TAVAN ARASI SAKİNİ

ÖTEKİLER/BERİKİLER

Nesrin Yavaş

@sinirlisakine

BU YAZIYI PAYLAŞ

Konumuz, herhangi bir Zombi korku-gerilim veya bilimkurgu filmi olabilecekken ötekileştirme üzerine sert sözleri olan iki politik film.  Biri zombi korkusu diğeri uzaylı korkusu üzerinden ilerleyen,  Manuel Carballo’nun 2014 yapımı The Returned’i ve Neill Blomkamp’ın 2009 yapımı District 9’ı, yani bizim çevirimizle Virüs ve Yasak Bölge filmleri.

Sizin de zombi ya da uzaylı arkadaşlarınız oldu mu ve hepsi de çok iyi zombiler, çok iyi uzaylılar mıydı bilemiyorum ama benim hiç olmadı. Fakat “öteki” arkadaşlarım var ve hepsi de çok iyi insanlar gibi, temelinde/bilinçaltında (iyi niyetle bile söylenmiş olsa)  bir ötekileştirme yapmayacağım. Ötekileştirme nedir? Genelde pek farkında olmadığımız bir faşistliktir, ayrımcılıktır, kendini diğerinden üstün görme hali ile aşağılık kompleksinin beslediği devasa bir kibirdir.  Zombileri ya da uzaylıları sevmesek de olur lakin fikrine katılmasak bile komşumuzun, arkadaşımızın hakları için yanlarında yer almak gerek,  zira yok birbirimizden bir farkımız…

Yazarınız hayatı boyunca hiç ötekileştirilmedi çünkü resmi tarihin donattığı, ülke ana kadrosunun tam da istediği yurttaş tipi olarak yetiştirildi.  Mahallesi/çevresi standartlar dâhilinde, topluma “faydalı” geleceği “parlak”, ekonomisi ortanın ne üstünde ne altında, kendi yağında kavrulan bir kitle idi. Ama hayat öyle değil, dar çevre dar zihniyet getirir. Çevre genişledikçe, ötekileri tanıdıkça zihniyet genişler, bakış açısı büyür, esasında manzaranın hiç de tozpembe olmadığı fark edilir.

The Returned kişisel olarak ve politik bakış açım çerçevesinde izlediğim en sarsıcı zombi temalı filmlerden biri oldu. Elbette klasik olarak bir virüs salgını başlar ve insanoğlu kitleler halinde korkunç yaratıklara dönüşür. Kan emici, saldırgan yaratıklar ve yine klasik olarak virüs, ısırık yoluyla çok hızlı ve kolayca bulaşır. İlk salgından sonra bilim dünyası bir ilaç geliştirir. Bir çeşit bloklama... Virüs vücuttan atılamıyordur ancak vücuda yayılmadan bloklanabiliyordur. Virüs bulaştıktan sonra kısa bir süre içerisinde aşı yapıldığında virüs bulaşan insan olağan hayatına dönebiliyordur lakin 36 saatte bir ilacı kendine enjekte etmek zorunda çünkü ilacın gücü, virüsü o kadar süre bloklamaya yetiyor. Talihsizlik ise ilacın, virüsü kapan ama kurtulamayan insanların (zombilerin) omurilik sıvısından elde edilebiliyor olması ve tüm çalışmalara rağmen (bir zombinin omurilik sıvısına ihtiyaç duymaksızın) yapay olarak elde edilememesi. 

Filmin politik tarafı da tam bu noktada başlıyor. Çünkü ilaç o kadar çok insanın hayatını kurtarıyor ki, kaynaklar tükenmiş durumda. Bu kâbusa şöyle bir not düşebiliriz sanırım; yaşamsal kaynaklar için yapılan güç savaşları tarihin tüm süreçlerinde kendine örnek bulacaktır, toprak, petrol, belki gelecekte su hatta oksijen, belki bir ilaç!  Her neyse, enfekte olmamış ve enfekte olmuş ancak ilaç ile vücudundaki virüsü bloklayan herkes için de korkunun başlangıcı kaynakların tükenmesi ile başlar. Yani üç grup var, enfekte olmuşlar ve kurtulamayanlar ki onlar ilaç için kaynak, enfekte olmuş ve kurtulmuş ki onların yaşama devam etmeleri için ilaca ihtiyacı var ve son olarak enfekte olmamış ama enfekte olmuşlardan yani “Geri Gelenler”den korkanlar… Hikâyemizde enfekte olup ilaç desteği ile hayatına devam edenler “Geri Gelenler” olarak tanımlanıyor, yani ölümün/zombiliğin eşiğinden geri dönenler… Görünüşte kimin gelen kimin hiç gitmemiş olduğu anlaşılamasa da, gelenlerin özel bir kimlik kartı var, bir manada fişleme sistemi ama hikâyemizde bu, ilaç temini için gerekli bir durum fakat kendilerini (kimliklerini) toplumdan saklamak ihtiyacındalar. Çünkü geri gelenler anormal, öteki ve çirkindirler! Temizler/hiç gitmemişler ise normal, ideal ve güzel! Normaller, normal olmayanları dışlarlar, çoğunluklar azınlıkları dışlarlar, kendini ezelden beri orada var olmuş zannedenler sonradan geldiklerini zannettiklerini dışlarlar. Normaller, normal oldukları için kendilerini normal olmayanlardan üstün ve değerli hissederler, bütün hakların önce kendilerine, kalırsa diğerlerine tanınmasını isterler, diğerleri/ötekiler haklarını talep ettiklerinde ana unsur zannındakiler kendilerini lütufta bulunuyormuş gibi hissederler. Beni ilgilendiren ise enfekte olmaktan korkan tarafın korkusundaki haklılığı ya da haksızlığı değil, açıkçası o koşullarda aynı cüssede korkuyu yaşardım sanıyorum fakat korkunun getirdiği dışlama/aşağılama, ötekileştirme politikasının korkunçluğu. Yanı sıra, enfekte olmuş ve yaşamak için ilaca ihtiyacı olan kitlenin birbirleri ile öldüresiye mücadeleye girmesi daha da korkunç.

