SANATA MEYYALİM VALLA HAYRETTEN

ŞŞŞŞŞŞT! (PLEMYA)

Hasan Hüseyin Toydemir

@hhtoydemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

KABİLE, BUZ GİBİ BİR BÜYÜME HİKAYESİ. BİREYİN TOPLUM İÇİNDE KENDİNİ İSPATLAMA VE VAROLMA MÜCADELESİNİN İŞARET DİLİNDEKİ KARŞILIĞI ASLINDA. KÖTÜLÜKTEN KAÇMANIN İMKANSIZ OLDUĞU BİR DÜNYA TASVİRİ. SUÇA VE GÜNAHA BULANAN KARAKTERLERİNİN KONUŞAMAMASI, KOCAMAN BİR TESADÜF OLSA GEREK!..

 

HAYRET Kİ “NE” HAYRET!

İnsanın bu sanata meyyali nasıl olmasın... Ukraynalı Miroslav Slaboshpitsky ilk uzun metraj filmi Plemya (Kabile) ile kelimenin tam anlamıyla eşi olmayan bir deneyim yaşatıyor. Sinemadan insanın sesini alıyor ve ortaya çıkan boşluğu sanatsal dille donatıyor. Kabile sinema tarihinin, tamamı işaret diliyle çekilmiş ilk filmi. Ama sadece konuşmaları kaldırıp, işaret diliyle film yaptım diyen bir film değil. Bunu bir ilki yapmış olmak için değil başka bir derdi olduğu için yapıyor. Konuşmaların gerekliliğini sorgulatması bir yana, sinemanın “ne”sine odaklanmamızı istiyor.

 

OTUR BAŞTAN YAZ BENİ

 

Kabile, sinema tarihi açısından da geçmişe yolculuk anlamı taşıyor aslında. Bunu 2011 yılında The Artist filmiyle Hazanavicius’un yaptığı gibi bir saygı duruşu edasında değil, daha deneyimsel, özgün ve sert bir yöntemle yapmaya çalışıyor. Sinemanın ilk yıllarında teknik zorunluluktan doğan sessizlik, 2014 yılında çekilen bu filmde insani bir zorunluluk halini alıyor. Bu anlamda sessizliğin kullanımı sinema diline olduğu kadar, anlattığı öyküye de hizmet ediyor. Slaboshpitsky, gündelik hayatlarında işaret diliyle iletişim kuran bu insanlara, bir kaç dakika değil bütün filmini ayırıyor. Ve bizi bu sessiz ama yoğun süreçle bir imtihana sokuyor. Bu imtihan, sadece geleneksel ya da klasik anlatıyı kırma boyutunda kalmıyor. Çünkü filmin asıl yoğunlaştığı yer sinemanın popüler tarafı değil, her tarafı. Plemya’yı biricik kılan da bu. Slaboshpitsky, filmden sadece konuşmaları çıkarmanın ya da işaret diliyle film çekmenin bir marifet olmadığını biliyor. Bu yüzden, sinemayı bir araç olarak kullanarak bütünüyle olmasa da yeni bir dil inşa etmeye çalışıyor.

 

DUYMUYORUZ, HEPSİ BU!

 

