SANATA MEYYALİM VALLA HAYRETTEN

ORMANLAR TOHUMA (ALBÜM)

Hasan Hüseyin Toydemir

@hhtoydemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

Türk toplumunun ameliyatlı yerine vuruyor Albüm. Öyle gerim gerim gerilmeden, abartılı sahnelerle gıdıklamaya çalışmadan, olabilecek en minimal şekilde dokunuyor yaralarımıza. Hem de mizahın en karasıyla. Ee çoktan gelmemiş miydi aile albümlerimizle yüzleşmenin vakti?

 

ÜREMEK İŞİ

 “Canlıların cinsel hücrelerinin birleşmesinden ortaya çıkan tohumla veya doğrudan doğruya oluşturdukları sporlarla çoğalmaları, tenasül”. Türk Dil Kurumu sözlüğünde “üreme” diye arattığınızda “üremek işi”nin hemen altında karşınıza bu biyolojik tanım çıkıyor. Mehmet Can Mertoğlu’nın ilk uzun metraj filmi Albüm de bir boğanın bir inekle çiftleştirilme sekansıyla başlıyor. Yani üremek işiyle. Bu uzun ve detaylı bir şekilde çekilen sahnenin ardından laboratuvar ortamında boğanın spermiyle ineğin yumurtasının buluşması sağlanıyor ve sonrasında iki adam yardımıyla gerçekleşen doğumu izliyoruz. Dünyaya gelen yavru ilk iş olarak ayaklarının boyanması marifetiyle işaretleniyor. Bütün bu detaylı işlemlerin hepsi şunun için gösteriliyor izleyiciye aslında; bu iki hayvan doğada olsalar, rastgele bir ortamda, rastgele bir zamanda çiftleşecekti. Ve o yavru rastgele başka bir mekanda doğacaktı. Yani her şey çok basitti aslında. Ama mükemmel ve besili inekleri olmasını isteyen insanlar en güçlü boğayla en sağlıklı ineği çiftleştirerek “iş”e müdahil olma gereği duydukları gün bu doğal sistem bozuldu. Yönetmen Mertoğlu, açılışa koyduğu bu bölümde bir anlamda izleyiciye bir rehber sunuyor. Çünkü bu sahne, yapaylık ve sahtelik üzerine kurulu olan filmin özeti niteliği de taşıyor. Toplum olarak çocuk sahibi olma mevzusuna yüklediğimiz anlamlar, çocukların direkt kendilerine yüklediğimiz, yüklemeye çalıştığımız anlamlar hatta hayatlar, çocuklar üzerinden kendimize yüklediğimiz sıfatlar, onların eğitimleri vs. derken aileden başlayarak bizim toplumumuzun çekirdeğinde yatan pek çok sorunun kaynağına inmeye çalışıyor Albüm. Ve bunu çok yerinde ve dozunda bir mizahla yaptığını söylemek gerek. Şebnem Bozoklu ve Murat Kılıç başta olmak üzere küçüklü büyüklü bütün rollerdeki oyuncuların performanslarının bunda katkısı büyük. Ama Albüm’ün mizahının seyirciye bu kadar iyi geçmesini sağlayan birinci etken filmin yazar-yönetmeni Mertoğlu. İlk filmiyle “zor” bir konuya oldukça doğru temsiller ve tespitlerle yaklaşan Mertoğlu, değindiği ince mevzulara deyim yerindeyse “cuk oturan” soğuk ve ince espri anlayışını filme çok iyi yedirmiş. Sadece kurgu yardımıyla yapılacak küçük hamlelerle ne kadar ince göndermeler yapılabileceğini hatırlatan genç yönetmen, sinemamızda eşine az rastlanan bir komedi türünün de örneğini vermiş oluyor. Genel olarak komedimizin sırtını yasladığı “abartı”yı minimallikle harmanlayarak ilginç bir bileşim ortaya çıkaran Mertoğlu, absürt olduğu kadar gerçekçi bir dil inşa ederek sinemaya sağlam bir giriş yapıyor.

