OYUN VE BÜYÜ

SINGULARITY VE TASAVVUF (TRANSCENDENCE)

Hamit Uğur

droidyan

BU YAZIYI PAYLAŞ

Beyni, evrimin ışıldayan tacı olarak düşünmem istendi şimdiye kadar, ancak sanırım beyin, hayatta kalmak için çevrilen bir dolap sadece. / Kurt Vonnegut

     “Holywood, kendi yarattığı tanrılara tapar.” Her ne kadar star sistemi için söylenmiş bir söz olsa da fantastik filmlerdeki tanrı ya da yarı tanrıların gişe başarılarına da gönderme yapabilecek, yerinde bir tespit. Halkın hurafe ve mucize açlığını doyurmak için gişelere oluk oluk para akıttığını gören yapımcıların, günümüz sihirbazlarına çok tanrılı dinlerin efsanelerinden beslenen fantastik filmler ürettirdiklerini biliyoruz. Mitoloji ve pagan kültür, hayal perdesini süslemek için gerçekten zengin bir kaynak.

 

    Ancak bu defa, size çok farklı bir yerden beslenen, özel bir filmden bahsetmek istiyorum. Tanıdığımız, bildiğimiz, romantizmini yaşadığımız, Facebook'ta, Twitter'da (sanki çok okumuşuz gibi) temsilcilerinin sözlerini paylaştığımız, sırlar aleminin kapılarını açan, İslam mistisizminin doruğu, herkesin anlamaya vakıf olamayacağı, tasavvuftan beslenen bir filmden… Transcendence’dan. Hollywood’un gönül erlerinin itinayla hayata geçirdiği, ariflerin sırrına mazhar olmuş senarist Jack Paglen ve Inception filmindeki görüntü yönetimiyle Oscar almış, sonra tasavvuf sırlarına ermiş yönetmen Wally Pfister’in bu filmi, zamanımızın en büyük mutasavvıflarından olan Ray Kurzweil’in “Singularity” denilen sufi akımını temel alıyor.

 

    Singularity, vahdet-i vücud, yani teklik ilkesine dayanan bir bilim akımı. Tasavvuf düşüncesinde, yaratanla yaratılanın tek kaynaktan geldiğini ve "bir" olduğunu savunan görüşe Vahdet-i Vücud deniliyor. Singularity, biyolojik ve sentetik farkının ortadan kalkacağı, biyolojik bilincimizin bir üst akıla (bizden daha akıllı kuantum bilgisayarlara) bağlanıp sonsuz bir iletişim haline geçebileceğimizi, bu şekilde ölümsüzlüğe ulaşacağımızı savunuyor. (Beyninizle internete bağlandığınızı bir düşünün.)

 

    Bizim film de vahdet-i vücud ilkesine buradan giriş yapıyor: Singularity temelli araştırmalar yapan bilimadamı Will Caster, terörist bir grubun saldırısına uğruyor ve vücuduna giren kurşunun içerdiği ölümcül derecede yüksek radyasyon yüzünden toprağa bakmaya başlıyor. Dünyayı cennete çevirme ideali taşıyan bir bilim insanı olan ciğerparesi, zevcesi Evelyn Caster da bu elim olay karşısında “Vay ben ne yapayım, ne edeyim?” diye çırpınırken, PINN (Physically Independent Neural Network / Fiziksel Bağımsız Sinirsel Ağ) adını verdikleri  projeye ait kuantum bilgisayara, “Yiğidimin beynini yükleyeyim de arada hasret gidereyim” diye düşünüyor ve dediğini yapıyor.

 

    Öldükten sonra, biyolojik bilincinin sentetik bilinçle birleşmesiyle yeniden hayat bulan Will, eski hayatında oynadığı online oyunları özlemiş olsa gerek, hemen internete bağlanmak istiyor. Bazı mutasavvıfların tenasüh dediği, şimdilerde reenkarnasyon olarak bilinen, ölümden sonra başka bir bedende geri gelme durumuyla internete bağlanan Will, ilk iş olarak Mevlana Celaleddin’in şu sözlerini Facebook sayfasına ekliyor: “Ben de cansız varlıkken öldüm, yetişip gelişen bitki oldum; bitkiyken öldüm, hayvan biçiminde tezahür ettim. Hayvanlıktan geçip öldüm, insan oldum; öyleyse ölmekten korkmak niye?/ from Rumi” (Sayısız “like” alıyor.)

