FİLMTERAPİ

SEVGİSİZLİKLE YA DA ÇOK SEVEREK ÖLDÜRMEK (J’AI TUÉ MA MÈRE)

Deniz Keziban Çakıcı

adenizk

BU YAZIYI PAYLAŞ

 

İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen savaş sonrası dönemin insanlığa bıraktığı en önemli yıkıntılardan biri, belki de savaştan bile daha kötü olanı; insanların iç dünyalarında oluşan yıkımdır. Bundan sonrasında en büyük hedefin ve kazanılacak savaşın, artık insanları iç dünyalarında yıkmak olduğu tescillenmiştir. Süregiden olumsuzluklardan, savaşlardan, katliamlardan, cinayet ve kıyımlardan yakınmanın ötesinde sorumluluklar gerektiren, yeni bir dönem başlamıştır. Asıl zoru, savaşları doğuran gerçek ölümlerin nerede ve nasıl başladığını kavramaktır belki de.

 

Hemen dibimizde, günlük yaşamın akışında insanların minicik cinayetlerle birbirlerini, annelerini, babalarını, çocuklarını nasıl öldürdükleri söylenebilmeli ki, asıl büyük cinayetlerin ve katliamların nasıl oluştuğu anlaşılabilsin. Büyük katliamların, her sabah gözümüzü açmak zorunda kaldığımız kadın cinayetlerinin, doktor kıyımlarının kaynağı, her gün yanı başımızda olup biten bu günlük, es geçtiğimiz minik cinayetlerde saklıdır.

 

İnsanın, insanı sevgisizlikle ya da ‘çok severek’, bir çırpıda söyleniveren ya da söylenmeyen üç beş lafla öldürüşü, asıl gerçek cinayetlerin, büyük adımları değil midir? Toplumlara en kanlı arenaları yarattırabilen; es geçilen anlık, günlük yaşantılardan söz ediyoruz. İnsanların birbirlerini ağır ağır öldürmelerine sebep olan es’ler… İşte o es’ler; varlığını kesintisiz koruyan ve toplumsal bir teröre dönüşen anlık, günlük vazgeçip üstünden atladığımız şeyler. ‘‘Çünkü insanın gerçek ölümü hastalıklardan değildir. İnsanın insana yaptıklarındandır. Savaş üzerine herkes bir şeyler yazabilir. Ve savaş her zaman korkunçtur. Ama barış üzerine bir şeyler yazmak, yani bizim barış dediğimiz şey üzerine, çünkü bu, gerçek bir savaştır...’’ Ve tabii, asıl kendi iç barışımızı sağlayıp öncelikle en yakınımızdakilerle barışık olmak, kesintisiz bir mücadeleyi gerektirir.

 

Kendisini yatılı okula uğurlamak için gara gelmek isteyen annesine; ‘Hiçbir şey olmamış gibi birbirimize hoşça kal dememizi, kucaklaşmamızı istiyorsun! Üstelik benim istemediğim bir şeyi, bir kere bile fikrimi sormadan, benim iyiliğim için, beni sevdiğin için yaptığını söylüyorsun! Beni öldürerek seviyorsun… Beni yatılı okula göndermen beni öldürüyor, görmüyor musun? Şehrimden, arkadaşlarımdan, okulumdan uzağa yatılı okula göndermen beni öldürüyor. 18 yaşımda seni terk edeceğim. Daha da kötüsü, o zaman benim annem olamayacaksın! Ve bana dair asla hiçbir şey duyamayacaksın!’ der çocuk. Ergenlik döneminin içinde, ne istediğini bilmeyen, dediklerinde ve yaptıklarında sürekli karar değiştiren, yalnızca görev duygusuyla çocuğunun yanında olan ama ona sevgisini hissettiremeyen bir anneye der bunları. Bu annenin kendi içinde öldürdüklerinin acısıyla, o annenin içinde geriye kalanları öldürmek ister.

 

Faşizm, nerede başlıyor sizce? Elimize aldığımız herhangi bir günlük gazetenin herhangi bir sayfasında yazabilecek terörle, ölüm haberleriyle, ayrımcılıkla, boğazlanan, katledilen, yok edilen insanlarla, tanklarla işgal edilen ülkelerde mi yalnızca? Hayır, bence buralarda başlamaz. Faşizm, insanlar arasındaki ilişkilerde başlar. Ve asıl, iki insan arasındaki ilişkide başlar ilk önce. Bu filmde, ana - oğul ve daha sonrasında da, 7 yaşındayken bu ana-oğulu bırakıp giden baba arasında yaşanan dayatmacı ilişki, tipik bir faşizm örneği sergiler.

