TERSPEKTİF ANALİZ

ÖTEKİNİN YÖNETMENİ: ÖZCAN ALPER

Aziz Er

BU YAZIYI PAYLAŞ

Politik sinema adına üretimlerin az sayıda olduğu Türkiye sinemasına Özcan Alper, birçok eleştirmen tarafından beğenilen Sonbahar (2008) filmiyle giriş yapmıştı. Filmin Türkçe, Gürcüce, Hemşince gibi üç farklı dille izleyiciye seslenmesi bile Türkiye konjonktüründe politikleşmesine yeterken; ağır hasta olan siyasi bir tutuklunun, dışarıya çıktıktan sonraki yaşamını, geçmişiyle yüzleşmesini konu alması, bunu yaparken de son derece tarafsız kalması ve hikâyenin kahramanı Yusuf’un (Onur Saylak) siyasi değil birey yönünü öne çıkarması, filmi oldukça özgün kılmıştı. Özcan Alper sonraki filmi Gelecek Uzun Sürer (2011)’de ise sevgilisini dağa yollayan Sumru`nun (Gaye Gürsel) eline bir ses kaydedici alarak ağıtların, yani acıların peşine düşmesini, başka bir öteki olan Diyarbakırlı Amed (Durukan Ordu) ile karşılaşmasını ve filmin finalinde kendi ağıdını yakmasını anlatmıştı.

           

Özcan Alper’in son filmi de yine bir ötekinin hikâyesini anlattığı Rüzgârın Hatıraları oldu. Toplumsal bellek oluşturmada, sinemanın önemini vurgulayan ve filmlerinin çıkış noktasının da bu olduğunu sıklıkla söyleyen yönetmen, bu kez izleyenlerini 1940’lara ve daha derinlere, 1915’e götürüyor. Rüzgârın Hatıraları, 2. Dünya savaşının sonlarına yakın bir zamanda, muhalif şair ve ressam Aram’ın (Onur Saylak) Ermenice-Türkçe yayınlar yapan matbaasının basılmasıyla başlıyor. Film bizi bu andan itibaren, Aram ile beraber, Karadeniz ormanlarının içine hapsedip, izleyenlerine uyumsuz bir bekleyiş yaşatıyor. Bu film için yönetmenin, Gelecek Uzun Sürer’e göre daha olumlu eleştiriler alan Sonbahar’ın başarı kodlarını keşfe çıktığını söyleyebiliriz. Bu üç filmden, iki farklı politik sinema deneyimi çıkaran Alper’in peşinde koşmak isteyeceği anlayış, Sonbahar ve Rüzgârın Hatıraları’nda olduğu gibi, siyasi ortamın bireylerin gerisinde flu olarak konumlandırıldığı, şiirsel denemeler olacak gibi duruyor.

 

Sonbahar filminde başkarakteri Yusuf`un politik yüzünü bize göstermeyen, geçmişiyle olan ilişkisini ve hayatla olan uyumsuzluğunu öne çıkaran yönetmen, Rüzgârın Hatıraları’nda da hikâyesini benzer şekilde kuruyor. Şehirli Aram’ın doğayla olan uyumsuzluğunu ve bekleme eyleminin psikolojik şiddetini görselleştirip, hatırlamaya çalıştıklarını konu ediniyor. Kaldığı kulübede bir ayı sesinden ürken, tek başına yaşama ve ayakta kalma pratiğinden yoksun olduğu hissedilen Aram, resim çizerek geride bıraktığı yüzleri hatırlamaya çalışıyor. Resimler çizildikçe, yüzler de anılar da netleşiyor. Sonunda Aram’ın çocukluğundan, ölümlerle gelen “kırık bir ses” duyuluyor. Aram’ın, hafızasında yaptığı bu kazı çalışması da, Özcan Alper’in izleyicisinden yapmasını beklediği tarihsel bir geriye dönüşü işaret ediyor.