 

    İnternet ağı içinde sınırsız bilgiye ulaşan Will, kendi Seyri Süluk’unda bastı zaman - tayyi mekan hallerine ulaşıp, zamanı ve mekanı aştığını fark ediyor ve bilgisini, gücünü insanlığın hayrına kullanmayı seçiyor. (Zaten yaşarken de iyi adamdı.) Öyle ki Will, iş kazası geçiren bir işçisinin sigorta primini ve tazminatını tam yatırmakla kalmayıp, yaralarını iyileştiriyor ve onu bir “süper insan” haline getiriyor. Bu yeni sürüm işçi, Will’le internet aracılığıyla bağlanarak her türlü filmi ücretsiz olarak kafasında izleyebilir, karmaşık hesapları çözebilir, 320 kiloluk ağırlıkları kaldırabilir, kendi kendini iyileştirebilir özellikte oluyor. Bu “süper insan”ın marifetleri Youtube’da yayınlandığına, gariban halk şifa bulmak için yeni dijital mesihi akın akın ziyarete başlıyor. Artık hastalar şifa buluyor, kör gözler açılıyor ve  “Bir ben var bende, benden içerü” diye yanan pervanelere dönüşüyor. Her biri bir diğerinin parçası, birbiriyle bağlantılı ve bir üst akılla tekilliğin tadını çıkarıyor.

 

“Vay sen misin bunu yapan?”

 

    Will’in bu mucizeleri, tabi ki aklı kıt insanoğluna ürkütücü geliyor. Hükümet yetkilileri ve bazı ehl-i dünya bilimadamları, mevcut gelişmeleri “insanlığa karşı büyük bir tehdit” olarak algılayıp bu gidişe bir “Dur!” deme kararı alıyorlar.

    Zâhirde boğulup bâtın ilmine muvaffak olamayanların, sokakta “Ene’l Will / Ben Will’im!” diye dolaşan çapulcuları görmeye tahammülleri yok. Saldırı planları yapıp, kaleyi içten fethetmek için Will’in karısı Evelyn Caster’ı ikna etmeye çalışıyorlar. Uzatmayalım, alavere dalavere derken Evelyn’e ulaşıyorlar. Zamanında beraber çalıştıkları bilim insanı Max, O’nu ikna etmek için de yaşamın kaynağı olan suyu örnek gösteriyor. Will’in suya tezahür ettiğini, canlı cansız her şeye kendinden bir parça koyduğunu, her şeyde onun var olduğunu, her şeyin onda var olduğunu, kendini kopyalayarak her şeyin içine sızıp bu şekilde alemi kontrol edebildiğini anlatıyor. “Will denen zındık, resmen tanrılığa soyunmuş. Bu da insanoğlunun köleleşmesi demek.” gibisinden türlü alengirli laflarla Evelyn’in aklını çeliyor ve O’nu Will’e virüs bulaştırması için ikna ediyor.

 

“Ete kemiğe büründüm, Will diye göründüm”

 

    Saldırı günü gelip çattığında bio-dijital tanrıyla, ateist insanoğlu savaşı başlıyor. Evelyn, Will’in karargahına geldiğinde bir de ne görsün? Will, kanlı canlı bir insan olarak karşısında durmuyor mu? Tasavvufta “Hulul” denilen, tanrının görünüş alanına çıkması, evren ve insanla bir olması, cisimleşmeşi, Will ile vuku bulmuş!

 

    Evelyn’in küçük kurnazlıkları bio-dijital tanrı Will’in gözünden kaçar mı? Kaçmaz elbette… Kadın milletine güven olmaz, diyen Will, Evelyn’nin kendisine virüs bulaştıracağını anlıyor. Ama o kadar merhametli ve sevgi dolu ki “Bu işleri sizin anlayacağınız başka bir zamana bırakalım, henüz kafanız basmıyor” diyerek sevdiceğinden virüs yemeye razı oluyor. Kendisine virüslü flaş disk muamelesi yapılmasından rahatsız olsa da çaktırmayan Evelyn, bir iki tatlı sözle sevdiceğini internet ağından koparıyor ancak bu da insanlığın enerji kaybına ve internetin yok olmasına yol açıyor.

