bir süreyi asistanlıkla geçiren Leone, yönetmen koltuğuna kimsenin, hatta kendisinin de beklemediği bir anda terfi eder.  “Ultimi giorni di Pompei, Gli” filmine “yönetmen asistanı” olarak adı açıklanan Leone, filmin çekimlerine başlayan İtalyan yönetmen Mario Bonnard’ın bu projeyi bırakmak zorunda kalması üzerine, onun yerine geçer. Elinde olmadan değiştirdiği bu pozisyon onu cesaretlendirir. Böylece bir süre sonra, kimsenin kamerasına ortak olmadan, Rodos Liman’ında yer alan devasa Helios heykelini konu edinen tarihi,  “Il Colosso di Rodi”yi (1961) çeker. Kamerasıyla gerekli denemeleri yaptıktan sonra 1964’te western türüne yeni bir soluk getirip ona “spagetti” ön adını vereceği “Per un Pugno di Dollari / Bir Avuç Dolar”ı seyirciyle buluşturur. Leone, filmin başrolünü önce Charles Bronson, Henry Fonda gibi her yanı barut kokan tecrübeli ünlülere teklif eder; fakat onlar bu rolü pas geçince, o sıralarda şöhretsiz, Amerikalı Clint Eastwood’u denemeye karar verir. Eastwood’un başrolde “yalnız kovboy”u canlandırdığı film, Akira Kurosawa’nın Yojimbo’sundan (1960) aldığı ilhamla yepyeni bir western yüzü çizmeyi başarır.

Leone’nin yönetmeni olduğu bu ilk westerni, türe bambaşka bir üslup getireceğinin sinyallerini verir. Film, İspanya’da bir bölgeye kurulan çorak bir kasaba, birbirlerine düşman iki grup, bir tabutçu, bir zangoç, bir bar işletmecisi, birbirlerinden ayrı düşmüş üç kişilik bir aile ve kasabaya sonradan gelen isimsiz bir kahramandan (Eastwood) ibarettir. Baxter ve Rojo aileleri kavga halindeyken bu isimsiz “kovboy”, iki ailenin arasındaki düşmanca duyguları kendi lehine kullanmak için, birtakım ince hesaplar yapmaya koyulur. İlk başta iki ailenin de kendi yanlarında görmeyi arzuladığı bu kovboyun, hiç kimsenin adamı olmayacak kadar gözü pek biri olduğu kısa sürede anlaşılır. Hikâye ilerledikçe şiddet kotasını gözeterek Rojo ve Baxter ailelerinin birbirine düşmesini sağlayacak bir dizi olayı başlatan isimsiz kovboy, olayları kontrol altında tutamayınca kotası epey aşılmış bir şiddete sebebiyet verir. Bu arada, olaylar tırmanırken Rojo mensupları, isimsiz kovboy’u gözaltında tutup ona bazı gerekçelerle işkence ederler. Kendisine yaptıkları işkencelerden dolayı Rojo ailesine intikam beslemeye başlayan yalnız kovboy, bir şekilde bu grubun elinden kurtulup tekrar sahne almak için yaralı halde silah talimine başlar. Son sahnede bir karakterin efsaneye dönüştürülmesi için sinematografik birçok unsuru bir arada düşünen Leone, klasik “son sahne”lerinden ilkini sinema dünyasına armağan edecek, durmadan karakterlerin yüzünde gezinen kamerası, filmin içerisine kıvamında serpiştirilmiş mizahı ve ruhumuza dolan müzikleriyle ‘western’i kendi nikâhına geçirecektir.