 

PEYNİİİİİR

Tarih öğretmeni Cüneyt ve vergi dairesinde memur olan Bahar Bahtiyaroğlu çifti çocuk beklemektedirler. Aile albümü için Antalya sahilinde ve dev akvaryumda güzel güzel pozlar verirler, fotoğraf çektirirler. Sonra Bahar’ın karnındakinin bebek değil yastık olduğunu anlarız. Çocuk sahibi olamadıkları için evlatlık almaya karar vermişlerdir ama bunu en “doğru” şekilde yapmak zorundadırlar. İnandırıcı olması için de her mutlu ailenin olmazsa olmazı bir aile albümü yapmaya başlamışlardır. Ankara’daki “dayı”larının yardımıyla bu sahte işi gizli kapaklı yapabilen Bahtiyaroğlu çifti, bir şekilde “aile” olmayı becermiş gibidirler. Bütün içtenlikleriyle pozlar hazırlanmakta, suratlarda gülücükler belirmekte ve deklanşöre basılmaktadır. Tabi ardından eski tip bir fotoğraf makinesi olduğu için filmi sarma sesi gelmektedir. Bahtiyaroğlu ailesinin “resimli tarihi” böyle oluşturulmaktadır. Çiftin bu yalan tarihe inanma, çevrelerindeki insanları bu yalana ortak etme ve bir taraftan da bütün bunları büyük bir gizlilikle yapma çabaları Albüm’ün en büyük gücünü aldığı ince mizahın iskeletini oluşturmaktadır aslında. Bu fılmdeki insanlar -artık- sadece çocuk sahibi olmak için çocuk yapmamaktadır. Çocuklar onlar için başka bir anlam ifade etmekte, aile olmanın, anne-baba olmanın bir ispatı ya da geleceğe yapılan bir yatırım gibidir. Bahtiyaroğlu çifti de evlat edinmenin “avantajı”nı kullanarak dünyaya gelmiş bebekler arasından en beğendiklerini seçerler. Artık anne ve baba olduklarını herkese ispatlayabileceklerdir. Hastaneye yatılır, bebek kucağa alınır ve doğumu “gerçekleştiren” doktorla poz verilir. Artık bu yalanın albümde yerini alması için geriye sadece deklanşöre basmak kalmıştır...

 

