OYUN VE BÜYÜ

OSCAR’A GİDEN YOL (SPOTLIGHT)

Hamit Uğur

droidyan

BU YAZIYI PAYLAŞ

 

Akademi ödüllerinde “En İyi Film” ve “En İyi Özgün Senaryo” dallarında iki ödül alarak dikkatimizi çeken Spotlight, aslında pek parlak bir yapım olmamasına rağmen neden Oscar’da başarıya ulaştı? Bu yazıda bu soruya cevap arayacağız.

Sinemasal anlamda bir televizyon filminden daha derinlikli olamayan Spotlight, kısaca bir yerel gazetenin Roma Katolik Kilisesi’nde gerçekleşen çocuk tacizi skandalını ortaya çıkarmasını konu alıyor. Ancak bu, yazıldığı kadar  basit bir konu değil. Hikaye gerçek. The Boston Globe adlı bölgesel gazetenin Spotlight isimli özel haber ekibinin ortaya çıkardığı skandal haber, 2003 yılında “Kamu Hizmeti” dalında Pulitzer Ödülü’ne layık görülmüştü. Haber sadece Amerika’da değil, özellikle Katolik inancına sahip hemen her ülkede büyük etki uyandırmıştı. Bu etkinin sebebi; sadece çocukların cinsel istismarının yarattığı tiksinme duygusu değil, işin içinde Roma Katolik Kilisesi’nin olması. Çocuk tacizi meselesi zaten başlı başına bir saf kötülük örneği olmakla beraber, bu haberlerin bizim üzerimizdeki etkisiyle Katolik inancına bağlı kişiler üzerindeki etkisi aynı derecede değil. Bunu biraz açmamız gerekecek ancak önce filme bakalım.

 The Boston Globe, daha önceleri bağımsız, bölgesel bir gazeteyken Amerika’nın büyük medya devlerinden biri olan The New York Times Company tarafından satın alınır. Bu medya devi, The New York Times gibi ulusal gazetenin yanı sıra çeşitli eyaletlerde bir çok bölgesel gazete ve radyo istasyonunun sahibidir. Gazete el değiştirdikten sonra, yönetim, Marty Baron isimli yeni bir editörü göreve getirir. Baron, “spotlight” isimli özel haber ekibini, Boston Kardinali’nin tacizci rahipleri koruduğu istihbaratına yönlendirir. Spotlight ekibi işin peşine düşer. Ne var ki ele geçirdikleri belgelerde düşündüklerinden çok daha fazla tacizci rahibin olduğu ortaya çıkar. Spotlight ekibi bunu manşete çıkarmak istediğinde gazete editörü Baron itiraz eder. Kişisel suçların fazlalığını değil, kilisenin bu suçları organize bir şekilde örtbas ettiğini haber yapmak istemektedir. Amaç kendisinin “sistem” adını verdiği kilise kurumunun skandalını ortaya çıkarmaktır. Katolikliğin Amerika Birleşik Devletleri’nin en büyük mezhebi olduğunu düşündüğümüzde, bu haber çok büyüktür. Amerika’nın %22’si Katolik, % 19’u ateist, % 1,7’si Yahudi’dir. (Protestanlık % 43’ü temsil eder ancak içindeki alt kolların tümü bir araya geldiğinde bu orana ulaşır, homojen değildir. Bu sebeple Katolik Mezhebi homojen olan en büyük mezheptir. Geri kalan yaklaşık % 6 çeşitli dinlerin bileşimidir.) Bu arada, filmin çeşitli yerlerinde yeni editör Baron’un bir Yahudi olduğu, defalarca altı çizilerek belirtilir.

