SİNEPOEM

ŞAİR SUÇLAR (NERUDA)

Esma Belgin Özdemir

@ebelginozdemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

Pablo Neruda… Şiiri yaşayan, baştan çıkarıcı, huysuz, önüne geçilemeyen şair…  ‘Ölümler ve doğumların tüyler ürpertmesi beni sarsmıyor / istediğim derin yerdir kendime sonsuza kadar ayırmak istediğim.’ der kendine dair. Hep iddialıdır. Ve büyük şaire dair filmin de iddialı olması kaçınılmazdır.

Neruda’nın adaşı Pablo Larraín'in eserlerine aşina olanlar şairin hayatına daha açık bir şekilde bakmayı hayal edecektir elbette. Bunun yerine, Neruda'yı (Luis Gnecco) şair olarak değil, zevklere bağlı bir komünist olarak izliyoruz perdede, yani kurgu ile gerçeğin özel bir karışımı var bu kez. Larraín’in finalinde; sanatçının ilham verenden daha az önemli olduğunu düşüneceğiz. Güçsüzün duyularına kulak kabartacağız.

 

LARRAÍN'İN "NERUDIAN"I

Pablo Larraín ve Guillermo Calderón’un ortaya attığı gibi, Neruda sempatik bir hedonisttir; yazılarının başkaları üzerindeki etkisidir onu yücelten. Usta şair, 1948'de Cumhurbaşkanı Gabriel Gonzalez Videla'nın (Alfredo Castro) sol örgütlerine ihanet ettiği ve komünizm savaşıyla ittifak ettiği bir siyasetçiydi. Şili'nin en ünlü Stalinisti olan Neruda, yüksek güçlü koruyucularını kaybetti bu dönemde ve aristokratik Arjantinli eşi Delia del Carril (Mercedes Morán) ile ülkesinden kaçtı.

Filmin açılışında, Neruda, 1945'te seçildiği Şili Senatosu'nda halen aktif. Ancak, 6 Ocak 1948'de yaptığı konuşmada Cumhurbaşkanı Videla'yı (desteklediği kişileri) kınar. Sevilen şair aniden düşman ilan edilir, kaçmaktan başka seçeneği yoktur. Polis müfettişi Óscar Peluchonneau (Gael Garcia Bernal) avcı olmak zorundadır. Müfettiş, şairi şiirle takip edecektir. Bu bir kedi kedi-fare oyunudur. Ülkenin en ünlü kaçağı bulunmalıdır.

Elbette Peluchonneau, icat edilmiş bir karakter. Şair ise düşmanının bir adım önde olmasını isteyecek kadar ince. Şair doğaya ve insanlığa açıktır. Müfettiş ise kurallara, taktiklere ve prosedürlere… Film boyunca Peluchonneau’nun trajik, Neruda’nın istihzalı hallerine şahit oluruz. Pek tabi bir sanatçı ile müfettiş arasında gelişen garip ve karmaşık dinamik, filmin soluğunu arttıran biricik unsurlardan.

 

TARİH KİMİN YANINDA?

Usta yönetmen Neruda’da yapaylık ve ani gerçekçilik anları ile sürekli oynuyor. Diyaloglarla Komünist Partisi’nin Şili'deki mücadelelerinin haksızlığa uğrayan işçi sınıfı için gerçek bir anlam taşıdığını hatırlatıyor örneğin. Neruda, Larraín'in diğer 2016 biyografisi olan Jackie kadar heyecan verici. Ortak noktaları ise dolaylı olsa da, siyasal alanda yer alması… Bu benzerliğe rağmen Neruda Jackie'den çok daha farklı bir film. Neruda’nın aurası daha koyu, daha kasvetli ve bir o kadar da eğlenceli. Hatırlamakta fayda var; Guillermo Calderón, Larraín'in diğer yapımı The Club'ı da yazdı ve Jackie'de hissettiğimiz eksikliğin kaynağı gün yüzüne çıkmış oldu bana kalırsa.