BABA, OĞUL VE KUTSAL GENÇLİK

Yine TDK’dan alıntıyla; “Çocuğun dünyaya gelmesinde etken olan erkek” olarak tanımlanan baba figürünün filmin odağında olması tesadüf değil. Sonuçta filmdeki olay örgüsü, Cüneyt Bahtiyaroğlu’nun “bir erkeğin fizyolojik görevini yerine getirme gücü”ne (bkz. TDK; erkeklik) sahip olamaması yüzünden başlamıştır. Bu çıkarımı yapabilmemiz için kaynak olan ve baba figürünün filmdeki önemini göstermesi açısından, Cüneyt’in sınıftaki çaresizliğini anlatan sekans önemli. Sahnenin başında Atatürk’ün “Bütün ümidim gençliktedir” sözünün yazılı olduğu kabartmalı tablo soldan sağa doğru yapılan yavaşça kayma hareketiyle gösterilir. Hemen ardından bir sınıftaki öğrenciler arka sıradan ön sıraya doğru (ilk hareketin aksi yönde sağdan sola doğru) yapılan aynı hızdaki kayma hareketiyle gösterilir. Hepimize tanıdık gelen sahnede öğrenciler birbirleriyle konuşmaktadır ve inanılmaz bir gürültü vardır. Diğer planda aynı sınıfın içinde öğretmen masasında oturan Cüneyt’i görürüz. Sınıf içerisinde “iktidarı” olmayan bu adam sadece çaresizlik içinde onları izlemektedir. Bu sahneyle, toplumda babaya yüklenen rolle ilgili bir sıkıntısı olduğunu da belli eder yönetmen. Aile kurumunun “çatı”sı olarak nitelenen baba figürüyle ilgili temsil içinse Türk toplumu için en önemli “baba” figürlerinden biri olan Atatürk’ü seçer. Onun sözlerine karşılık olarak Mertoğlu “Türk milletinin Ata’sı (babası)” Mustafa Kemal Atatürk’ün bütün ümidini bağladığı gençliği gösterir. Okul sıralarındaki bu gençliğin bütün ümidiyse muhtemelen KPSS’den iyi bir puan alıp memur olmak yani devlete sırtını yaslamaktır. Mertoğlu bu sefer kamerasını Bahar’ın çalıştığı vergi dairesine çevirir. Memurundan vatandaşına herkes baygındır ya da uyumaktadır. Okuldaki sahneye benzer bir kayma hareketiyle vergi dairesini görürüz ve en son masada oturup sigarasını içen Bahar’ı. Ardından da sahne boyunca sesini duyduğumuz bomboş koridorda kendi kendine dönmekte olan otomatik paspası gösterir Mertoğlu. Buna benzer bir sahneyi ilerleyen bölümlerde karakoldada kullanan yönetmen, devlet kurumlarındaki işleyişle ilgili bir sıkıntısı olduğunu oldukça açık bir şekilde tekrarla dile getiriyor. Bu sıkıntının benzer bir tezahürü, evlerine giren hırsızın ölmesinin ardından genel planda ambulansların eve bir türlü ulaşamadığı sahnede de karşımıza çıkar.

 

BİR O YANA BİR BU YANA       

Filmde gündelik hayatın ritüelleri olarak karşımıza çıkan, artık nasıl yapıldığı düşünülmeyecek kadar sıradanlaşmış, toplumun karakteristik özellikleri olarak genelleyebileceğimiz detayların tespit ve temsilleri oldukça yerinde. Bahsettiğimiz detaylar aslında hepimizin bildiği ya da yaptığı şeyler de olabilir ama bunların bir bütün içerisinde anlamlı hale getirilmesi ayrı bir maharet. Örneğin Bahar’ın başörtülü arkadaşı ve eşi misafirliğe geldiğinde kapıdaki selamlaşma ve kibarlık ritüelinin ardından, sıradan bir salon oturması bekleyen izleyiciye sigara dumanları altında bir okey masası şoku yaşatan Mertoğlu, daha sonrasında hem erkekler arasında hem de kadınlar arasında geçen diyaloglarda yine benzer oyunlar yapıyor. Bu sadece evdeki sahneler değil, iki erkeğin yanyana geldiği, Cüneyt’in okul müdürüyle ve karakolda amirle yaptığı konuşmalar için de geçerli. Futbol, memleketin yolları ve siyaset üzerinden konuşan ve bol bol küfreden erkek dilinin karşısına çok da farklı bir kadın dili koymaz yönetmen, futbolun yerini çocuk muhabbetleri, hamilelik, kadın programları, dedikodu vs alır sadece. Yine konuşmalar üzerinden gidecek olursak, filmin en eğlenceli diyalogları Cüneyt ve Bahtiyar’ın evlat edinmek için gittikleri çocuk esirgeme kurumlarında yaşanır. Kurum yetkililerinin çocuklardan “mahsül” gibi bahsetmesi akıllara filmin açılışındaki ayakları boyanarak işaretlenen yavru ineği getiriyor elbette. Elindeki malları bitirmeye çalışan bir satıcı edasıyla çocukların vermeye çalışılması ise filmin absürtlüğünün tavan yaptığı anlardan.

 

MESELE NEYDİ?