Sergio Leone - Clint Eastwood ortaklığının ilk filmi “Bir Avuç Dolar”, birisini western’in yönetmeni, diğerini kovboyu olarak seyircilerin zihnine kazımaya başlar; hatta denebilir ki Clint Eastwood o kasabalardan döneli epey zaman geçti ama biz onu hala Leone’nin silahlı adamı olarak hatırlıyoruz. Zira ilk filmden sonra kendileri de yakaladıkları uyumu görmüş olmalılar ki dolar üçlemesinin devamında da bu birlikteliğe itiraz etmediler. 1965 yılında üçlemenin ikinci filmi “Per qualche dollaro in pi Per qualche dollaro ù /Birkaç Dolar İçin”;  isimsiz, silahlı ve sarışın bir kovboyun (Clint Eastwood) “Monco” adıyla kurak çöllerde, kasabalarda arzı endam ettiği, eli silah tutan herkese meydan okuyabildiği bir “dolar” araklama öyküsü olarak göz doldurdu. Başına ödül konan haydutları, para karşılığı ölü ya da diri adalete teslim eden Monco, yarı kovboy yarı ödül avcısı bir tiptir. Suçluları pek bir enerji harcamadan enseleyen bu hızlı ve akıllı silahşör daha büyük paralar için daha kariyerli haydutların peşine düşer. Sıradaki av, haramilik ederek kendisini epey ciddiye aldırmış haydut İndio’dur. Zaten tam bir belaya çatan Monco, bir süre sonra, İndio’nun peşindeki tek ödül avcısının kendisi olmadığını fark eder. Geçimini ödül avcılığıyla sağlayan eski albay, usta silahşör Douglas Mortimer da (Lee Van Cleef) da İndio’nun getireceği gelire gözünü dikmiştir.   Aynı avın peşinde olmaları, Monco ve Mortimer’ı kısa süreli bir “İndio ortaklığına” itekler. Ardından İndio ve adamlarının da öykü içindeki işgüzarlığıyla olaylar gitgide çetrefilli bir hale bürünür. Herkesin birbirine “kancıklık” etmeye yeltendiği bu olaylar zinciri, Mortimer’in “evlat” diye çağırdığı Monco’yu, Monco’nun babalık dediği Mortimer’e karşı, en azından Mortimer’in nazarında, şampiyon ilan etmesiyle sona ererken İndio’yu da mezara gönderir. Ganimeti birlikte bölüşmeye, kendisinin hak etmediğini düşündüğü için yanaşmayan Mortimer; atı, kuru bedeni ve tüm babacanlığıyla, Monco’yu selamlayıp yoluna devam ederken geriye sıcak bir western motifi bırakır.

 

İYİLERLE KÖTÜLERİN EŞKÂLİ YENİDEN ÇİZİLİYOR

Sergio Leone ve elemanı Clint Eastwood yepyeni spagetti western örnekleriyle ortalığı kasıp kavuruyorlardı. Vahşi Batı’nın bu yeni yorumu, vahşi Batılıları da ikna etmek üzereydi. Serinin üçüncü filmi beyazperdede boy gösterdiğinde bu yeni western alâmetifarikası için kimsenin yorumuna ihtiyaç kalmamıştı zaten. Spagetti western, Batı’ya yepyeni vahşi kovboylar armağan ediyordu. “İyi”, “Kötü”, “Çirkin” diye adlandırdığı haydut - kovboyları, ellerinden gelen bütün kötülükleri gene para uğruna yapmaları için bir öyküde birleştiren Leone İyi’nin tarafını, Kötü ve Çirkin’i çok harcamadan tutmaya devam ediyordu.