Bu noktada Katolik inancını tanımak durumundayız: Katolik inancı, Baba, Oğul ve Kutsal Ruh olmak üzere “içinde üç şahıs bulunduran tek bir Tanrı”yı kabul eder. Bu, Kutsal Üçleme’dir. Kutsal Üçleme’de İsa Mesih, aynı zamanda hem insan hem de Tanrı olarak kabul edilir. Bu inanca göre İsa Mesih; tanrı olarak her yerde; insan halindeki tanrı olarak ise gökyüzündedir. Burada İsa Mesih’in “insan olmuş bir tanrı” olarak gökyüzünde olması son derece önemlidir. Çünkü bu noktadan sonra kilisenin varlık temeli başlar. Katolik Kilisesi’nin asıl yöneticisi, rab kabul edilen gökyüzündeki İsa Mesih’tir. İsa Mesih, kiliseyi Aziz Petrus’a şu sözlerle devretmiştir. “Sen Kaya (Petrus)'sın ve ben Kilisemi bu kaya üzerine kuracağım ve ölüler diyarının kapıları ona dayanamayacaktır. Sana göklerin ülkesinin anahtarlarını vereceğim' (Matta 16,18-19).

Aziz Petrus, Katolik Kilisesi’nin yeryüzündeki yöneticisi  ve ilk Papa’sıdır. Bugün Roma Katolik Kilisesi’nin lideri olan Papa, Hristiyanlar’ın manevi babası kabul edilir. Katolik inancına sahip Hristiyanlar, Papa’nın tanrısallığını ve yanılmazlığını kabul eder. Kilise evrenseldir.  Katolik din adamları cinsellikten uzak durur, hatta evlenme yasağı vardır.  Günahsız, masum ve yanılmaz olan Papa’nın rahiplerinin, çocuklara cinsel taciz uyguladığının ortaya çıkarılması herhangi bir sapıklık vakasının etkisinden çok daha büyüktür. Çünkü burada söz konusu olan bir kurumun değil, inancın sarsılmasıdır.

Daha iyi anlamak için şöyle diyelim: Roma Katolik Kilisesi, bizdeki Diyanet İşleri’ne benzemez. Çünkü Kur’an, İslam’ın kurumsallaşmasına ve ruhban sınıfının oluşmasına asla izin vermez. Diyanet İşleri’nin Kur’an’a dayalı hiçbir kökeni yoktur. Ulaştırma Bakanlığı’nın kutsiyeti ne kadarsa Diyanet İşleri’ninki de o kadardır. Sadece ilmi bakımdan uzmanlığına bir güvenilirlik atfedilir ki o bile zaman zaman tartışmalara yol açmaktadır. Sadece Diyanet İşleri Başkanlığı değil, hiçbir cemaat ve tarikatın da Kur’an’a dayalı bir kökeni yoktur. Kimse masum / yanılmaz / günahsız kabul edilmez, mehdi / mesih inancı yer almaz, şefaatçı yada kurtarıcıya dayalı tek bir ayet yoktur, Allah’ın işlerini sadece Allah yapar. Emir ve yönetim Allah’a aittir, kimseye devredilmemiştir. Ayetle konuşalım: “Sonra onların ardından da peygamberlerimizi gönderdik. Meryem oğlu İsa'yı da onların ardından gönderdik ve ona İncil'i verdik. Ona uyanların kalplerine şefkat ve merhamet duyguları koyduk. Ruhbanlığı ise kendileri uydurdular. Biz onu kendilerine yazmadık. Ancak onlar Allah'ın rızasını kazanmak arzusu ile bunu yaptılar; ama buna gereği gibi de uymadılar. Onlardan da inananlara ödüllerini verdik. Onların çoğu yoldan çıkmışlardır.” (Hadid / 27)  Bu sebeple ortaya çıkan skandalın ne derece etkili olduğunu müslümanların kavraması biraz zordur.  Bir Hristiyan için kilisenin varlığı, tanrısallığı, yanılmazlığı kutsal kitapla sabittir ve yetkisini İsa Mesih’in 'Gidin ve bütün milletlere ögretin' (Markos 28,19) sözüyle aldığı kabul edilmektedir.  