 

Karakterler arasında, film boyunca süren sessizlik ve bekleyiş, birbirlerine veda ederken seslenişleri sırasında bilinçli olarak tercih edildiğini düşündüğüm bir aleladelikle “yok bir şey” çığlığına dönüşüyor. Bu çığlık ise karakterlerin hemhal olamadığını ve tüm bu yaşananlar karşısında yalnızlıklarını koruduğunu açık ediyor. Filmde Aram’a söylenen “Ak sürüdeki kara koyun gibisin nereye gidersen git tanınır, bilinirsin” cümlesi Özcan Alper anlatılarının en kısa özetidir. Alper her zaman bu topraklarda öteki ve azınlık olanın trajedisinin peşinde koşacak gibi duruyor. Bunu yaparken de asıl olan bireye dönmeyi ve ona kendisini sorgulatmayı ihmal etmeyecek gibi görünüyor.

 

Usta görüntü yönetmeni Andreas Sinanos etkisindeki geniş açılı çekimleri, François Couturier’nin besteleriyle güçlendiren yönetmen, Alman Romantizmini andıran bir görsellikle, Yaşar Kemal’den Butler’e, sinemasından izler taşıdığı Theo Angelopoulos’a kadar birçok yazara ve sanatçıya göndermelerde bulunuyor… Çarpıcı görselliğine ve etkili anlatımına rağmen Rüzgârın Hatıraları, tarihsel bir gerçeği perdeye aktarırken, göstergelerden fazlasıyla yararlanmış, kelimelerden kaçınmayı tercih etmiş. Böyle bir tercihin izleyici üzerindeki etkisi de, geçmiş üzerine düşünmek değil, geçmiş için acı çekmek oluyor. Film üretimini toplumsal hafızanın tazelenmesi için gerçekleştiren yönetmen, kurmaca bir politik filmin düşeceği çıkmaza girmiş oluyor. Filmin dramatik etkisinin arttırılması istenciyle, Aram Pehlivanyan’ın gerçek hayat hikâyesinin bir kenara bırakılıp pek çok sanatçının ve yazarın hayatından kesitlerle, onların yetileriyle oluşturulan yeni film karakteri Aram, bu yeniden üretim sırasında yapay ve gerçekliğini kaybetmiş duruyor. Aram’ın duygularını anlatmak için, Pehlivanyan’ın şiirlerinden yararlanmaktansa, öykücü Ahmet Büke’ye tutturulan günlüklerin kullanılması, çok fazla kişiden oluşan Aram karakterini zayıflatıyor. Ancak iç sesini günümüzden başarılı bir öykücünün kaleme aldığı, saçlarının Nazım Hikmet gibi tarandığı bir Aram da izleyicinin acı çekmesine ve kendini bu anlamda doyurmasına olanak sağlıyor.

 

Gelecek Uzun Sürer filminde, Sonbahar ve Rüzgârın Hatıraları’ndan farklı olarak, röportaj tekniğini kullanan Özcan Alper,  izleyiciyi yakın tarihin tanığı haline getirmiş, kayıp yakınlarını kameraya doğru konuşturup yüzlerini görmemizi sağlamıştı. Yusuf’lu Sonbahar’ın formülleriyle oldukça benzeşen Rüzgârın Hatıraları; konuşmayan ve geleceğe dair fikir üretmeyen karakterleriyle de politik film açısından neyin doğru olduğunu tartışmaya açmış oluyor. Yönetmenin yer yer belgesele dönüştürdüğü, gerçek görüntüler ve seslerden de yararlandığı Gelecek Uzun Sürer’de konuşan, fikir üreten hatta bunları daha fazla yapmasını beklediğimiz karakterler vardı. Alper’in bir yanda şiirselliği, fotoğrafı öne çıkaran diğer yanda da diyalog ve düşüncelerin baskın olduğu, iki farklı türde, politik film yapma deneyimi var. Buna gelecekte nasıl devam edeceğine ya da yeni yollar bulup bulmayacağına kendisi karar verecektir ancak; Jean-Luc Godard`ın 1967’de çektiği La Chinoise (Çinli Kız) filmi nasıl ki 1968 olaylarının geleceğini haber verdiyse, Alper’in de trajedilerden daha çok yakın geleceği gören bir sinema yapması ve konuşan karakterler yaratması, politik film üretimi için oldukça önemlidir. Orhan Pamuk’un dediği gibi ‘görüntülerle acı çeker, kelimelerle düşünürüz.’ İşte bu yüzden Özcan Alper, izleyicisinin acı çekmesini mi yoksa düşünmesini mi istiyor bunun kararını vermesi gerek…

 

 

YORUMLAR [0]