KAYIP BAKIŞLAR

SOPHIA LOREN’İN ANILARLA YÜKLÜ ATLIKARINCASI

Serkan Murat Kırıkcı

@bodakedi

BU YAZIYI PAYLAŞ

 

“Gelişler ve gidişler her zaman özel anlar oluşturur ve anılarla yüklü atlıkarıncayı harekete geçirirler” diyor Sophia Loren, kitabını da adadığı hayatının en büyük mucizeleri olarak tanıttığı dört torununa kavuşacağı Noel gecesinin arifesinde. 80 yaşında bir babaanne olarak onları ağırlayacak, zaman geçirecek ve özel yemekleriyle mutlu edecek, mutlu olacak. Sırlar sandığını bize açtığında, “Evvel zaman içinde sıska bacaklı, koca gözlü, somurtkan ağızlı bir kız vardı” diyor sinemanın İtalyan efsanesi, otobiyografisi “Ieri, Oggi, Domani. La mia vita”da…

Geçtiğimiz yıl çıkan kitap Kırmızı Kedi Yayınevi’nce dilimize kazandırıldı ve “Dün, Bugün, Yarın. Bütün Hayatım” adıyla Temmuz ayından bu yana rafları süslüyor. Savaş ortamında evlilik dışı bir çocuk olarak doğan ve açlık içinde büyüyen o kürdan kız, 94 filmlik bir serüvenin sonunda biri Oscar olmak üzere bolca ödülle taçlanmış ve 20. Yüzyılın en güzel kadınlarından biri olarak anılan efsane şimdi. 20 Eylül’de 81 yaşına basarken yüzünden gülümseme eksik olmayacak. Dönemin güzel oyuncuları arasında bize daha yakın bir kadın o. Damarlarında Akdeniz kanı dolaşıyor çünkü. Sıcak, duygusal, hayatın içinden sokaklardan gelen bir kadın… Ülkesini sevdiği için bile isteye hapis yatan bir kadın. Kadın olarak da çok önemli bir figür Loren. “Vay anasını! Nereden nereye gelmiş” tepkisi onun hayat hikayesine tam oturuyor. Onca zorluğun içinden kendini nasıl inşa ettiğini de anlattığı için de değerli sözleri ve bu yüzden kitap çok daha değerli.

“Görüntüler, biletler, mektuplar, şiirler. Yatağımın üstüne koyduğum minik sandığın içindeki sırlarım hayat kokuyor ve beni zamanda yolculuğa çıkarıyor. Artık çok geride kalan gençliğime götürüyor, anılardan ve umutlardan, hâlâ gerçekleştirilmeyi bekleyen hayallerden oluşan ışıklı iz, yarına uzanan yolu gösteriyor. Yarın Noel gecesi, her şey hazır ama ben şimdi bu bayramdan çok uzaklardayım; hayatımın içinden akıp gittiği bu anılar nehriyle sürükleniyorum. Mutluluk ve hüzün gizemli şekillerde birbirlerine düğümleniyor; ikisi de öteki olmadan var olamaz. Sevdiğim kişilerin pek çoğu artık yok ama benim içimde, çocuklarımın başlarında, yarın soframızı şenlendirecek torunlarımın hayal güçlerinde konuşmayı sürdürüyorlar.”

Tüm hayatını zerafetle “sırlar sandığı” olarak tanımlayan ve onları bizim için açan Loren, mutluluğunu ve hüznünü birbirinden ayırmadan anlatıyor. Bir zamanların sıska kızı uzun yaşamının sonunda geriye dönüp baktığında her şeyi kanıksamış, alışmak zorunda olduklarına alışmış, yitirmiş olduklarını da kalbinde yaşatıyor. İçindekileri dökerken her şeye eşit davranıyor anılarında. Sinema sevgisi ve oyunculuğa dair anılarını da yaşamıyla yoğuruyor, hazırlayacağı sofra gibi. Sanki o Noel gecesinin şeref konuğu yapıyor okurunu o sofraya ve karşısına geçip anlatıyor bilge bir kadın gibi. Güçlü kalemiyle çok da etkili oluyor anlattıkları. Renkli hayatının her durağında aynı toklukla cümleler kuruyor, nelerden güç aldığının ve hayat felsefesinin şifrelerini veriyor. Sinema meraklısıysanız zaten okuyacaksınız ama kitaptan bazı bölümleri anarak Loren’in doğum gününü kutlamış olalım ve binelim o atlıkarıncaya…

“20 Eylül 1934 günü Roma’da, Santa Margherita Kliniği’nin nikahsız anneler bölümünde cılız ve çirkince bir bebek olarak doğdum. Her zaman söylediğim gibi çeyizim bilgelik ve yoksulluk dolu bir sandıktı.” diyor Loren. Ötekilerden çok farklı ve güzel bir anne ile hayatı boyunca eksikliğini hissedeceği bir babanın kızı olarak Sofia Villani Scicolone adıyla doğmuş. Sık sık tekrarlanan aşkı ile sürekli mağlup olan ve kaybeden annesi, onun deyimiyle annecik neredeyse star olmak üzereymiş aslında. Greta Garbo’nun tıpatıp benzerini arayanların sevincini de kursağında bırakan, hesapta olmayan aşk her şeyi değiştirmiş. Sophia’nın sinema yıldızı olmasına giden yolu açan da bu olmuş. Annecik Romilda Villani’nin yapamadığını kızının yapmasını görme istemesi değiştirmiş hayatını. Lakin çok zorlu bir dönemden geçmişler ailecek, ülkesindeki tüm insanlar gibi. “Çocukluğumun egemen noktası açlık” diyerek özetliyor o dönemi. 1943’de Amerikan askerlerinin şehrin sokaklarında şenlik yürüyüşü yaparken dağıttığı çikolata için “ne olduğunu bilmediği için tatmaya cesaret edemedim.” dediği açlık… Sonrası seçmeler, her soruya “yes” diyerek fiziğinin avantajıyla ilk set deneyimi ve 1950’de dört filmle başlayan oyunculuk kariyeri...