Yönetmen Tom McCharty’nin ve senarist Josh Singer’in, filmde skandal haberini gazetede okuyan koyu Katolik teyzeye soğuk su içirmesinin sebebi budur. Bu haber bir kurumu değil, bir inanç sistemini kalbinden vurmaktadır. Yine filmin sonunda Papa’nın skandallara adı karışan Kardinal’i, üstün dereceli başka bir göreve atadığının belirtilmesi de boşuna değildir. “İşte sizin yanılmaz dediğiniz tanrısal Papa Hazretleri kimleri koruyormuş, görün.” demektir bu.

Yeryüzünde en kolay istismar araçlarından biri olan din, (bir diğeri de sağlıktır) kurumsallaşıp güçlendiğinde kitlesel bir şekilde insanları sömürebilir. Bu tip bir “güvenlik açığı”, din oluşumuna karşı olanlar tarafından rahatlıkla kullanılır. Eğer bir dini yok etmek istiyorsanız onu kurumsallaştırın ve kurum içindekilerin hata yapmasını bekleyin. Elbet içlerinden biri ya da birileri bozuk çıkacaktır. O vakit hata yapan kişi ya da kişileri değil, topyekün dini suçlayın. Buna “genelleştirme safsatası” denmektedir ki manipülasyon yöntemlerinden biridir. Editör Baron’un taciz suçu işlediği ortaya çıkan seksen yedi rahiple ilgilenmemesinin sebebi de budur. Çünkü kilise rahatlıkla “Bunlar çürük yumurtalardır, kilise bu kişileri onaylamaz.” diyerek savunma yapabilir. Böylesi bir savunmanın geçersiz olması için, sistemin suçunun ortaya çıkması gerekir. Spotlight ekibi bunu başarmıştır. Çünkü Roma Katolik Kilise’si, yapısı gereği bu tarz bir saldırıya uğramaya müsaittir.

İslam’da ise durum öyle değil. Allah, yarattıklarının ne kadar ileri gidebileceğini bildiği için Kur’an’da dinin kurumsallaşmasına ve din adamlarına karşı bizi uyarmaktadır: “Hahamların ve rahiplerin birçoğu, insanların mallarını hem haksızlıkla yiyor hem de onları Allah yolundan alıkoyuyorlar. Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda infak etmeyenleri acı bir azabın beklediğini haber ver.” (Tövbe; 34)

Gelelim Oscar’a...  Sanılanın aksine “En İyi Film” kategorisi, sanatsal ve teknik unsurların başarı ortalaması diğerlerinden fazla olan filme verilen bir ödül değildir. Zaten bu kategoride ödülü sanatçılar değil, yapımcılar alır. Yani üretimi gerçekleştiren, finans ve teknik imkanları sağlayan yatırımcılara, iş adamlarına verilen bir ödüldür. O dönem vurgulanmak istenen meseleyle, aktarılmak istenen görüşle ilgili sosyo-politik bir ödüldür. Bu sebeple ortalama televizyon filmi vasatlığındaki bir filme bu ödülün gitmesi aslında pek şaşırtıcı değil.  Burada ödülü alan, filmin gösterdiği cesaret, verdiği mesajdır. Roma Katolik Kilisesi aleyhinde bir haber yapmak Pulitzer Ödülü’yle, yine aynı konuyu film yapmak da Oscar’la yüceltilmiştir. Spotlight, çocuk tacizini değil, Roma Katolik Kilisesi’nin çocuk tacizini örtbas etmesini anlatmaktadır.

Son olarak filmin yönetmeni Tom McCharty ödül töreninde “Bu filmi iktidardan hesap soran gazeteciler için yaptık.” dese de kendisinin aynı afilli sözlerle Yahudi diasporasına karşı bir film çekebileceğini pek düşünmüyoruz.  Çünkü öyle bir durumda, bırakın film çektirmeyi, adamın Hollywood’da herhangi bir sinemanın kapısında dilenmesine bile izin vermezler.

 

YORUMLAR [0]