Filmin üç saati aşan hikâyesi sürprizlerle doluydu. İç savaş sırasında kendi savaşlarını veren, farklı disiplinleri ve ahlak anlayışları olan üç silahşörün defineye giden yolda birbirlerine karşı tuhaf misillemeleri, tatlı sert bir heyecana sürüklüyordu izleyicileri. Hikâyede; İyi (Clint Eastwood), işlediği suçlardan dolayı aranan Çirkin’i (Eli Wallach) başına konan ödülü alabilmek için dümenden adalete teslim edip parayı aldıktan sonra da adalettin kollarından kurtarıyor ve sonuçta her ikisi de bunu bir iş ortaklığı addediyorlardı. Fakat ikilinin bu tuhaf ortaklıkları, bir gün aldıkları bir hazine haberiyle sinsi bir düşmanlığa dönüşünce Leone’nin şiddetle ilgili ince çizgileri de beliriyordu. Birbirlerine düşmanlık etmek için fırsatı kolluyorlarmışçasına, aniden kabalaşan İyi ve Çirkin’i bu hazine kapma yarışında yalnız bırakmayacak davetsiz, azılı bir hazine avcısı daha çıkar çıkınca filme spagetti sosu da serpilmiş olur. Hazineye giden yolu açmak için elinden geleni yapan Kötü ( Lee Van Cleef), bir anda hikâyenin merkezine oturur. Birbirlerine sürekli eşek şakası yapıyormuş gibi davranan bu üçlü, bunu seyircinin canını acıtacak kadar da acımasızca yaparlar. Vahşi Batı’da gördüğümüz “attığını vuran” tiplere, tadını çıkara çıkara öldürme opsiyonu ekleyen Leone, sadece bu vasıfları sayesinde bile İyi, Kötü ve Çirkin’i ahlaki özelliklerine göre birbirinden ayırmayı başarır. Kamera bir yüze yapıştığında dakikalarca orada kalır. Ardından, sadece silahlı adamlara ritim tutabilecek ve neredeyse dünyadaki bütün iyi filmlerin müziklerini yapan Ennio Morricone’nin enfes müzikleri eşliğinde uçsuz bucaksız çöller, çatışma sahneleri, bir yığın ceset, … 

 Clint Eastwood’u, en hızlı silahşör sıfatıyla Lee Van Cleef ve Eli Wallach’un karşısına dikerek yeteneğini abartmasına fırsat veren Leone,   3 saati aşan süresi ve müthiş mezarlık sahnesiyle tempoyu bir an için bile düşürmeden 1966 yapımı “İl Buono, il Brutto, il Cattivo”  adlı bu başyapıtını çıkarır. Çekimler esansında Eli Wallach’un ölümden döndüğü, diğer oyuncuların da çok zorlandıkları filmle ilgili ilginç notlardan sadece birkaçı… Sonunda ödülü emin ellere, İyi’ye, teslim eden Leone böylece kovboydan “hamaset, cesaret, iyilik” gibi şeyler bekleyen western seyircisinin aziz yönetmeni olmayı başarır. Artık, Vahşi Batı’nın modası tamamen bir İtalya’nın ellerindedir. Filmdeki iyi karakterler de, en az kötü karakterler kadar yenidir. Kötülük kendi mizahı, şiddeti ve yasalarıyla çölleri, kasabaları dolaşıp durmaktadır. İnsanlık Vahşi Batı’da yüzünü hiç bakılmadık yerlerinden göstermektedir. İyilerle kötülerin ortak yanları gün yüzüne çıkmaya başlar. Ayrıca ölümün de farklı ve daha leziz bir sosu vardır artık. Biri öldürülecekse bu ölüm anı güme gitmez mesela. Leone herkese hak ettiği ölümü tattırmak konusunda fazla mesaisi olan bir yönetmen. Oysaki spagetti western öncesi filmlerde ölüm, çoğu kez şansa bırakılmış, karakterlerin kim vurduya gittiği, gelişigüzel bir andır. Fakat hangi kurşunun kime isabet edeceği Leone için “hayati” derecede önemlidir. İnsanın kaderini çizen bir şey görmezden gelinemez; bu sebeple ölümün künyesi okunaklıdır onun kasabalarında. Buna kendisi, şu sözleriyle vurgu yapar. “Amerikan westernlerinde kahramanlar çirkin halde, arka planda ölürler. Benim filmlerimde önde ölürler. Hem de en güzel şekilde.”  

