SANATA MEYYALİM VALLA HAYRETTEN

UYANSIN DA BÜYÜSÜN “THE FLORIDA PROJECT”

Hasan Hüseyin Toydemir

@hhtoydemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

Starlet (2012) ve Tangerine (2015) ile dikkatleri üzerine çeken, Amerikan bağımsız sinemasının son zamanlarda parlayan yönetmeni Sean Baker’ın yeni filmi The Florida Project, daha söylemek için hayli erken olsa da 2018’in en iyilerinden. Çocukların dünyasının karmaşık ve masum yapısını -artık kendine has diyebileceğimiz tarzda- perdeye aktaran Baker, asıl meselesi olan Amerikan rüyası yalanı hakkında diyeceklerini de yine aynı tarzda, çok büyük cümleler kurmadan karakterleriyle bütünleşmemize müsaade ederek söylüyor. Bir öz eleştiri olarak da okunabilecek bu film, aslında, ekonomik bir sorundan toplumsal ve gerçek bir soruna dönüşen bu “rüya” masalının gerçek yüzünü çocuksu bir dille göstermeyi ve masalsı finaliyle de çocukları değil büyükleri uyandırmayı amaçlıyor. 

UYANDIRAN MASAL

            Amerikan rüyasından bahsederken; yakından bakıldığında bu rüyanın sadece halkın ufak bir kesiminin aşırı zenginliğinden ibaret olduğunu söyler Noam Chomsky. Görünenle görünmeyen ya da gösterilenle gösterilmeyen arasındaki farktır Chomsky’nin bahsini ettiği yakın bakış. Son dönem Amerikan bağımsız sinemasının öne çıkan isimlerinden Sean Baker da bu bakışı oldukça biçimci bir sinema diliyle atıyor ve gösterdikleriyle sanki daha önce hiç gösterilmemiş gibi bir his uyandırıyor: Amerikan rüyasının ya da masalının uyutan ninnisine cevaben uyandıran bir masal diliyle ve çocuklara anlatılan masalların fantastik öğelerine cevaben çocukların dilinden olanca gerçekliğiyle… Asıl rüyalara dalması gereken çocukların, Amerika’nın gerçek yüzüyle nasıl mücadele ettiğini göstererek anlatıyor masalını.

RENKLERİN İÇİNDEN

            The Florida Project rengarenk bir film. Her taraftan ayrı bir “cırtlak” renk fışkırıyor desek yeridir hatta. Tıpkı masallardaki gibi şekerden yapma evler, oteller var her tarafta. Hikâyenin, çocukların gözünden anlatıldığını hatırlatmak için belki de. Ya da filmin kahramanı olan çocukların, rengarenk hayatlarının ne kadar yapmacık olduğunu göstermek için. Ağız dolusu küfür de etseler, iğrenç şakalar da yapsalar onların birer çocuk olduğunu unutmamamız için de olabilir, ne malum. Amerikan rüyasının sahte güzelliğine gönderme de yapmış olabilir yönetmen. Ne anlama gelirse gelsin, her işlerini anormal yoldan yapmanın ilmini küçücük yaşta öğrenmek zorunda kalan bu afacanlar filmin asıl rengi. Evet, belki de bu tezatlık üzerinden; pastel mekanlarda yaşayan Amerikan’ın yeni “gerçek” nesline odaklanmamız için düzenlenmiş her şey. Bütün pastel renklerin içinden anlatılan bu hikâyenin karanlık tarafını görebilmemiz için…