Tam da gelişmekte olan İtalyan sinemasının ortasına doğan kariyeri boyunca oynadığı filmleri hep hayat hikayesiyle bağdaştırarak anlatıyor Loren. Gökteki ayı elde etmek isteyen ama kasaba terbiyesinden vazgeçmeyen, vaatlere yüz vermeyen kız olarak atılmış sinema macerasına. Çalışmayı seven, kendini işine bütünüyle veren ve hep kendinden şüphe duyarak kendini aşan biri olarak, oynayacağı karakterlerin yaratma sürecini de yaşadıklarından nasıl çıkarttığını anlatıyor. Kurguyla hayatı birbirine harmanlayarak, dört bir yanından alıntılar yaparak... Her rol için yaşadıklarına dönmek de ona farklı bir kapı açmış.

“Çocukluğum sürekli su yüzüne çıkıyor ve beni duygulandırıyordu. Artık yolumu bulmama karşın bir zamanlar açlıkla savaş arasına sıkıştığım, yol gösterecek bir babanın yokluğunu hissettiğim ve hayal kurmaktan başka çaremin olmadığı günleri asla unutamazdım. O minik “Kürdan”, güçlükleri ve hayalleriyle içimde yaşamayı sürdürürken geçmişin nasıl olduğunu sürekli anımsatarak hiçbir şeye garanti gözüyle bakmamam gerektiğini tembihliyordu. Benim gerçek şansım hep bu olmuştur, her gün yapabildiğim bütün güzel işler için neşelenme, yürüdüğüm yolu ölçebilme fırsatım vardı. İçinde hayat olmayan masal ve masal olmayan hayat büyüden yoksundur. Her ikisini de reddetmeden tam ortadan yürümek en güzelidir.”

Elbette birlikte rol aldığı efsane oyunculardan da bahsediyor ama özellikle ikisinin yeri onda çok ayrı. Nazik aşık olarak hayatına giren Cary Grant’i “Cary’nin Gülleri” bölümüyle anlatırken, sinema tarihinin en uyumlu çiftlerinden biri olma süreci başta olmak üzere Marcello Mastroianni’yi sık sık anıyor. Neredeyse aldığı her nefesin bir teşekkür olduğunu hissettirircesine anlattığı Vittorio De Sica’ya da bir kez daha hayranlık duymanızı sağlıyor. Charlie Chaplin bölümü de saf sinema sevgisiyle dolu leziz bir anlatımla çok keyifli.

Evli ve kendisinden 22 yaş büyük Carlo Ponti ile yaşadıklarının hayatına etkisini de anlatıyor Loren. En zoru iki kez yaptığı düşük ve anne olma isteğine zorlu bir süreçten sonra kavuşması. Özellikle altını çizmeden, acındırmadan, acımadan acıtmadan nezaketle anlatıyor yaşadıklarını. Ponti’nin ölümünü de bir cümle ile geçecek olgunlukta. En büyük sevinçlerini de aynı şekilde anlatıyor. En iyi Kadın oyuncu oscarını aldığını öğrenmesi... 1999’da en iyi yabancı film oscarını açıklamak için zarfı açtığında çocuklar gibi sevinerek “La vita è bella” demek yerine “Robertooo!” diye haykırması... Benigni’nin de sandalyelerin üzerine çıkarak yarattığı an...

Disiplinin değerini, üzerine düşen görevi yerine getirmenin önemini, dünyada kendini huzurlu hissetmenin keyfini anneannesinden öğrenen “kürdan”, anılarla yüklü atlıkarıncasına davet ediyor sizi. İçtenliği, nezaketi ve zerafetiyle harika bir tura davet ediyor. Ulaşılamayan normalliğin yerini başarı öyküleriyle doldurduğu hayatına bakınca, hazır da eylül ayındayken “İyi ki doğdun Sophia Loren!” demek düşüyor bize. “Bir otobiyografiden daha fazlasını yazarak, yaşamanın keyfini, sinemanın büyüsünü de hissettirdiğin için iyi ki varsın!” diyerek son sözü yine ona bırakalım...

“Bellek tuhaf bir arkadaş, alıp öyle uzaklara götürüyor ki sen bile fark edemiyorsun. Geriye gitmek, kendini akıntıya bırakıp her şeyi unutmak güzel. Belki tarihlerde şaşırıyor, konuyla ilgisi olmayan şeyleri karıştırıyor, üzüntü veren ya da tutkulu olayları silerek yanlış yönlendiriyor ama onu izlemeye sabrın varsa seni gerçekten bir zamanlar yaşadığın yerlere taşıyor. Gerçekten var olduğun, var olduğuna inanamadığın yerlere. Kestirme yollar hevesine direnmek, en uzun ve ayrıntılar içinde boğulan patikalardan yürümek gerekiyor. Kimi zaman köşenin arkasında bir sürpriz gizleniyor. Bu gece yatağımın üstü anılarla örtüldü. Bir mektubun satırları, bir fotoğrafta yakaladığım bakış, renkler, sesler bana hayatımı yeni baştan anlatmak için yeniden canlanıyor ve bir başkasının öyküsüymüş, bir kitapmış gibi sayfaları çevirmemi istiyorlar.”

YORUMLAR [0]