TEK KİŞİLİK KARNAVAL

ŞEHRİN ‘ÖTEKİ’ YAKASI (TOZ BEZİ)

Dilan Salkaya

@leblebikola

BU YAZIYI PAYLAŞ

Tedirginlik abidesi şüpheli paketlerin gölge düşürmeyi başaramadığı 35. İstanbul Film Festivali, baharın gelişini müjdeleyen en taze zamanıydı nisanın. Yirmi beş bölümden oluşan festival, altmış iki ülkenin katılımıyla toplam iki yüz yirmi bir filme ev sahipliği yaptı, “iz bırakan filmler” mottosuyla keşfetmenin haz veren keyfini yaşattı. Festivalin, “Türkiye Sineması 2015-2016” kategorisinde yer alan filmlerin, hayallerinin peşinde koşan, inanan, güçlü karakterlerin ağırlığıyla ve özgün senaryolarla, Türk Sinemasının tırmanışta olduğunu bir kez daha ilan ettiğini söyleyelim. Gerek kadın diliyle konuşan Ana Yurdu (2015), gerek umuda yolculuğun insanı esir aldığı bir devrin filmi olan Kalandar Soğuğu (2015), gerekse inancı hür kadınlık temsilleriyle, oyuncularının muhteşem performansıyla Toz Bezi (2015)...

Ahu Öztürk’ün yazıp yönettiği, ince mizahı ve orantılı politik yönüyle kıymetli bir yapım olan Toz Bezi, eksikleri ve fazlasıyla izlenip üzerinde düşünülmeye değecek bir yapım. Nürnberg’ten En İyi Film ve En İyi Kadın Oyuncu ödülüyle, festivalden ise En İyi Film sevinciyle ayrılan film, içinde Kürt meselesini, ötekileştirmeyi, toplumdan dışlama/dışlanma biçimlerini barındıran zengin bir alt yapıya sahip.

Toz Bezi, evlere temizliğe giden Nesrin (Asiye Dinçsoy) ve Hatun’un (Nazan Kesal) birbirleriyle ve diğerleriyle olan ilişkileri üzerinden ilerliyor. Su gibi bir oyunculukla hayat verdiği her karakteri unutulmaz kılan usta oyuncu Nazan Kesal, yer aldığı her projede bir öncekinden daha selim ve gerçek karakterler ortaya çıkarıyor. İki kadının, Kaf Dağı’nın tepesinde gözüken ama ulaşılması imkân da barındıran hayalleri üzerinden, insana ve insan doğasına kuş bakışı bir bakış atıyor. Bu basit konuyu özgün ve çarpıcı kılan ise diyalog ve oyunculuklardaki doğallıkta saklanıyor.

Yusuf Atılgan’ın deyişiyle hep “eli paketliler”in hayatına gebe olan iki kadın, kendileri için yaşamayı bir türlü başaramıyor.

Şehrin güzel olmayan kısmında, lüks semtlerin gölgesindeki çarpık evlerde süren hayatlara eğilen filmin ilk yarısında öne çıkan karakter Nesrin oluyor. Kocası evi terk edince küçük kızı Asmin ile hayata tutunmaya çalışan Nesrin, gündeliğe giderken kızını da yanında götürmek zorunda kalıyor ve küçük bir kızın hayalleri, sanki annesinden miras kalmak zorundaymış gibi, toz bezini bir oyuncak olarak addediyor. Nesrin; sigortalı bir işin, kendisine ait bir evin hayaliyle minibüslerde yolları arşınlarken, kocasının dönmesi için gururunu hiçe sayıp akrabalara ve kocasının iş arkadaşlarına sonuçsuz ziyaretlerde de bulunuyor. Nesrin ve kızı Asmin, kabullenişin ve çaresizliğin görünen yüzünü, mecburiyetlerle yaşayan, şehre türlü hayallerle gelip “öteki” olan ve küçük görülen kesimin gerçeğini barındırıyorlar.

Hatun ise hep hayalini kurduğu büyük eve sahip olmak için parasını biriktiren, bu hayaline doğru mıntıka olarak Moda’yı belirlemiş, Nesrin’e göre cesur, ayakları yere daha sağlam basan, güçlü bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Hatun’un kocasıyla olumlu seyreden bir ilişkisi yok ancak evde bir erkeğin olması, Nesrin için hiç olmamasından daha iyi. Bu sebeple Hatun’un hayatına çoğu zaman gıpta ile bakıyor. Bir gün tesadüfen sokakta kocasını görünce kızını da sürükleyerek canhıraş peşinden koşuyor ancak kovaladığı kişi bir hayalet olmaktan öteye geçemiyor. Eve dönmesini arzuladığı kocası için “Olsun.” diyor. “Öyle ki, sadece gölgesi olsun. Ama yeter ki olsun.”

Aktüel çekimlerle Nesrin ve Hatun’un evine, temizliğe gittikleri dairelere, ev sahiplerinin kimi zaman özenilecek, kimi zamansa rahatlıkla kınanabilecek hayatlarına yakın şahitlik ediyoruz. İnsanların; birbirleri hakkındaki yargıları, çarpık ve bencil ilişkileri, asıl kimliklerini saklamak zorunda kalışları filmde mizahi bir dille ortaya konuluyor. Temizliğe gittiği bir eve gelen misafir, Hatun’u Çerkez’e benzetince Hatun için o saniyeden itibaren kısa süreli bir kimlik inkârı başlıyor.

Silik bir ihtimalle de olsa beklenen talihin habercisi olarak masa üstlerinde kapalı kalan yahut açılsa da içine bakılmaya fırsat bulunamayan kahve fincanları, filmdeki “umut” metaforunun en güçlü temsilini kuruyor. Nesrin’in talihi, biriken borçlarını ödemek için Hatun’un hayalindeki eve biriktirdiği parayı almak zorunda kalmasıyla bir kez daha tıkanıyor. Yaşamaktan istifa eden, belki bir çıkış noktası aramaya, belki de açık kalan son talih kapısını bizzat kapatmaya giden Nesrin’in ardından, Hatun başrole geçiyor. Yusuf Atılgan’ın deyişiyle hep “eli paketliler”in hayatına gebe olan iki kadın, kendileri için yaşamayı bir türlü başaramıyor. Yüksek apartmanlarda, birbirlerinden gizledikleriyle yürütmeye çalıştıkları evliliklere yahut yalnızlıklarının kendilerini düşürdüğü çekilmez hâllere hapsolan eli paketliler için ise şehrin öteki yakasında zavallı bir hayat sürüyor.

Kim hangi taraftan bakarsa, diğer tarafı “öteki” olarak benimsiyor. Toz Bezi, bu vaziyetten kurtuluşun tek yolunun kadın dayanışması olduğunun altını çiziyor ki, film bittiğinde de yalnızca öteki olmanın ağırlığı ve kadın dayanışması akılda bâki kalıyor.

 

 

YORUMLAR [0]