VAROŞUN KELEBEKLERİ

            The Florida Project’in merkezinde çocuklar yer alırken, hikâyenin dayanakları ebeveynler üzerindedir. Tek ya da iki odalı, iç içe geçmiş kutu gibi evler/daireler içerisinde birlikte yaşam mücadelesi veren bu insanların hikayesi, yevmiyelik bir düzenle kurgulanır filmde. Tıpkı Moonee’nin annesi Halley’in, her gününü ayrı ayrı ve sıfırdan kurtararak yaptığı gibi. “Geleceği” hırçın olduğu kadar masum gösteren yönetmen Baker, “şimdi”yi, diğer bir deyişle geleceğin mimarlarını ise tamamen suçlu ilan etmez. Gerçek suçluyu parmakla göstermek yerine onu başka bir yerde aramamız gerektiğini hissettirir sadece. Çünkü biz her ne kadar onlardan “gelecek” diye bahsetsek de bu filmin çocuklarının ömrü bir günlüktür. Yarının planı olmadan yaşanan bir yerde, neler döndüğünü pek anlamazlar. Çünkü günübirlik yaşamak onların içkin özelliğidir. Onlar her çocuk gibi günü yaşarlar. Ebeveynleri ise zorunlu olarak her günü o günün içerisinde kurtarmak zorundadırlar. Bu anlamda filmin hikâye kurgusu anlamında müthiş bir paralellik yakaladığını ifade etmek gerekir. Hiçbir şeyden haberi olmayan masum çocukların gündelik hayatlarıyla, anne babaların gündelik telaşları üzerinden tıkır tıkır işleyen bir ritim yakalanmış.

MUTLU MU SON?

Halley karakteri hem filmin hikâye akışında kırılma anının kahramanıdır hem de filmde “çocuk gibi” düşünen, yaşayan tek ebeveyn olması açısından da önemli bir konumu vardır. Bu, Moonee’nin gelecekte olacağı insan olarak da düşünülebilir, şimdinin ebeveynleri üzerinden yöneltilen bir eleştiri olarak da. Ama Halley’in en çarpıcı yanı gerçek bir karakter olmasıdır. Diyalog kurma biçimi, sorumsuzluğu, agresif tavırlarıyla tam bir tipik modern zaman gencidir Halley. Belki de o yüzden bu kadar gerçektir. Bu yüzden, finale doğru Moonee, onu annesinden ayıracaklarını öğrendikten sonra en yakın arkadaşının yanına koştuğunda izleyici bu durumun Moonee için çok da kötü olduğunu düşünmez. Moonee ağlayarak ve çocukça rol becerisini kullanarak arkadaşını ikna eder koşarak uzaklaşırlar. İki çocuk bir başlarına evden kaçıp nereye giderler? Ya başlarına bir şey gelirse? Ama onlar çocuktur. Gündelik hayatlarında bunu sadece kendileri hatırlasa da onların kaçabilecekleri tek yer masal(oyun) diyarıdır. Bunu ne anne babaları ne de izleyici olarak bizler tahmin edebiliriz. Ama dünyanın en kötü koşullarında bile olsa çocuk çocuktur. Bu günahın (Amerikan rüyası yalanının) da en büyük mağdurları onlar olsalar da çocuk çocuktur. Evet, erken büyümüşlerdir, hayata diğer çocuklar gibi konforlu bakamazlar ama bu, bakmak istemedikleri anlamına gelmez. Sean Baker, “Amerikan rüyası” yalanının eleştirisini olabilecek en doğru pencereden, çocukların perspektifinden anlatarak sert bir dil kullanmak yerine bu yalanı uyduranları bile düşünmeye sevk edecek bir dil yakalamayı başarır. Ve bunu yaparken, çocukları duygu sömürüsü malzemesi yapmaz. Tam tersine onların sadece çocuk olduğunu hatırlatarak, masumluklarını yüzeysel gülümsemelerle değil içsel dinamikleriyle aktarır. Finalde Disneyland’a koşan iki kız çocuğunun hayalleri, kabusa dönmüş bir rüyanın faturası olmamalı der. Ve her coğrafyada adı değişen bu rüya yalanlarına; kamerasını Halley’in ağzına sokarak isyan eder: F.CK YOU!...

 

Hasan Hüseyin Toydemir

 

YORUMLAR [0]