SANATA MEYYALİM VALLA HAYRETTEN

ÜÇÜNCÜ TÜRDEN UZAKLAŞMALAR (MIDNIGHT SPECIAL)

Hasan Hüseyin Toydemir

@hhtoydemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

ÖNCE İZLE SONRA OKU!*

*Bu bir film tanıtım yazısı değildir. Okuyacaklarınız filmin analizini içerdiği için hikayenin ne kadar sürprizi varsa alayını bozacaktır. Bu sebeple filmi izlemeden bu yazıyı okumanız tavsiye olunmaz!

 

Midnight Special özel bir film. Türün kurallarını bilen, onlara saygı duyan hatta onların klişeleriyle beslenen bir film. Ama bütün bunların yanında özgün olmayı başaran da bir film. Tıpkı Roeg, Spıelberg hatta daha da eskiye gidersek Wise gibi Jeff Nichols da filmiyle türe yeni bir soluk getiriyor...

 

ÜFLEMELİ RAFLAR

 

Amerikan bağımsız sinemasının öne çıkan genç yönetmenlerinden Jeff Nichols dördüncü filmiyle sinemalarımıza konuk olurken beşinci filmiyle de geçtiğimiz günlerde Cannes’da yarışmıştı. Filmlerinin hepsinin senaryosunu da kendisi yazan Nichols, fena da işler yapmadı şimdiye kadar. Özellikle psikolojik gerilim türünün en iyileri arasında gösterilen Take Shelter filmiyle adından hayli söz ettirmişti. Daha sonra çektiği Mud’la da özellikle oyuncu yönetimi konusundaki hünerlerini sergilemeye devam eden Nichols, yazımıza konu olan Midnight Special’da nostaljik bir biçim arayışına girmiş. Artık yönetmenin gediklisi haline gelen Michael Shannon (Nichols’ın beş filminde de oynuyor) özel güçleri olan oğlu Alton’u korumaya çalışan baba Roy rolünde. Nichols filmde genel itibariyle yol filmi şablonundan hiç ödün vermezken, başka dünyalardan gelen “ziyaretçiler” konsepti için de dersini iyi çalışmış ve türün en iyi örneklerinin izinden gitmeyi tercih etmiş. Carpenter’ın Starman, Proyas’ın Knowing, Becker’in Mercury Rising, Roeg’in The Man Who Fell to Earth ve Spielberg’in Close Encounters of the Third Kind filmleriyle yakın akrabalık bağları olan film, klişelere sırtını yaslıyor gibi görünse de kendi kimliğini oluşturmayı da ihmal etmiyor.

 

YOLLARDA TANIRIM SENİ

 