Kabile’nin insanları öğrenciler, eğitimciler, tır şoförleri ve sokakta yürüyen bizim gibi bir kaç tipten ibaret. Peki bu insanları işitme engelli olmaları dışında bizden ayıran ne? Hiçbir şey. Slaboshpitsky’nin kabilesindeki herkes de bizim gibi suçlu ve günahkar. Peki mekan olarak neden bir işitme engelliler yatılı okulu seçilmiş? Ve neden konuşamayan bu insanların hepsi suça ve günaha bulanmış halde? Kabile’nin asıl meselesini kavrayabilmek bu soruları doğru cevaplamaktan geçiyor. Ama bu soruları cevaplamadan önce filmin dilini doğru okumakta fayda var. Baktığımız zaman filmin öyküsünün öyle aman aman bir özgünlüğü olduğunu söyleyemeyiz. Yönetmen de bunun bilincinde olduğundan hikayeye yaslanan bir anlatımdan daha çok, biçimci bir anlatım benimsemiş. Filminin merkezine koyduğu suç ve şiddet öğelerini de abartıya kaçmadan verebilmiş bu sayede. Ama asıl başarılı olduğu nokta; ilk filmini çeken pek çok yönetmen gibi karikatür karakterler yaratmak yerine, doğal ve sıradan karakterlerle hikayesini anlatabilmesi. Bunun bir diğer katkısı da; filmin karakterlerinin işitme engelli olmaları dışında bizden hiçbir farklarının olmadığına bizi inandırması. Bu anlamda hem daha gerçekçi bir dünya portresi çıkıyor ortaya hem de işitme engelli insanlar için hassas olabilecek bir konunun üstesinden ustalıkla geliniyor.   

 

BİZ BÜYÜDÜK VE KİRLENDİ DÜNYA

 

Kabile’nin anlatısının iskelesi “büyüme”. Yönetmen diğer bütün meseleleri üzerine inşa edebileceği daha uygun bir iskele bulamazdı sanırım. Karakterlerimiz aşkı, cinselliği, baskıyı, otoriteyi ve ona karşı gelmeyi, özgürlük arayışını, aşk acısını ve şiddeti keşfedip tecrübe ederken, sadece tek bir şey yapıyorlar aslında: büyüyorlar. Her büyüme gibi Kabile’nin sakinlerinin büyümesi de hayli sancılı oluyor. Filmdeki mekan kullanımı bu anlamda oldukça dikkat çekici. Gençlerin çevresindeki kirli dünyayı tasvir ederken soğuk, karanlık ya da loş atmosfer kullanan Slaboshpitsky, suçlunun hangi taraf olduğu noktasında en az karakterleri kadar konuşkan davranıyor. Ama yine karakterlerinin kullandığı işaret dili gibi o da sinema diliyle bizi yönlendiriyor. Şiddet, suç ve günahla kaplanmış kabileye(topluma) girebilmek için en masumların bile fedakarlık yapmak, değişmek zorunda olduğunu gösteriyor. Ve bu değişim de büyümelerinin bir parçası olarak onlarda izler bırakıyor. Filmin kürtaj ve final sahneleri bu izlerin derinliğini göstermesi açısından daha da önem kazanıyor böylelikle. Çivisi çıkmış bir dünyada temiz kalabilmek ne kadar mümkün olabilir ki? Temizlemek için bile kirlenmek kaçınılmazken üstelik...

 

KULAKLARIN ÇINLASIN!

 

Kabile, meselesi kadar -hatta kimilerince daha çok, anlatım diliyle ön plana çıkan bir film. Bunda en büyük etken kuşkusuz daha önce de belirttiğimiz gibi tamamen işaret diliyle çekilmiş olması. Ama burada biricikliği doğuran şey işaret dili değil aslında, işaret diliyle çekilmiş bir filmin yaşattığı sinemasal deneyim. Bu filmi izlerken hikayeden bağımsız olarak neler hissettiğiniz. Filmin başlarında -doğal olarak- yadırgadığınız bu dili, bir süre sonra normal bir film izler gibi nasıl kabullendiğiniz. Altyazı okumadan, konuşmaları dinlemeden filmi anlamanızdan bahsetmiyorum. Kastettiğim, bu filmin size yaptırdıkları. Bu film, size normal bir film ne yaptırıyorsa aynılarını yaptırdı çünkü. Fazladan bir şey istemedi ve almadı sizden. Güzelliği de burada zaten. Bunu anlamamızı istedi. İlk başta bize garip gelen konuşmaların eksikliğini bir süre sonra hatırlamıyor olacaktık. Ve bundan sonraki film izleme deneyimlerimiz, kıyısından köşesinden bize bu filmi hatırlatacaktı.

