SANATA MEYYALİM VALLA HAYRETTEN

REHA ERDEM’İN AİTLİK EKİ: KOCA DÜNYA

Hasan Hüseyin Toydemir

@hhtoydemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

Koca Dünya’nın meselesi pek mühim. Aidiyet. Birbirine ait olduklarını düşünen bir erkekle kadının ilişkiye girmesinin ardından, daha sonra “ana” diyeceği bir kadının karnına 9 ay 10 gün “ait” olan insanın bu koca dünyadaki aidiyeti. Onu doğuran, emziren ve büyüten kadına ana, yine onu büyüten adama da baba der insan. Biz de buna aile deriz. Aile olmak bunu gerektirir çünkü. Çocuk ana ve babadan benzerlikler taşımak zorundadır. Hatta bunun için kavgalar bile edilir, kime daha çok benziyor diye. Çünkü o çocuk o insanlara aittir. Ve bu sonsuz aidiyet döngüsü, aile kurumuyla sonsuzlukta yankılanacaktır. Bunun önüne hiçbir din, inanış, düşünce, yaşam biçimi geçememiştir. Ve dolayısıyla bunların karşısında duran inanış vs ler de bir süre sonra bu döngüye hizmet eder hale gelmiştir. Yani insanoğlunun bir yere, bir kimseye ait olmama gibi bir şansı yoktur. Aksi, dünyaya gelme şekline terstir. Reha Erdem de Koca Dünya filminde bu kaçınılmaz aidiyetin mağdurlarına, “ana-babasız evlatlar”a çeviriyor kamerasını. Yani ait olmak zorunda olduğu insanlara bile sahip olamayan insanlara. İnsanlık tarihinin en büyük suallerinden biri, Erdem’in ellerinde daha da karmaşık bir hal alıyor. Sanatını en çok sevdiği şekliyle, herkesin sorduğu sorulara cevaplar aramak/sunmak yerine kimsenin aklına getirmediği ya da görmezden geldiği sorular sormayı tercih ederek icra eden Erdem, Ali ve Zuhal’in hikayesinde kafamıza yeni sualler ekmeye devam ediyor. Ait olduğu zaman sıkılıp bunalan, ait ol(a)madığı zamansa çılgına dönen bir mahluktan cevap çıkarmaya çalışmanın ne kadar anlamsız olduğunu düşünüyordur belki de...

 

DOĞAL OLARAK DOĞA

 

Koca Dünya’nın “babaaaa” çığlıklarıyla açılıp, yine aynı çığlıklarla son bulması boşuna değil. Soyağaçlarının baba figürü üzerinden kurulması, ailenin devamlılığının erkeğin soyismi ile sağlanması gibi etkenler Reha Erdem’in altını çizmeye çalıştığı detaylar. Zuhal’in ormanda karşılaştığı, aklını yitirmiş yaşlı teyzenin hafızasından arta kalanların “babamın babasının babası” olması da bunun en güzel örneği. O yüzden kendilerini şehirden ve insanlardan kaçıp ormana atan Zuhal ve Ali’nin hikayesi de bir baba arayışıdır. Kardeş oldukları bile meçhul olan bu iki çocuk birbirlerine olan aidiyetlerini bu muğlak bilgi üzerine kurmuştur. Yani eksik de olsa aile kurumu birleştirir onları. Ormanda ilk iş başlarını sokacak bir yer inşa eden kardeşler, bir yenilik (aidiyetten kurtulma) arayışındadır ilk başlarda. Bu yüzden de ailelerinden kalan isimlerini değiştirirler kendilerince. Zuhal yerini Mimi’ye, Ali de Kumkum’a bırakır. Reha Erdem Mimi ve Kumkum’u doğanın kalbine yerleştirir. Belli bir süre onlardan başka insan yoktur. Etraflarında gezinen yılanları, kaplumbağaları, kazları, kurbağaları, örümcekleri ve sinekleri özenli çekimlerle defalarca gösterir bize. Yönetmenin filmografisindeki bir çok filmde (Hayat Var, Kosmos, Jin, Beş Vakit, Şarkı Söyleyen Kadınlar) ağaç dallarının ve yaprakların arasında uyuyan/yatan çocuk görüntüleri, doğayı sunma şekli, doğadaki seslerin detaylı olarak verilmesi ve karakteriyle doğa arasındaki bağ gibi sinemasal özellikler Koca Dünya’da da karşımıza çıkar. Bu anlamda auteurist perspektifle bakarsak da Erdem’in sinemasının olmazsa olmazlarının başında doğa ve ses kullanımının geldiğini söyleyebiliriz. Yönetmenin bu “takıntı”larını düşündüğüm zaman, doğayı kullanma şeklinin en çok yakıştığı ve hikayenin içine en iyi yedirildiği filmin de Koca Dünya olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim. Yönetmenin aile ve aidiyet konularını daha önceki filmlerinde de işlemiş olduğunu düşünürsek, ailelerinden kendi rızaları olmadan kopan çocukların “yeni bir arayış/başlangıç peşinde olup da aidiyetten, ait olmaktan kaçamayışı”nı anlatmak için doğanın kalbinden daha iyi bir mekan olamazdı herhalde. Bu yüzden Koca Dünya’nın özündeki malzemeyle biçimindeki malzeme çok uyumlu. Dolayısıyla da yönetmenin imzası haline gelen “doğanın içinde uyuyan insan” ya da başka bir deyişle “doğada huzuru arayan insan” tablolarının en çok anlam kazandığı hikaye de bu sanırım.

 

ARABESK DÜŞLER

Doğuştan kaybeden Mimi ve Kumkum, yeniden doğmaya/varolmaya çalışırken daha çok kaybolmaktadır aslında. Geçmişleri, aileleri ya da ailesizlikleri onların peşini bırakmaz. Evlatlık alındığı evde tecavüze uğradığını daha sonraları anladığımız Zuhal’in taşıyamadığı bebek kendi çocukluğudur aslında. Doğanın içinde kendi başlarına varolmaya çalışan bu iki çocuğun aidiyetleri bakidir. Gittikleri yerde bir hafta insanları eğlendirip giden panayır insanları gibi göçebe bir aidiyet değildir onlarınki. Plakasını değiştirseler bile bindikleri motor aynı olmaya devam edecektir. Bir keçiyi baba, bir ineği ana olarak görecek kadar yalnızdır bu çocuklar. Ormana gece geç döndüğü zaman karanlıkta kendisini bekleyen Zuhal’e:

-Korktun mu?

diye sorar Ali. Zuhal’in cevabı basittir:

-Hayır, yalnız kaldım.

Hemen aklımıza bir soru gelir: İnsanı bir şeye, bir yere ya da bir kimseye ait yapan ebedi yalnızlığı mıdır? Bunun cevabını vermez Reha Erdem. Mimi ve Kumkum çok yaşamazlar. Bir süreliğine de olsa gerçek birer kardeş gibi mutlu yaşamışlardır o kadar. Doğanın içinden çıkıp da gerçek dünyaya geri döndüklerinde onları ilk karşılayan Zuhal ve Ali’dir. Reha Erdem sazı eline almış tıngırdatmaktadır: “Ah koca dünya”...

YORUMLAR [0]