Filmin zaman dilimi olarak net bir rakam telaffuz edilmiyor ama federallerin tarikat liderini sorguladıkları sahneden, 2010’dan sonra bir tarihte geçtiğini anlıyoruz. Filmin zamanı şu nedenle önem arz ediyor; Nichols oldukça nostaljik bir anlatım tercih etmiş. Dolayısıyla filmi izlerken 70’li, 80’li yılların yol filmlerindeki tadı alıyorsunuz. Hatta yaşadığınız anı unutup o zamanlara ait bir film izlediğinizi bile düşünme ihtimaliniz var. O yıllar bilindiği gibi Dünya ve Amerikan sinemasının dünya dışı varlıklar, ziyaretçiler üzerine kalburüstü işler çıkardığı zamanlara da denk geliyor. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi The Man Who Fell to Earth (1976), Close Encounters of the Third Kind (1977), E.T. (1982) ve Starman (1984) gibi türün önde gelen filmleri belli ki bu filmi yaparken Nichols’ı hayli etkilemiş. Bir kopyalama mevzusu değil tabii ki bahsettiğimiz. Nichols’ın, türün ustalarına saygısını sunması demek daha doğru olur. Dolayısıyla filmin o yıllara aitmiş gibi olan atmosfer tercihinin bilinçli olduğu yorumunu yapabiliriz. Üstelik Nichols sadece bu türe değil yol filmlerine de oldukça hakim olduğunu filmin ilerleyen bölümlerinde gösteriyor. Benzin istasyonunda karışan olaylar, motelde çıkan kargaşa, yolculuk boyunca zorunlu olarak değiştirilen arabalar vs. gibi tipik bir yol filminde sıkça tercih edilen manevralara Nichols da başvurmuş haliyle. Bu anlamda yönetmenin en talihsiz diyebileceğimiz tercihi ise: İlk başta ne olduğu belli olmayan(!) rakamların sonradan enlem ve boylam olduğunun anlaşılması gibi sığ bir klişeye başvurması olmuş. Artık çileden çıkartacak sıklıkta ve yüzsüzlükte kullanılan bu saçma senaryo manevrasından tek kelimeyle tiksiniyoruz! Ki aynı olayın Spielberg’in 1977 yapımı filminde birebir kullanıldığını da “maalesef” hatırlatalım. Saygı duruşu da bir yere kadar... Ama bu yanlış tercih, filmin genel olarak klişelerden beslendiği anlamına gelmiyor. Nichols, kırılma anlarında benzer yolları tercih etse de anlatmak istedikleri noktasında kendi özgün cümlelerini kurmayı beceriyor. Bu anlamda yönetmenin, özel güçleri olan ama bunların kaynağının ne olduğunu anlayamadığımız Alton’un gizemini yolculuk esnasında koruma şekli ve büyüyü bozma anındaki ustalığı takdir edilesi türden. Belli bir yere kadar bir babanın çocuğunu koruması üzerine kurulu olan hikayenin aksiyonu, tam yerinde ve doğru zamanda başka ve daha çok merak uyandıran bir yöne kıvrılıyor. Bu noktadan sonra bir “ziyaretçi” ya da kaba tabirle “uzaylı” filmi olduğunu anladığımız Midnight Special, neredeyse hiçbir klişeye yaslanmadan kendi yoluna gitmeyi biliyor.

Zeminini 1970’li yıllara, sırtını da klişelere dayayan, dünya dışı varlıklar üzerine çekilen filmlerin kurduğu temele saygı duyan yönetmen Nichols, yeni şeyler söyleme vaktinin geldiğinin de farkında.

IŞIĞI GÖREN GELİYOR

 

Her özel güçleri olan karakter gibi Alton’un da zayıf yönleri var elbette. Gündüzleri dışarı çıkamaz mesela ve bulunduğu oda güneş ışığı almayacak şekilde kapatılmalıdır. Filmin ilk sahnesinde de Alton, Roy ve Lucas’ın kaldıkları motel odasının kapı dürbününe yapıştırılmış bantı görürüz... Gözlerinden çıkan ışınlar ona acı çektirmektedir. Bu yüzden taktığı mavi sualtı gözlüğü ve kulağındaki ses önleyici turuncu kulaklıkla tuhaf bir karakterdir Alton. Sadece geceleri yol alırlar ve Alton yol boyunca çizgi roman okur. Kendisini takip ettiğini düşündüğü bir uyduyu yeryüzüne indirecek kadar da güçlüdür aslında. Tüm bu saydığımız yönleriyle özel güçleri olan ama bunlarla yaşamaya çalışan küçük bir çocuktur izleyici gözünde Alton. Onun peşinde olan hükümet, çocuğun özel güçlerini, hem aleyhlerine kullanılmaması (başka ellere geçmemesi) için hem de kendi çıkarları doğrultusunda kullanmak için istemektedir. Tıpkı hükümet gibi Roy’un bağlı olduğu tarikat da Alton’un özel güçlerinin peşindedir. Çocuğu bir “mucize” olarak gören bu kalabalık, onun gözlerinden çıkan ışığa farklı bir anlam yüklemektedir. Çocuğun ağzından dökülen, anlamadıkları sözlerin, rakamların vs. Tanrı’nın kelamı olduğuna inanmışlardır. Kısacası bu çocuğun sahip olduğu özel güçleri farkedenler ona sahip olmak ya da korktukları için peşine düşmüşlerdir. Bu anlamda, kendini ve özel güçlerini tanımaya devam eden Alton ve izleyici arasındaki içsel bütünlük de sağlanmış olur. Alton nereye ait olduğunu keşfetmenin heyecanını yaşarken izleyici de onun bu değişimine anlam vermeye çalışır. Filmin bundan sonraki bölümünde izleyiciyi ilginç bir deneyim beklemektedir: Alton’un peşindeki insancıkların acizliği karşısında sırasıyla hayret, yüzleşme ve keyif-hüzün karışımı bir hissin travmasını yaşamak zorunda kalacaklardır.