 

Quebec – Kanada, 1989 doğumlu Xavier Dolan'ın yönettiği Annemi Öldürdüm, otobiyografik özellikler taşıyan ilk uzun metrajlı sinema filmi. 2009 da Cannes Film Festivali'nde görücüye çıktı ve üç ödül birden aldı. Anne Dorval, Xavier Dolan, François Arnaud, Suzanne Clément, Patricia Tulasne, Niels Schneider, Monique Spaziani oynuyor. Cannes’ın en çok konuşulan filmlerinden olan Annemi Öldürdüm, aynı zamanda Kanada’nın Oscar aday adayı oldu. Filmin merkezinde, oğlunu sevmeyi bilmeyen bir anne ve annesini sevmeyen eşcinsel lise öğrencisi Hubert (Xavier Dolan) var. Annesinin düzenbazca manevralarından ve annesinin kendisine yüklediği suçluluktan bunalır. Annesinin ağız kenarlarına bulaştırarak yemek yemesinden iğrenir, demode giysilerini küçümser. Aslında bir aşk ve nefret ilişkisidir anlatılan. Bu aşk ve nefretin doğurduğu kafa karışıklığıyla bir de ergenlik sürecini yaşar Hubert.

 

Anne, ergenliğin başlı başına zaten şizofrenik bir dönem olduğunu, çocukta nöral sistemin oturmadığını; kendisini biricik sandığını, ailesine karşı çıkmanın, kapıyı vurup gitmenin çocuk için bir tür büyüme olduğunu, fark etmiyor bile. Muhtemelen, beynin anne rahminde en geç gelişen organ olduğunun ve 18 yaş civarı soyut düşüncenin oturma evresine gelinebildiğinin de bilincinde değil. Tam tersi; anne de, ergen oğlundan daha büyümüş bir tavır sergilemiyor: ‘Benim çocuğum’ o halde istediğimi yaparım, sanısıyla hareket ediyor. Yapmadığı ev ödevi yüzünden yalan söyleyen oğlunu, sınıf arkadaşlarının önünde bağıra çağıra azarlıyor. Arkadaşı Antonin ile paylaşacağı bir evde daha özgür ve annesiyle kavga etmeden yaşamayı hayal eden oğlu, konuyu kendisine açtığında onu destekliyor. Ancak ertesi gün, küçük olduğunu ileri sürerek oğlunun taşınmasına izin vermiyor. Kendi egosuna göre anlık değişen fikirleri ve davranışları anneyi dengesiz kılar. O egoya uygun hale getirebileceği düşüncesiyle; zaten doğal olarak hayatın içinde ve ana – oğul arasında paylaşılması gereken her şeyi, oğluna karşı maddi tehdit unsurları olarak kullanmaktan çekinmez. Bu en doğal hakkıymış gibi algılar. Ve yedi yıl önce ayrıldığı, oğlunu tanımayan eşini de yanına alarak, ama oğluna fikrini bile sorma gereği duymadan, onu yatılı bir okula verme kararı alır. Hubert okuldan kaçar, annesi Chantale, sonunda onu nehir kıyısında bulur.

 

Her birimizin çocukluğunda, bırakın bize uyup uymadığını, bize sorma gereği bile duymadan ailelerimizin aldığı kaç karar vardır sizce? Bu kararları bizim iyiliğimiz, bize duydukları sevgi sonucu, bizi korumak için aldığını söylemeyen kaç aile vardır? Hatta o kararların sonuçta çocuklarını hem psikolojik hem fizyolojik olarak mahvettiğini gördüklerinde bile, hatalarında hala ısrarlı olan kaç aile tanıyorsunuz? Çok değil mi?

 

Ne gerekiyor peki bu tür kopuşları engellemek, her gün birbirimizi bin bir şekilde öldürmekten vazgeçmek için? Benzeri durumu yaşayan sayısız annenin, bilmiyorum dediğini duyar gibiyim… Ben, bu modern bilim harikası ‘bilmiyorum’u anlamayı, anlayabilmeyi ve sonuç ne olursa olsun o şeyi sevmeyi, çok seviyorum… Herhangi bir çocuğa uygulandığında bu anlamak ve sevmek, yaşamın ışıltılı aydınlığına bilgi olarak dağılacak o ‘bilmiyorum’u, öğrenmek istiyorum. Yukarda ki sorunun yanıtının bu olduğunu düşünüyorum.