"Neruda," bir sanatçı ile bir diktatörlük arasındaki çatışma ve kaçış hikayesini anlatıyor ve bunu yaparken siyasi otorite ve hayal gücü arasındaki sonsuz mücadeleye ışık tutuyor. Şiir ve demokrasi aynı kaynaktan fışkırırken, kışkırtılmış bir yığın düşmanla baş etmek zorundadır üstelik. Evet, ‘Neruda’ şiirsel ruhlar için cesaretlendirici ve uyarıcı bir film ve bir yazarın hayatından ziyade, yaratıcı bir deneyim.

 

Not: Volodia Teitelboim tarafından Neruda'nın ölümünden sonra yazılmış olan ‘Senin Zamanın Pablo Neruda’ adlı eser Neruda’nın yaşamını çocukluğundan itibaren incelikle anlatır. 1971 yılında edebiyat dalında Nobel Ödülü alan şair, 24 Eylül 1973’de kalp yetmezliğinden hayatını kaybetti. Neruda’nın Nobel konuşmasını hatırlayalım dilerseniz…

 

‘Çok uzaklardan geldik biz, şimdi ardımızda kalan ve içimizde taşıdığımız uzaklardan… Başka bir dilden, birbirini seven ülkelerden geldik. Ve burada, Stockholm’de toplandık, ki bu gece dünyanın merkezi burasıdır. Kimyadan, mikroskoplardan, sibernetikten, cebirden, barometreden, şiirden kopup, burada toplandık. Laboratuvarlarımızın karanlığından, bizi onurlandıran ve gözümüzü kamaştıran bu ışıkla buluşmak için geldik. Biz ödül sahipleri için bu ışık hem neşe hem de acı kaynağıdır.

Fakat teşekkürlerimi sunmadan önce ve bir nefes alıp kendimi toparlamadan evvel, eğer izin verirseniz, kendimi buradan uzaklara götürmek, ülkeme dönmek ve yurdumun gecesini ve tan vaktini bir kez daha dolaşmak istiyorum.

Çocukluğumun caddelerine döndüm; Güney Amerika’nın kışlarına, Araucania’nın leylak bahçelerine, kollarıma aldığım ilk kıza, kaldırım nedir bilmeyen o çamurlu sokaklara, o toprakları fethettiğimizde bize Kızılderililer’den miras kalan yas kıyafetlerine, bir ülkeye, ışığı arayan karanlık bir kıtaya döndüm. Eğer bu salonun ışıkları, karaları ve denizleri aşıp, geçmişimi aydınlatırsa, onur, özgürlük ve hayat için mücadele eden Amerika halklarının geleceği de aydınlanacaktır.

Ben böylesi zamanların temsilcisiyim, onların bugünkü mücadelesidir benim şiirimi dolduran. Eğer duyduğum şükranı, beni ben yapan herkesi, hatta bu dünyanın unuttuklarını bile kapsayacak kadar genişlettiysem kusuruma bakmayın. O unutulanlar, hayatımın bu en mutlu anında bana kendi cümlelerimden daha gerçek, sıradağlarımdan daha yüksek, okyanuslardan daha geniş görünüyor. İnsanlığın böylesine kalabalık bir parçasına ait olmaktan gurur duyuyorum. Azınlığa değil, çoğunluğa aidim ki onların görünmez varlığı bugün burada sarmalıyor beni.

Tüm bu insanlar adına ve kendi namıma, bir şair olarak yaptığım çalışmalardan ötürü bana bugün yaşadığım şu onuru bahşeden İsveç Akademisi’ne teşekkür ediyorum. Haşmetli ormanları, derin kar birikintileri, eşitlik ve barış sevdası, dengesi ve cömertliğiyle dünyayı kendisine hayran bırakan bu ülkeye teşekkür ediyorum. Teşekkürlerimi sundum ve şimdi çalışmalarıma, biz şairleri bekleyen boş sayfaların başına dönüyorum. O sayfalar ki bizler onları kan ve karanlıkla doldurmalıyız çünkü şiir ancak kan ve karanlıkla yazılır.’

 

                                                                                                                                                                                                                                       Pablo Neruda

YORUMLAR [0]