 

“AGA”NIN DÜNYASI ÜSTÜNE DÜNYA OLUR MU?

 

Alton’un başka dünyalardan gelen bir yaratık olduğu gizemini filmin geneline yaymayı iyi beceren Nichols, uzaylıları gösterme şekliyle de özgün bir yöntem kullanıyor. Spielberg gibi uzaylıları detaylı bir şekilde ve sempatik-sevimli-zararsız gösterme hevesi olmayan Nichols, Alton’u almaya geldiklerinde de onları ete kemiğe büründürmez. Sadece gözlerinden ve vücutlarının merkezinden (kalp diyebiliriz) yaydıkları ışıklarla resmeder ziyaretçileri. Filmde vücut bulan tek uzaylı Alton’dur. Tabi eğer vücudu ele geçirilmemişse(?)... Diğer bir ilginç detaysa uzaylıların Alton’u almaya geldiklerinde ortaya çıkan görüntü. Genelde gösterişli bir uzay gemisiyle ya da UFO’yla arz-ı endam eden bu yaratıkcağızlar, Midnight Special’da koca koca gökdelenler, ilginç tasarımlı binalar, köprüler vs. ile tam bir şehirle iniyorlar, daha doğrusu beliriyorlar dünyamızda. Burada, filmde Alton’un bu dünyaya ait olmadığını anladığı sabahın ardından annesi ve Lucas’a olayı anlatırken kullandığı “dünyanın üzerinde bir dünya daha var” tabiri geliyor akıllara. Yani bu filmde uzaylılar dünyamızı istilaya ya da keşfe falan gelmiyorlar. Zaten keşfetmişler hatta aramızdalar... Anlaşılan, zeminini 1970’li yıllara, sırtını da klişelere dayayan, dünya dışı varlıklar üzerine çekilen filmlerin kurduğu temele saygı duyan yönetmen Nichols, yeni şeyler söyleme vaktinin geldiğinin de farkında. Bu anlamda filmin ana metnini bir “ziyaret” üzerine değil “yerleşme” üzerine kurmayı tercih etmiş. Başka bir deyişle “dünyamız” diyerek sahiplendiğimiz yerin aslında sadece bize ait olmadığını, bizim göremediğimiz bir boyutta başka canlıların da aynı dünyada yaşamlarını sürdürdüğünü söylüyor. Filmin başından beri sadece özel güçleri olduğu için bir çocuğun peşinde koşan, onu kullanmaya çalışan hatta nerdeyse ona tapan insancıklara, yaşadıkları yeryüzünün bile sadece onlara ait olmadığını söylemeye çalışıyor belki de. Midnight Special’daki insanların mücadelesi filmin sonunda başlıyor yani aslında. Bakalım bir karış toprak için birbirini öldüren bu “yaratık”lar, üzerlerinde beliren başka bir dünyanın varlığından haberdar olduktan sonra ne yapacaklar? Belki de orada yaşamanın yollarını ararlar belli mi olur...

 

 

 

YORUMLAR [0]