TAVAN ARASI SAKİNİ

SESİMİZ ÖZGÜRLÜĞÜMÜZDÜR! (LA ANTENA)

Nesrin Yavaş

@sinirlisakine

BU YAZIYI PAYLAŞ

La Antena (2007), Arjantin tarihinden emperyalizm olgusuna, kapitalist sistemin beraberinde getirdiklerinden otoriter rejime ve II. Dünya Savaşı Almanya’sına kadar tarihin daha birçok önemli olayları ile ilgili okumalar yapabileceğimiz bir eser olmanın yanı sıra, yönetmenin sinemaseverlere hediye ettiği sinemasal bir yolculuk. Yeni bir film ama bir o kadar da eski gibi. Yönetmen Esteban Sapir’in sinema sanatına ve tarihine hâkimiyeti ilk andan hissediliyor, film, sessiz sinema düşkünlerini kendine hayran bırakırken, distopyanın kol gezdiği karanlık caddelerde yapacağımız tekinsiz yürüyüşlere de davetiye çıkarıyor.

Biçim ve içeriğin birbirini tamamladığı film, sessiz ve derinden üslubunu kapkara bir hikâyeye dönüştürüyor. Aynı zamanda bu iç karartan dünyayı oldukça sempatik bir biçimle izleyicisine sunuyor. Henüz açılışında bile çocukluğumuzun unutulmaz eğlencelerinden olan üç boyutlu masal kitaplarının sayfaları içine bizi çekiveriyor. Aslında sözü yetişkinlere olan Sapir, meselesini beş yaşındaki bir çocuğa anlatır gibi anlatıyor. Yönetmen, tercih ettiği bu biçimle bir anlamda durumun vahametini bir türlü göremeyen yetişkinleri uyandırmak için en basit, en eğlenceli yolu seçiyor. Sinema sanatının varlık göstermeye başladığı günlerden bugüne kadarki süreçte birçok filmden gölgeler bulabileceğimiz La Antena'nın isyanı belki de tam olarak bu noktada başlıyor. Defalarca çekilmiş benzerlerinden sonra Sapir, sevimli ama karanlık eseriyle adeta bir resimli romanı kendine biçim alarak, toplumların beynini yıkayan, bireylerin öznelliğini yok eden, ifade özgürlüğünü tamamen ele geçiren dünyanın tüm otoritelerine karşı dik durmamız için ısrar ediyor. Özellikle medyanın yarattığı uyuşmuşluğa, tek tipçiliğe ve tek düşünce biçiminin oluşumuna karşı savaş açmamız, Sapir için en büyük ödül olacak belli ki...

 

Sapir, meselesini sürekli karın yağdığı, alacakaranlık ve herkesin sesinin çalındığı bir şehir tasarlayarak anlatma yoluna gidiyor. Bugüne kadar otoritelerin toplumları susturduğu birçok film izlemiş olsak da durumun en korkunç boyutu Sapir’in şehrinde yaşanıyor. Tamamen sessizliğe gömülmüş bu şehirde iletişim bireyler arasında konuşma balonu diyebileceğimiz bir yolla sağlanıyor. Söylenen her söz kendiliğinden havaya yazılıyor ve herkes tarafından görülebiliyor. Böylece hiçbir söz ve düşünce gizli kalamıyor. Şehrin yönetimini tamamen elinde tutan Mr. TV, tek kanallı televizyon yayınından aldığı güçle kendi ürettiği yiyecekleri sarmallı reklamlar vasıtasıyla hipnotize ettiği halka pazarlıyor. Hiçbir şey üretmeyen, sadece tüketen halk ise adeta Sapir’in ülkesi Arjantin’in yakın dönem tarihini tasvir ediyor.

Mr. TV’nin kurduğu sistemin yürümesi için gerekli enerjinin kaynağı bir ses, ikinci bir ses asla değil. İkinci bir sesin olası varlığı ise Mr. TV’nin felaketi anlamına geliyor, ki La Antena’nın bilinen tek sesi, yani yüzü olmayan kadının herkesten gizlediği oğlu ise mevcut otorite açısından felaketin başlangıcı oluyor. Annenin tutsak edildiği sahnelerde direkt Hitler dönemi Almanya’sını ve Hitler’in insanlık dışı bilimsel araştırmalarını hatırlamamak imkânsız. Özellikle Mr. TV’nin emrindeki bilim adamına ait gamalı haç şeklindeki kumanda masasına karşılık halkın kurtuluşu için son ümit olan oğulun Davut yıldızına bağlanmış olması, bir diktatörün, koca bir toplumu umutsuzluğa sürükleyerek yok etme yolunda işlediği en acı insanlık suçuna göndermeler, gözümüzden kaçmıyor. Dönemi anımsatan daha birçok materyal ve sembol de cabası...

Filmdeki umutsuzluk ortamı, otorite tarafından oluşturulmuş pasif insan modeli aynı zamanda George Orwell’ın 1984'ünü anımsatırken, Ay’ın suretinden şehri gözleyen Mr. TV ise hem Big Brother kavramını, hem de The Truman Show'u (1998) akla getiriyor. Bu arada sinema sanatının 1902 yapımı ilk başyapıtlarından Le Voyage Dans La Lune'a gönderilen selam da yüzümüzde bir tebessüm oluşmasına vesile oluyor.  

La Antena, zihinlerimize kazınmış birçok filmi hatırlatmakla kalmayıp aynı zamanda Alman Ekspresyonizmi’nin belirgin tüm biçimsel unsurlarını da içeriyor. Maket mekânlar, gerçeklikten tamamen uzak tasarımlar, ışık gölge oyunları, devleşen yapılar, küçülen insanlar, keskin hatlar... Kısaca 1920'ler dışavurumcu sinemasının tüm özelliklerini bulabiliyoruz. Hatta Sapir'in referansının büyük oranda Fritz Lang’ın Metropolis’inden (1927) geldiğini iddia edersek de yanlış olmaz.

La Antena, sessiz geçen doksan dakikadan taşan enerjisi ve heyecanı ile sinema sanatını adeta baştan sona kat ettirirken, sembolizme de bolca göz kırpıyor. İzledikçe daha fazla anlamlandırmaya varabileceğimiz film, kıyıda köşede kalmış, keşfedilmeyi bekleyen birçok simge ile de detaylı, çok güçlü bir sinemasal yapıya sahip. Sapir'in bir sinefil olduğu aşikâr. Özellikle sessiz sinema dönemine hâkimiyeti apaçık ortada… Görüntüleri karikatürize ettiği birçok anda algılarımıza da oyunlar oynaması, heyecan verici güzellikte.

Özetle; film kasvetli bir şehirde, sesi elinden alınmış ve bu durumdan şikâyeti olmayan, daha doğru bir ifadeyle durumun farkında bile olmayan ahalinin içinden sıyrılabilen bir ailenin, beklenen kurtarıcı ile şehri sesine kavuşturma yolundaki mücadelesini aktarıyor. Ancak özetlediğimiz kadar basite indirgemeden...

 

YORUMLAR [0]