 

Analık duygusunun bir kadını yücelttiğini, çoğu kez tinsel bir olgunluğa erişmek için anne olmak gerektiğinin söylendiğini çok duymuşuzdur. Evet, annelik tensel ve tinsel yaşamın her alanını kucaklayan yakıcı sorular yöneltir, yönelttirir. Ama çoğu kez o soruların yanıtları uzaktaki bir geleceğe umursamadan itilip yadsınmıştır. Es geçilmiştir. O es geçilenler unutulup dışarıdan başka yanıtlar aranmaya başlanmıştır. Birine hazır yanıtlar sipariş vermek tıpkı bir kadının tanımadığı bir başka kadına, kendi yerine çocuk doğurmasını sipariş etmesi gibidir. Sözünü ettiğim, doğururken ve sonrasında acı içinde yaşanan, duyulan ve düşünülenlerdir. Bu duygular karar verir o annenin sana çocuğunu ödünç verip vermeyeceğine. Çocuğuna meme mi, emzik mi vereceğine? Bir kadın mı bir dişi mi yetiştireceğine? Bir insan mı bir canavar mı büyüteceğine? Onu zorlama ve dayatmacı bağlarla ardından mı sürükleyeceğine, ona kılavuzluk mu edeceğine? Çocuğunun en genç yıllarında hep kazılı duracak olan, onunla karşılıklı değişeceği okşamaların; eşinden nadiren alınan bir iltifata ya da tatsız okşayışlara, okşayamayışlara mı dönüşeceğine? Büyüdüğünde, onu kendine mi terk edeceğine ya da ona karşı mı yürüyeceğine…

 

Rahmine düştüğü andan itibaren, ‘benim çocuğum’ dediğin, malın sandığın canlının senin mi yoksa kendisinin mi olacağını kimse bilmez. Kendisi de… İkinizde ortak bir kanın, soluğun, oksijenin dolaşması yetmez bunu belirlemeye. Ağzında çiğnediğin ekmek lokması; onun koşacağı bacaklarının inşası, keşfedeceği ten, dünyaya bakacağı gözleri, yakıcı düşüncelerin barınacağı beyni, sana uzatacağı elleri ve hayata gülümseyeceği dudakları için malzemedir. Bunlarda yetmez onun kimin olacağını belirlemeye. Birlikte çok kararlı, çok inatçı, çok kavgalı, çok sevgili anlar yaşayacaksınız. Çanlar çalacak: Tamam! Aynı anda ona, ‘hayatımı yaşamak istiyorum, yeter!, sen de öyle kendi hayatını yaşa’ diyeceksiniz. Bağırsaklarınızdaki güçlü kasılmaları, ‘benim çocuğum’ dediğiniz onun acısını dikkate almadan dışarı atacaksınız. Ve o sizden aldığı ya da alamadıklarıyla kendi yolunu çizecek. Kendi kararını verecek, sizinkini dikkate almadan…

 

Yaptırım hoyratça. Hayır değil. Sen ve o, daha yüz binlerce şaşırtıcı, seçilemez edim geliştireceksiniz ustalıkla. Yaşamın, sizin olduğunu sandığınız yanını ondan, kendinize çalarak nazikçe… Fazla almayınız ki o, elinde kalanlarla yaşayabilsin. Çünkü ilksiz ve sonsuz bir evrensel yasaya göre o, size geri dönmeyecektir. ‘Benim çocuğum.’ Hayır. Ne hamilelik ne doğum saatlerinde, o çocuk senin değildir. Rahmine düştüğü andan itibaren o, hiçbir şeye tabi olmayan bir bireydir. Tıpkı senin gibi…

 

Milyonlarca insan arasına sen, bir insan daha doğurdun. Evrenin büyüklüğü içinde nedir? Bir toz, bir dal, bir hiçbir şey. Öylesine kırılgan ki, bin kez büyütüldüğünde ancak nokta kadar görülebilir bir bakteri onu öldürebilir. Dünyaya getirdiğin bu hiçbir şey; denizin dalgalarıyla, rüzgâr, ışık, samanyoluyla kardeştir. Bu toz; buğday başağıyla, ot, meşe, palmiye ile kız kardeş. Bir kuş yavrusunun, aslan, at, köpek yavrusunun kardeşi. Ve bu ‘hiçbir şey’in içinde hisseden, arzu eden, değişen, dönüşen, gözleyen bir şey var: Yaşayan, soluklanan, nefret eden, sevinen, seven, güvenen ve kuşku duyan, kabul eden ve reddeden… O halde, o senin malın değil. İstediğin zaman istediğini yapabileceğin eşyan değil. O bir canlı ve hiçbir şeye, sana bile, tabi olmayan özgür bir birey… Sen yalnızca, olanı tümledin. Hepsi bu…

 

Annemi Öldürdüm filmini mutlaka görün. Sağlıcakla kalın. Ölüm çeşitlerini kendi çocuğunuzda denemeden güzelleşsin ve sürsün ömrünüz.

YORUMLAR [0]