 

Halbuki modemi kapatsalar yetmez miydi?

 

    Bu sorunun cevabını işin uzmanlarına bırakalım ve Tasavvuf 2.0 da diyebileceğimiz Singularity’e karşı Varoluşun Sahibi ne diyor bir göz atalım.  Malesef insanımızın “Zincirlikuyu mezarlığının üzerindeki yazı” diye geçip gittiği Al-i İmran Suresi’nin 185. ayeti “Her canlı ölümü tadacaktır.” diyerek bu teoriyi en temelinden çürütüyor. Bu yetmez, diyenler Enbiya Suresi 35. ayetinin “Bizler ölünce nereye gidiyoruz?” sorusuna da cevap verdiğini görürler: “Her canlı, ölümü tadar. Bir deneme olarak sizi hayırla da, şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak bize döndürüleceksiniz.”  

 

    Demek ki ölüp de bir başka vücutta tekrar geri gelme yok. Bu vücut bilgisayar da olsa.

 

    “Kulhü” diye bildiğimiz İhlas Suresi’nin 4. ayeti “Hiç bir şey O’na denk ve benzer değildir.” diyerek Allah’ı, herhangi bir şeye benzeterek açıklama, tanımlama, “görme” imkanımızın olmadığını bize bildiriyor. “Ene’l Will” mevuzusunun anlamsızlığı da Nahl Suresi 17. Ayetle ortaya çıkıyor: “Yaratan, yaratmayana benzer mi? Hiç düşünmüyor musunuz?”

 

    İnsanoğlunun tanrılaşma arzusunun, islam yeryüzüne indiğinden beri çeşitli şekillere bürünerek dinler içine sızdığını biliyoruz. Garip bir şekilde, yalnızca kul olmayı bir türlü kabul edemiyor insan. İlla ki tanrısal bir yanı olacak, O’nunla bir olacak, hadi bunlar olmadı en azından “O’na ulaşıp O’nda yok olacak”… Bu asalak öğreti, hangi dine sızarsa onun postuna bürünüp mutasyona uğruyor ve zamanla kendisi dinleşmeye başlıyor. Bu anlayışın, 21. Yüzyıl dini olan bilimin içinde ismini değiştirerek yer alması da bu anlamda şaşırtıcı değil. “Gerçek şu ki insan, kendini kendine yeterli görerek azar. Kuşkusuz dönüş Rabbine'dir.” diyen Allah ayetleri (Alak/6-8) bu noktaya varmamızı bir sürpriz olmaktan çıkarıyor.

 

    Aslında insanın bilimde ilerleyip tanrılığa soyunması, hesap makinesine pil yerleştirdik diye kendimizi matematik dehası sanmamızla eşdeğer. Acziyetimizin açıkça yüzümüze vurulması, belki de bizi çok rahatsız ediyor, belki de o yüzden Allah'tan başka bir şeye bağlanma ihtiyacı doğuyor: “Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi onu dinleyin: Sizlerin Allah'ı bırakıp taptıklarınız bir araya gelseler, bir sinek bile yaratamayacaklardır. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar; isteyen de, istenen de aciz!” Hac/73

 

    İnsanlığı bilime teşvik eden başka bir din kitabı bulamayacağınız için Kur’an’ın öğrenmek ve gelişmekle ilgili bir derdinin olmadığını da bilmenizi isterim. İnsanlığa ilk emir olarak “Oku” diyen Allah, kulluğu da bir bilinç mertebesine bağlamış. Ancak maalesef insanoğlu, sadece kul olmayı meziyetten saymamıştır.

 

    Transcendense, kendi alanında başarılı bir örnek. İzlerken gerçekten çok keyif aldım ve iyi ki bu filmi yapmışlar diye düşündüm. Çünkü bu film bana şu ayeti hatırlattı: “Ben cinleri ve insanları, ancak bana kulluk etsinler diye yarattım. ” (Zariyat 56)

 



YORUMLAR [0]