KONUK YAZAR

TEKİNSİZ GECELERİN SOLUCANI: NIGHTCRAWLER

Konuk Yazar

sineterspektif

BU YAZIYI PAYLAŞ

 

BÖYLE AKSİYONA CAN KURBAN

   

Aksiyon filmlerinin aksiyonu ve son teknoloji görsel teknolojileri yalnızca hareket olsun ve içi boş bir film seyirlik hale gelsin diye kullanmasıyla ilgili ciddi bir sıkıntım var. Nightcrawler’da ise Hollywood’un genel eğiliminin aksine aksiyonun, iyi belirlenmiş amaçlar için kullanıldığını ve içerikle fevkalade bir bütünleşme sağladığını görüyoruz. Bu bile, kabul edelim ki başlı başına önemli ve sıkça rastlamadığımız bir olay. Karşımızda, özü itibariyle hırsızlığı kendine iş edinmiş sosyopat Louis’in (Jake Gyllenhaal’ın olağanüstü bir performans sergilediği ancak nasıl oluyorsa Oscar’da aday gösterilmediği), şeytani zekâsını kullanarak, her tür insani ve etik sınırları çiğnemek suretiyle haber üretip televizyon kanalına satarak medya sektöründen ciddi paralar kazanmasının hikayesi var. Ancak film bundan çok daha fazlasını vadediyor. Film, günümüzün haber üretim pratikleri ve haber etiği üzerine sözünü sakınmadan söyledikleriyle seyirciyi hırpalama potansiyeli bir hayli yüksek bir yapım olarak dikkat çekiyor.

 

KİM KORKAR AHLAKTAN, ETİKTEN!

 

Nightcrawler, televizyonda egemen olan habercilik anlayışına oldukça sert eleştiriler getiriyor. Ama bunu yaparken idealist bir habercinin kokuşmuşluğun içindeki mücadelesini ya da haberciliğin etik sınırlar gözetilerek yapıldığı bir ortamda, düzeni bozan bir adamın hikayesini sunmuyor. Aksine, hali hazırda “etik ve ahlak da neymiş” anlayışıyla işleyen, “kokuşmuş” değerlerle donanmış bir habercilik dünyası resmederek, bu dünyanın içine katalizör görevi görecek bir “çılgın” eklemlendiğinde olayın nerelere varabileceğini sorguluyor. Dolayısıyla film aslında haberciliğin mevcut durumunu uçlara taşıyor. Peki yaptığına ironi denebilir mi? Hiç de değil. Gerçekçi üslubundan bir an bile taviz vermeden, amiyane tabirle bodoslama dalıyor ve ters yüz edilmiş habercilik etiğinin kalan son kırıntılarını dinamitle patlatmaya girişiyor. Ancak bunu da gözümüze sokacak şekilde yapmıyor film. Ustalıkla ve zekice kurgulanmış bir olay örgüsü içinde, ritmi giderek üst seviyelere taşıyarak hepimizi dehşete düşürüyor. Ve bizi, her akşam keyifle izlediğimiz dehşet dolu haber bültenleri üzerine uzun uzun düşünmeye davet ediyor.

 

HABERDE HIZ VE GÖRÜNTÜNÜN HÜKMÜ GEÇER!

 

İçinde yaşadığımız gösteri çağında, bir televizyon haberine konu olan olayın gerçekten var olduğunun kanıtı, yalnızca ve yalnızca olay anında çekilmiş görüntüler artık. Bu bağlamda televizyon haberciliğinin genel geçer “görüntü varsa haber değerlidir” mottosuna uygun olarak filmde her geçen gün işi daha iyi öğrenen ve ustaca planlar yapan anti-kahramanımız Louis’in giderek hızlandığına ve geliştiğine tanık oluyoruz. Louis Bloom’un önlenemez “yükselişi”, sattığı olay görüntülerinden para kazandıkça, önce köle gibi kullandığı bir partner, sonrasında yeni bir ekipman ile son model bir arabaya sahip olmasıyla sürüyor. Ve kendini adadıkça, olay mahalline polisten ve ambulanstan bile önce varmaya başlıyor. Olay mahallindeki kurgusal müdahaleleri ise habercilerin kurgu masasındaki yöntemlerinden biraz farklı. Gizlice girdiği bir evdeki buzdolabı magnetlerinin yerini değiştirip, haberi satmasında işine yarayacak anlamı üretmekten, yaralıların ya da cesetlerin yerlerini çekime en uygun yere taşımaya kadar çeşitlenen geniş bir yelpaze bu. Ve sonunda yaşanmış olayları kaydetmek veya onlara müdahale etmek yerine, olayların bizatihi kendisinin gerçekleşmesine vesile olacak şekilde gerçek hayatı kurgulayıp, manipüle ederek haber yapmaya girişmesiyle doruğa ulaşıyor, Louis’in girişimleri. Dolayısıyla, gerçeklerin adım adım kurguyla iç içe geçmeye başladığı filmin sonunda kurgunun, gerçek üzerinde hakimiyet kurduğuna tanıklık ediyoruz.

