TEK KİŞİLİK KARNAVAL

ÜÇ BOYUTLU AŞIRILIK: BELGICA

Dilan Salkaya

@leblebikola

BU YAZIYI PAYLAŞ

Avrupa Sineması’nın yükselen isimlerinden Belçikalı Felix Van Groeningen, aşkı, inancı ve yaşamı sorguladığı 2014 yapımı filmi The Broken Circle Breakdown ile Oscar’a aday gösterilmiş, zaman kavramını kendi sinemasında çemberden uzaklaştırıp bir çizgiye dönüştürmüştü. Kasıtlı olarak yapmasa da yarattığı karakterler genellikle anlatacağı hikâyenin önüne geçen yönetmen, son filmi Belgica’da (2015) farklı bir formül uyguluyor. The Broken Circle Breakdown’da dövmeli bir kadını muhafazakâr, kovboyvari bir adamı ise inançsız çizen yönetmen, kızlarını kaybetme korkusuyla yaşayan iki âşığı karşımıza çıkarmıştı. Aynı zamanda filmin hikâyesini, sakin müziklerle desteklemişti. Belgica da müzikal bir temelin üzerine kuruluyor ancak bu defa country ezgilerle hemhâl olmak yerine electroclashlerle, boşalmayan içki şişeleriyle, dağılmayan sigara dumanları ve susmayan hoparlörlerle birlikte, sönmeyen ışıkların altındayız.

Müzik dünyası, yerleşik eğlence anlayışı ve mekân kültürü üzerine bir film olan Belgica, yönetmenin önceki filmlerindeki kadar derin olmasa da, zıt karakterdeki iki kardeş olan Jo ve Frank üzerinden aile mefhumunu da irdeliyor. Ancak mekânın dinamikliği, karakterlerin ve olay örgüsünün önüne geçince, ortaya aşırılık sinemasının iyi bir örneği sayabileceğimiz, enerjisi yüksek bir mekân ve müzik güzellemesi çıkıyor.

Bir evlat sahibi olan ve karısıyla birlikte şehrin uzağında sakin bir hayat süren ağabey Frank, yaşantısından bunalıp adrenalin dolu ‘gerçek’ hayata dâhil olmak ve yeni bir kimliğe bürünmek isteyince, kardeşi Jo’nun Belgica adlı cafesini ziyaret ediyor. Birlik olup burayı, Belçika’nın müzik ve gece hayatının nabzını tutacak dinamik, çılgın bir bara dönüştürmeye karar veriyorlar ve farkında olmadan, sonunu kontrastlı hayallerlerle çizdikleri yeni bir hayatın da temelini atıyorlar.

Belgica’nın, bir karakter gibi çok boyutlu inşa edildiğini, kendi içerisinde bir canlıya dönüşerek değişim geçirdiğini ve dalgalanmalar yaşadığını söylemek mümkün. Bu anlamıyla mekân, insanların çekinmeden bir başkası oluverdiği, birikenlerin boşalıp en yoğun duygu patlamalarının ve benzersiz deneyimlerin yaşandığı bir oyun/performans alanı niteliğinde. Yönetmenin egoları çarpıştırdığı benzersiz bir arena, o arenadaki egolarla çarpışan bir organizma aynı zamanda. İki kardeşin yola çıkış sloganlarına uyar şekilde Belgica, gelen herkesi kabul eden, kimseyi kapıdan geri çevirmeyen bir yer. Ancak işin içine hedonizm ve egolar girdi mi de kendisi mekân olarak kenara çekilen ve meydanı savaşçılara bırakan, tasarlanmış bir deha.

Peki eğlence düşkünü iki kardeşe dönelim. Jo, bir süre sonra bu şatafatlı ve alengirli hayattan sıkılsa, kız arkadaşının hamile olduğunu öğrenince baba olmayı aklından geçirse ve Belgica’dan vazgeçse? Ya da Frank, evle ilgilenmediği için eşinin kendisine ettiği sitemlere daha fazla dayanamayıp taşradaki eski hayatına geri dönse Belgica ne olur? Tabii ki yaşamaya devam eder!

İki kardeşin babalarıyla kurduğu farklı ilişki, ruhlarındaki gedikleri anlamak için ipuçları da sunuyor. Hareketli ritimden sıyrılıp o ipuçlarını toplamak ise marifet istiyor. Frank, babasını görmemeye yemin etmişken ve son olarak cenazesinde onu uğurlarken Jo, ailesine daha bağlı bir profil çiziyor. Hem küçük çocuk olmanın hem de iki aylıkken kapanan bir gözünün kendisini düşürdüğü çaresizliğin verdiği ayrıcalıkla, ailesiyle bağlarını güçlendiriyor. Jo, ağabeyine oranla ahlaki olandan yana bir duruş sergilerken Frank, kendi istekleri uğruna çevresini kırıp dökerek tahribata yol açabiliyor. Karısına, müşterilere, bardaki sevgilisi Nikki’ye karşı kabalaşıp bir anda şiddet yanlısı olabiliyor. Zaten filmin, tansiyonu yükselten karakteri olarak akılda kalıyor. Eril iktidar kavramı da filmde Frank üzerinden kuruluyor ve nasıl The Broken Circle Breakdown’da Amerikan hayranı bir karakter olan Elise varsa, burada da ateş hattının ortasında Frank yer alıyor. Tıpkı Elise gibi Frank’i de bir geri dönüş bekliyor. Frank; aşağılayan, hor gören ve ötekileştiren tavırlarıyla güçlü bir milliyetçilik temsili kuruyor ki bu da aslında Belçika’nın gece hayatının bir tasviri olarak karşımıza çıkıyor.

Müzik susmasın, yudumlar azalmasın, kâr çoğalsın ancak bunlara rağmen hayatımız da raydan çıkmasın derken aşırılık, beraberinde yıkımı da getiriyor. İki kardeşin mekânda ağırladıkları ünlü isimler, burayı kısa sürede popülerleştiriyor ancak beklenmedik yükseliş, güvenlik önlemlerini yetersiz kılınca birtakım aksiliklerin yaşanması ve ekip içi sürtüşmelerin doğması da kaçınılmaz oluyor. Başka bir deyişle, kendi inşa ettikleri mekân, onların hayatını imha etmeye başlıyor. Hazzın önüne geçilemeyince hedonizm özellikle Frank’i esir alıyor ve para, içki, uyuşturucu, beden ile kurulan duygu dışı ilişkiler dalga dalga yayılmaya başlıyor.

Belgica, en kısa ifadeyle bir mekânı karakter olarak tasarlarken başarıyı yakalıyor; tasarladığı mekân, karakterlerini yenerken ise bir anda klişeleşiyor. Filmin, Belçikalı grup Soulwax’ın elinden çıkan soundtracki ise izleyenin yanına kâr kalıyor.

Tam şu anda, filmi izlemeye karar verdiniz diyelim. Bu demek oluyor ki Burning Phlegm, Roland Machbeth, Davy Coppens ve The Shitz gibi isimlerin neredeyse canlı konser tadındaki performanslarını, muhteşem bir ışık ve görsel şölen eşliğinde izlemek üzeresiniz. Hatta izlediğinizin bir film olduğunu unutturan ve kurguyu bir konser atmosferine büründüren ritmi yakalamanıza, kulaklarınızın pasını silmenize, tempo tutan ayağınızı elinizle durdurmanıza da ramak kaldı. “Müzik, dans ve bir kucak enerji istiyorum!” diyorsanız buyurun, sizi Belgica’ya alalım.

 

YORUMLAR [0]