Bireysel bencillik ve kitlesel faşistlik/histeri hali filmin esas meselesi, kendimizden olmayana yaşam hakkı tanımama dürtüsü; gerekirse bir kampa kapatalım çünkü o bizden değil düşüncesi…

Gerçekçi bir açıyla bakarsak, elbette bir anda salgına dönüşebilecek ve ölümcül sonuçlar doğuracak bir virüsten (ilaç da tükenmişken ve üretilemiyorken) hepimiz korkarız. Enfekte olmuş kalabalığın enfekte olmamış kalabalıktan tecrit edilmesi talebini anlayabiliriz ancak mevzu bu değil, mevzu ötekine duyulan nefret, öldüresiye saldırganlık, öteleme, ölüme terk etme refleksi,  ya sev ya terk et tadında “gelenlere ölüm” tabelaları/duvar yazıları, evlere, hastanelere örgütlü ve bireysel baskınlar ve “Geri Gelen” katliamları…  Çoğunluğun/hakimin öteki nefreti temelinde, bir şekilde elde edilen statünün kaybedilme korkusu yatıyor olmalı. Distirct 9’da durum biraz daha farklı olsa da temelde yine aynı tiksinme, aşağılama, kendini üstün görme ile gelen öteleme dışlama refleksi ve bu refleksin arka planında yine aynı cüssede bir korku ile karışık kibir var.  Ancak Virüs’te zombileri gözünden tanımıyoruz, kimlik kartlarını görmeden enfekte olup olmadıklarını bilemiyoruz, öğrenildiğinde ise nefret başlıyor. Tıpkı, sevdiğimiz komşumuzu, arkadaşımızı taa ki kimliğini öğrenene kadar sevdiğimiz, değer verdiğimiz, yardımlaştığımız, pişirdiğini yediğimiz ama kimliğini öğrendiğimizde bir anda o sevdiğimiz insandan nefret etmeye başlamamız gibi. Virüs’ün anlattığı ile Yasak bölgenin anlattığı ötekileştirme temelli hikâyeyi ülkemizin sosyo-politik düzlemine de yerleştirelim, tam olarak birbirini karşılar. Beri yandan, Districk 9’da aklıma düşen ilk detay, neden uzaylı denilince hemen (ezberlerimize göre) çirkin yaratıklar tasarladığımız, yapış yapış, dokunmaktan imtina edeceğimiz, böceğe benzeyen yaratıklalar (ki bu filmde ötekinin The Ruterned’ın ötekileri gibi kimliğe gereksinimi yok, zaten şeklen göz önündeler) düşündüğümüz?  Belki yönetmenin de mesaj kaygısı nefret ettiklerimizin gözümüze Districk 9’un uzaylıları gibi görünmesi ekseninde olabilir. Yanı sıra filmin hikâye örgüsüne yani uzaylı işgali ile insanlığı işgalden kurtaran Amerika klişesine düşmemişliğine değinmeden; Districk 9’ın faşizme yaptığı en anlamlı göndermeler;  “Uzaylılar giremez” tabelaları ile Klu Klux Klan vahşetini anımsatan linç girişimleri ile ötekilerinin de koca Dünya’da gele gele Güney Afrika Cumhuriyeti’ne, Johannesburg’a konuşlanmalarında!

Seyir öncesi/sonrası belki Wilbur Smtih’in Meleklerin Gazabı romanını okumak da isabetli olabilir zira Wilbur Smtih’in Meleklerin Gazabı romanında beyazların Güney Afrika’yı işgal sürecini oldukça etkili bir dille anlatır. Orada, binlerce yıldır yaşayanları denetimi altına almaya, sömürmeye, ötekileştirmeye ve son adımda kendine benzetmeye (asimilasyon) çalışan sonradan gelenleri! Hikâyenin bir sarsıcı ayrıntısı da bölgeye gelen uzaylılara bölgenin yerlisinin davranış biçimi yani zamanında işgalci beyazlar tarafından uzaylı muamelesi gören siyahların uzaylı görünce aynı ilkelliğe düşmesi, mazlumun zalime dönüşümü…

Son tahlilde, sinemayı sinema yapan en güzel yanlarından biri de iki “tür” filmi üzerinden bir sosyolojik okuma çıkarabilme, üzerine politik sözler söyleme ve hatta dünyanın bütün faşistlerini mercek altına almaya fırsatı vermesi.

YORUMLAR [0]