 

İÇİMİZİ KEMİREN BİR SOLUCAN

 

Filmin orijinal isminin “geceleri çıkan solucan” olması boşuna değil. Anti-kahramanımız Louis, solucan misali girebileceği bir delik ararken, en uygun habitatın habercilik alanı olduğunu kısa sürede keşfediyor. Ve sınır tanımaz hırsı ve dikkatiyle girmediği delik, ihlal etmediği mahremiyet alanı kalmıyor. Televizyon kanalının haber müdürü Nina’nın (Rene Russo) Louis’in getirdiği kan ve vahşet dolu, çoğu zaman pornografik şiddet görüntüleri içeren kayıtlara baktığında gözlerinin parlaması, günümüz habercilik anlayışını gösterdiği gibi, Louis için “anne” figürü tarafından onaylanma ve ekstra bir motivasyon sağlıyor. Bunlar olurken, yönetmen de bizi, hınzırca ve irite edecek şekilde, olayları Louis’in gözünden görmeye zorluyor. Yerleştirildiğimiz bu öznel konum, nesnel bir bakış açısıyla eylemleri yargılamamızı sağlamak yerine, bizi de suç ortağı yapma çabasının bir sonucu. Ve kuşkusuz, kayda değer bir eleştirellik çabasını gösteriyor. Aslında bir nevi, bu görüntüler, “haberler siz onları izlediğiniz ve vazgeçemediğiniz için bu şekilde yapılıyor” diyerek sorumluluğun bir kısmını da bizim omuzlarımıza yüklüyor. Etrafında gerçekleşen trajik bir olaya yardım etmek için değil, öncelikle “merak” içinde izlemek ve cep telefonuyla kaydetmek için koşan günümüz insanına da bundan bir nebze olsun pay çıkarmak düşüyor sanırım. Louis Bloom karakteri, insanlarla olan iletişimi sorunlu, empati yoksunu bir sosyopat olmasının ötesinde, habercilik anlamında zamanın ruhunu da temsil ediyor. Zamane habercilerinin içinde kümelenmiş olan ve bizim de izleyiciler ve okuyucular olarak sürekli çanak tuttuğumuz bir medya kültürünün yozlaşmış ruhu karşımızdaki. Belki de bundan dolayı, ondan nefret ettiğimiz kadar onun, pür kötülük barındıran eylemlerinde bir şekilde paçayı kurtarmasını istiyoruz. Ve bu ikircikli ruh halimizin farkına vardığımızda da haliyle huzursuzlanıp rahatsızlanıyoruz.

 

GECELER, KATRAN KARASI GECELER

 

İstemeden de olsa kurduğumuz özdeşleşim nedeniyle, anti-kahramanımızla beraber suçtan suça koşarken, bir yanımızla olayları sıcağı sıcağına yakalamasını istiyoruz. Ve kendimizi filmin ilerleyen dakikalarında Louis’in suç ortağı olarak konumlanmış buluyoruz. Klasik anlatıya sahip bir Hollywood filminde suç işlemiş anti-kahramanın bir şekilde cezasını (ölerek, yargılanarak, vb.) bulmasıyla huzur bulmaya alışkın olan bizler, bundan mahrum bırakılıyoruz. Dolayısıyla film, bu noktada radikal bir tercihle katarsise izin veren ahlaki bir kapanışa yer vermiyor; işlerin çok daha kötüye gideceğini sezdirecek şekilde, Louis’in “işi büyüterek” yoluna devam ettiğini gösteren bir son veriyor elimize. Türkiye’de gösterime girdiği isme yaraşır (Gecelerin Vurgunu) bir şekilde neredeyse tamamı sokakların zifiri karanlığında geçen filmin jeneriği akarken, kötülüklerin sembolü olan dolunayın, kapkara bir gecede, televizyon kanallarının vericilerinin silüeti üzerinden hızla yükselmesi, Louis’in iş başında olduğu ve giderek artan bir şekilde “başarı”ya ulaşacağı mesajını güçlendiriyor. Bizim payımıza da filmi izleyerek rahatlamak değil; televizyon haberlerindeki suç ortaklığımız üzerine uzun uzadıya düşünmek kalıyor.

 

 

MEHMET OĞULCAN TURAN

 

 

 

YORUMLAR [0]