 

KANTARIN TOPUZU, BİÇİMİN TÖZÜ

 

Kabile’deki dil deneyimi, üzerinde durulması gereken bir konu. Film dilinin her şeyden önce güncel olması gerektiğini hep söylüyoruz. Her daim etkisini koruyan biçim için bu “zamanı yakalama” mefhumu önemli. Ama özellikle hikayelerin tekrara bindiği, yeniden çevrimlerin, uyarlamaların havada uçuştuğu çağımızda, film dilinde biçimin, özgünlüğün en önemli kriteri olduğunu kabul etmemiz gerekiyor. Buradaki hassasiyeti korumanın yolu; film dilinin mimarı olan yönetmenin sanata ve topluma bakışını yansıtan “öz” ile “biçimi” ayrı düşünmemekten geçiyor. Bu anlamda biçimin, öze hizmet ettiği sürece işlevsel bir özgünlüğe sahip olabileceğini söyleyebiliriz. Film okumaları yaparken bu hassas dengeyi gözetmekte fayda var. Kabile, bu dengeyi iyi kuran bir film. İşaret diliyle iletişim kuran insanların hikayesini anlatırken Slaboshpitsky’nin kullandığı gibi bir film dili en doğru yöntem olacaktır. Tabi burada anlatımın “doğru”luğundan öte estetik olarak da oturması gerekiyor. Bu anlamda konuşmaların yokluğunda geriye kalan bütün seslerin taşıdığı anlam da artıyor haliyle. Yönetmen bu noktada, çevre seslerini neredeyse yok saymış. Böylece karakterlerin, filmin ana mekanı olan yatılı okuldaki soyutlanmışlıkları izleyiciye kolaylıkla geçebiliyor. Toplumun insanı kötülüğe iterken kullandığı bilinçli ya da bilinçsiz kodlar filmin bu soyutlanmışlığıyla da örtüşüyor. Anlaşılacağı üzere Kabile, film dili bakımından biçim ve özün dengesin iyi kurarak yapılmış bir film. Burada, ilk filmini çekmesine rağmen bu hassas teraziyi sallamayan Slaboshpitsky’nin özel bir iş çıkardığını söylemek gerek.      

 

İLK BAKIŞ, SON ÖPÜCÜK

 

Geçtiğimiz günlerde internette dolanan bir video dikkatimi çekti. 55 farklı filmin açılış ve kapanış sahnelerinin arka arkaya kurgulandığı bu video, herkes için olduğu gibi benim için de oldukça ilginç bir deneyimdi. Filmlerin hepsini izlemiş olmama rağmen, bazılarındaki bütünlüğü bu video sayesinde farketmiştim. Videoyla aynı dönemde izlemiş olmamın da etkisiyle Kabile’nin ilk ve son sahnelerini dikkatle izledim. Ve aynı bütünlük ve devamlılığı bu filmde de gördüm. Slaboshpitsky, bir otobüs durağında bekleyen insanlara adres sorarken tanıştırdığı karakterini, filmin başında merdivenlerden çıkarken takip ettiği yerden devam edercesine, final sahnesinde de aynı planla veda ediyordu. Bu kez “büyüyen” ve değişen (adapte olan) karakterimiz daha emin adımlarla yürümüştü. Kabile’nin kapılarını örtüp gerçek kabileye (dünyaya) döndüğünde nasıl bir insan olacağını ise bilmiyoruz. Kabile onu neye hazırladı? Yaşananlar gerçek toplumun bir provası mıydı? Bütün bunlara vereceğiniz cevaplar, sizin filmdeki olayları ne kadar “yakın” bulduğunuzla ilgili sanırım. O kapılar kapandığında kendinizle yüzleşemeyecek kadar kötü müsünüz yoksa?

 

YORUMLAR [0]