                                                                                                       

“BİRKAÇ DOLAR İÇİN” BAŞYAPITLAR

Western’i kendi hesabına geçirmek için çalışmaya, artık western çekmeyeceğini söylediği halde, Amerikan yapımcıların baskısıyla ve deyim yerindeyse “birkaç dolar için” devam eden Leone 1968 yapımı ülkemizde “Bir Zamanlar Batıda” olarak bilinen “C’era Una Volta İl West”  filmini çekerek oyuncu kadrosundaki şöhretli isimlerden daha şöhretli bir klasik yaratır. Geçmiş günlerinin izlerini silerek sıfırdan bir yaşama başlamak isteyen fahişe Jill’in (Claudia Cardinale)  yeni evlendiği Brett Mcbain ve ailesi, bölgenin azılı haydudu Frank (Henry Fonda) ve adamları tarafından öldürülünce iyilerle kötülerin sahne alması için tetiğe basılmış olur. Harmonica (Charles Bronson) ve Cheyenne (Jason Robards) adlı iki silahşör kendi çıkarları için Mcbain ailesinin tek üyesi olarak geride kalan Jill’in yanında yer alır ve Frank’a karşı birleşirler. Böylelikle Cheyenne bölgede kendi krallığını ilan edecek, Harmonica’da eski bir hesabı görüp Frank’tan intikamını alabilecektir. Bütün filmlerinde olduğu gibi kamerayı 5-6 karakterin yüzünde gezdirerek heyecanı tırmandırmayı başaran Leone, harika final sahnesiyle haydut Frank’ın defterini dürer.  Charles Bronson İle Henry Fonda’yı –Fonda’yı kötü karakter olarak - bir araya getiren efsane İtalyan, filmin daha başlarında bir adamın yüzünde sineğin gezindiği sahneyle altında kimin imzası olduğunu açıkça belli ettiği gibi sonuyla da adeta bir “spagetti western” pankartı açar. Sıkça kovboyların yüzüne yapışan kamera, Ennio Morricone’nin delici müzikleri ve Sergio Leone’nin filmin içine yedirdiği part-time aksiyonlarla tadına doyulmaz bir western daha türün bakiyesine geçer.

Bir Zamanlar Batıda ile başladığı “bir zamanlar üçlemesi” fikrinin doğmasını sağlayan serinin ikinci filmi “Fistful Of Dynamite (1971)”  tüm filmografinin neredeyse en karanlık, en unutulmuş ama kalite açısından birçoğunun yanında hatta önünde durabilecek önemli bir parçasıdır. Yapım şirketinin yönetmen koltuğuna Sam Peckinpah’ın da aralarında bulunduğu birkaç ismi ayarlamak isteyip fakat dönüp dolaşıp Sergio Leone’yi oturttuğu filmin başrolleri, Henry Fonda’nın Sergio Leone’yi kastederek “çalıştığım en iyi yönetmen” hatırlatmasıyla rolü kabullenen James Coburn ve Eli Wallach’un ikna edilememesi üzerine kadroya katılan Rod Steiger’e teslim edilmiş.