Kurum yetkilisinin Cüneyt ve Bahtiyar’a çocuğun reklamını yapmak için kullandığı “hem anası-babası da ölmüş, en iyisi!” cümlesi ise filmdeki ebeveyn rollerini başka bir boyuta taşıyor. Tabii burada kurum yetkilisi bunu, çocuğu tekrar istemezler, başınıza bela olmazlar anlamında söylüyor. Ama yönetmen, “ölü iyidir, iyi” cümlesini Cüneyt ve Bahar’ın suratına birkaç defa söyleterek durumu daha da ilginç bir boyuta taşımaya çalışıyor. Buradan hareketle, anne ve baba figürü olarak Cüneyt ve Bahar’ın oldukça sorumsuz resmedilmesi de önemli. Çocuğun odasında sigara içen Bahar ve arkadaşı, bunun hemen ardından toplumumuza özgü abartılı sevme nidaları ve bebeğe agucuk gugucuk yaparak annelik görevlerini yerine getirmiş olurlar mesela. Benzer bir şekilde çocuğun yanında kahkalarla izlenen kadın programları vs örnek verilebilir. Tarih öğretmeni olan baba figürü Cüneyt içinse yönetmen yine sınıf ortamını kullanır. Zaten Cüneyt’i film boyunca sınıfta iki defa görürüz. Çocuğu olmadan(!) önce sınıfta iktidarsız bir şekilde oturup olanları izleyen Cüneyt, çocuğu evlat edindikten sonra tahtanın önünde ders anlatmaktadır. Daha önce gürültüden geçilmeyen sınıf ortamı yerine pür dikkat hocaya bakan öğrencilerin olduğu bir sınıf seçilmiştir bu sefer. Ama bu sessizlik çok da iyiye alamet değildir. Cüneyt yanlış harita üzerinde konu anlatmasına rağmen sınıftaki hiçbir öğrenci ya farketmemiştir ya da hocaya söylememiştir. Yani hem Cüneyt’in sınıftaki iktidarı hem de öğrencilerin sessizliği işlevsizdir. Mekan olarak bir imam hatip okulunun seçilmesinin farklı okumalara açık olduğunu söylemek gerek. Ölü ve ebeveyn kelimelerinin birlikte hayat bulduğu kare ise Cüneyt, Bahar ve çocuğun yatakta oldukları sahne. Üst açı kullanan Mertoğlu, anne ve babayı yatağın birer ucuna sırtları birbirlerine dönük şekilde yerleştirmiş. Horul horul uyuyan çiftin tam ortasında kalan çocuk uyanık vaziyettedir. Bir süre çırpınan çocuk ağlayarak yardım istese de uyanan olmaz, sıkışmış ve yalnızdır. Çocuk evlat edinilene kadarki süreçte albüm hazırlanırken gösterilen çabanın benzeri büyütülürken gösterilmez. Evlat edinilen çocuğun ele güne karşı gerçek olduğunun ispatı, çocuğun gerçek hayatından mühim gibidir. Ebeveynlerin çocuğa bu bakışı, onu belli kalıplara sokma çabası ve büyütürkenki koyvermişlikleri bahsettiğimiz yatak sahnesinde muazzam bir tablo olarak hayat bulur. Aslında bu sahne, filmin odağındaki yalanın “albüm” değil genel olarak ebeveynlik yalanı olduğunu anlatmaya çalışır bize. İnsanların birbirlerinin gözlerinin içine baka baka söylediği aile yalanıdır bu mizahın bu kadar kara olmasının sebebi. Fotoğraf pozlarında gülümseyen Cüneyt ve Bahar’ınkiler kadar yalancıktır filmde attığımız kahkahalar. Dokunduğumuz her şey gibi yapaylaştırdığımız aile kurumunun “çatı”sının çoktan çöktüğünün resmidir Albüm. Ve her harabenin altından yeni bir çocuk (tohum) çıkmaktadır. O yüzden Albüm -film makarasını sarma sesi eşliğinde- diyor ki; ormanlar ağaca, ağaçlar fidana, fidanlar tohuma dönmeli yurdumda...

 

 

YORUMLAR [0]