Hikâyesi Sergio Donati imzalı filmi, kendi yorumuyla harmanlayan Leone, onu “üçleme” fikrine iten bu filmi yeniden elekten geçirir.  Meksika devrimi sırasında orduyla siviller arasındaki şiddeti güncelleyen bu çarpıcı Leone raporu, ağacın üzerindeki haşarata işeyen pasaklı bir adamın görüntüsüyle başlar. Yoksul görünümlü Juan Miranda’nın (Steiger)  az sonra yol kesen bir eşkıya olduğu ve ailesini de kendi çetesinin üyeleri yaptığı anlaşılır. Miranda adlı bu “hınzır” şahıs bir gün gene evinin civarında dolanan zenginleri “düdüklemekle” meşgulken çevredeki kayaların dinamitlerle havaya uçurulduğunu görür. Patlamaların olduğu bölge vakit kaybedilmeden Juan ve çetesi tarafından çevrilir. Kısa süre sonra bütün patlamaların sebebinin motosikletiyle yoldan geçen garip görünümlü bir yabancı olduğu anlaşılır.  İrlanda devrimi sırasında suçlu ilan edilerek başına ödül konan dinamit uzmanı bir askerdir, bu gizemli adam. Miranda, John (Coburn) adlı bu yabancının dinamitle yapabildiklerini görünce en büyük hayali olan Mesa Verde Bankası’nı soyma planlarına onu da alet etmek için büyük çaba gösterir. Meksika’daki karmaşadan kendisini kurtarıp Amerika’yı ayaklarına getirecek Mesa Verde soygununa büyük uğraşlar sonucu John’u da karıştıran Miranda, Mesa Verde’nin artık banka değil “devrim tutukluları hapishanesi” olarak kullanıldığını fark edince hikâyenin rotası tamamen değişir. Bir çapulcudan hiçbir eksiği bulunmayan Miranda bu beklenmedik durumun iteklemesiyle “bu lanet devrime ne demeye bulaştım ki” diyecek kadar devrim aleyhtarı olduğu halde, bir anda eşkıyalıktan büyük devrimci statüsüne geçer.  Sergio Leone’nin “Meksika” konulu spagetti’leriyle bağları bulunmasına karşın “Fistful of Dynamite”,  bir westernin içermesi gereken özelliklerden birçok yanıyla, bile isteye yoksun bırakılmıştır. Meksika devrimindeki ölü stokunu tüm çıplaklığıyla perdeye aktaran bu mükemmel Leone filmi, yapımcıların çıkardığı sorunlar yüzünden hak ettiği ilgiyi görememiştir. Oysa Leone’nin filmografisinde önlerde olmayı sonuna dek hak eden bir başyapıttır.

 

MAFYA DESTANI VE VEDA

Western tarihine adını altın harflerle yazdıran Leone artık silahları elbiselerinin dışında taşıyan adamların hikâyelerine bir nokta koyup sinemaya uzun bir ara vermişti.  Francis Ford Coppola’ya kendi ‘mafya’sını çekeceğini söyledikten sonra,  1984 yılında Amerikan suç tarihini silahları elbisenin altında taşıyan adamların öyküsü üzerinden anlattığı “Once Upon a Time in Americaile tekrar işbaşı yaptı. Çekimlerinin çoğu Avrupa’da gecen film, New York’ta küçük yaşlarda gangsterliğe başlayan, ardından çıkışa geçen ve en sonunda dağılan bir grup Yahudinin, çocukluk ve yetişkinlik dönemlerini flashbacklerle mükemmel şekilde anlatmayı başardı. Özellikle “Godfather II” daki “Baba”nın doğuşu sekanslarıyla büyük benzerlik gösteren film, hiçbir formaliteye katlanmayarak tam anlamıyla klasikler kadrosuna geçti. Müzikleri her zamanki gibi Ennio Morricone’ye emanet eden Sergi Leone; Robert De Niro, Joe Pesci ve James Woods tercihleriyle düşünüldüğünde, denebilir ki bir başyapıt için ne gerekiyorsa yapmış.

Son projesi, İkinci Dünya savaşında geçecek bir aşk hikâyesiydi usta yönetmenin. Bunu gerçekleştiremeden, 1989 Nisan’ında, bir enfarktüs sonucu hayata gözlerini yumdu. Geride az, ama kendisini marka yapmaya yetecek kadar film bırakmasının yanı sıra görünen o ki kendinden sonraki kuşakları da peşine taktı. Mizahı ölümle harmanlayan Leone üzerine kestirme bir yol kullanan bu yazı, sinemasının büyüklüğü düşünülünce sadece bir not yerine geçecektir.

 

 

 

 

YORUMLAR [0]