MEDYAHOMUNCULUS

ÖLÜM, ÖLÜR MÜSÜN BAŞIMDA, ”ŞAH” DE HADİ (THE SEVENTH SEAL)

Ceyda Saliha Şener

@corvusunanamne

BU YAZIYI PAYLAŞ

“Bütün düşünceler ve duygular geçicidir, kendileriyle ilgisi olmayan pek çok şeyden etkilenirler” diyen Pascal Mercier gibi, insanın kolektif bilinçaltı formüllerini filmlerden toplayabiliriz de. Ya da koparırız yaprağını müstakbel yaşamın.

Bir tek ölümden saklanamazsın. Ölümden korkuyorsan Epiktetos’a uyup, korkularının yerini değiştirmen gerekecek. Ah beyazın içinde sandallanan kara yüz. Yün içinde saklanan çekirdek. Ayaklarını durmadan inadın için yürüttün. Her organ seni sana getirmesi gerekiyorken, onların bir daha yolu düşmedi insanlığının sokağına. Gidecek çok yeri vardı varlığının. O eşyadan şu gölgeye sığındı. Bir pirinç ekimi günün alınyazısı ne kadar anılıyorsa, sen de herkes için o kadardın. Neşelenecek şeyler lazımdı ey insan sana, sen de Bergman gibi ortaçağ figürlerinde ressamların duyarlılıklarından emdin, fikirlendin. Bir gün evinden dönerken, aklına Bergman’ın Yedinci Mühür (The Seventh Seal ) filmi geldi. Yeniden izledin. Bildin ki, ölüm her gün satranç oynuyordu kendinle. Büyük satranç tahtası içinde küçük satranç tahtaları. Birbirimizi yiyorduk. Şövalye Antonius Block gibi hallerimiz vardı. Hepimizin döndüğü bir savaş mutlaka olurdu. Bazen de içinden çıkamadığımız düşünce cephesinde, varoluş sancılarımız çoğalırdı. İsyankar halimizi bir durgun suda yıkar, öylece teneşir masasına geçmişimizi koyar, gömerdik derinlere. Bir güçlü, bir güçsüz hal, insanın balık haliydi. Bu sırada sorularımız doğurmuş olurdu: Ben neden gönderildim? Gönderildim mi? Neden görüyorum? Kimden aldım bu düşünceleri, ben köle miyim? Ben illa birisinin mi olmak zorundayım? Tanrı benim sahibim mi? Yoksa ben yok muyum? O zaman yoksam düşüncem de yok olsun. Olsun mu? Tanrı var mısın?

Kölelerden iniltiyi duymak ne acı. Haçlı seferinden dönen Antonius, ayinlere katılır. Korkunun bütün insanlığı yönettiğini gördükten sonra, bilmenin inceliklerine varmak ister. Ölümle burun buruna gelmiştir. Bergman’ın bu alegorik yaklaşımı, ölümün bir kısmıdır sadece. Ben sadece ben değilsem; ölüm kaç kişidir sizce? Şüphe ve belirsizlik, kendi kendini bitirten bir yoksulluktur. Nerede o azizler, ejderhalar, yetişemez mi korkularımıza? Şövalyenin silahtarı bu dünyada kutsal topraklarda da kime ne yapıldığını görmüş, gerçeğin pelerinini düşürmüştür. Akıl konuşmaları yapar dostuyla. Bu arada büyücü diye addedilen kızlar herkesin gözü önünde yakılırken, sınıf ve burun mücadelelerinin ortalarında Jof ve Mia adında basit şeylerden zevk alan cambaz çiftle tanışır. Hoştur hayata bakışları; erkeğin de kadının da. Bergman’ın bu iki insanı filmin sonunda ölümden kurtarması, bütün korku doğuranlar için bir şeyler anlatıyordu elbette. Kaplumbağalara yedirecek timsahlıklarımızı kaç parçaya bölersek, sindirilmemiz kolay olurdu?  Ey ölüm. Yaşamak bu kadar kolay mıydı? Biz mi abarttık? Yoksa dünyayı kliniğe mi çevirdik? Tanrım var mısın sen söyle? Güneşe bakıp seni sormayayım.

İsveç yapımı bu filmle koyu renkler öldürdüm. Gülümsemek ve sevmek şiirini edindim. Ingmar Bergman, hem yazmış hem yönetmiş bu “modern şiir” dediği filmini. Ölüm,  ölür müsün başımda. Şah de hadi. “Bütün düşünceler ve duygular geçicidir, kendileriyle ilgisi olmayan pek çok şeyden etkilenirler” diyen Pascal Mercier gibi, insanın kolektif bilinçaltı formüllerini filmlerden toplayabiliriz de. Ya da koparırız yaprağını müstakbel yaşamın.

Bozuk dualara deniz, neden kız versindi? Kumaş kendi kendini söker mi? Varlıktan istenen bu muydu yoksa? Gökyüzünde dört güneşin olduğu iki atın birbiriyle yarıştığı, İsa’nın da yedinci mührü birilerine verdiği sıralarda gerçekten ölüm bizi bize mi döndürecekti. Hokkabaz ve akrobatlar mı mutluydular? Rüyalar ve şarkılar arasında güvercinler İsa’dan mı geliyordu. İkinci on dakika da filmde söylendiği gibi: “Kurukafa, çıplak bir kadından daha enteresandı.” Korkuyu serbest bırakıyordu sanatseverler. Konu ediniyorlardı psişik durumlarını. Üretkenliklerine cesaret gelmişti. Ölümü oynuyordu artık senaryolar. Vebadan kurtulmak için Tanrı’yı sevindirmeye çalışan, birbirini kırbaçlayan köleler vardı Yedinci Mühür’de. Bu hal, hepimizin “oyunu” ne kadar da yanlış anladığını belirtiyordu. Bergman’ın ruhu da “rüyalarımda mahkumum, hayaletler dünyasında yaşıyorum” diyen bir şövalyeydi belki de. Tanrı’yı neden içinde öldüremediğini Antonia gibi sorguluyor ve konuşuyordu film boyunca: “Ben bilgi istiyorum inanç değil. Tahmin etmek değil sadece bilgi. Tanrıdan elini çıkarmasını... Yüzünü göstermesini ve benle konuşmasını istiyorum. Ama O hala sessiz.” Bir kalemden çıkıyorsa çizgiler, görüntünün görüntü ile kavgası ne kadar anlamsız değil mi?

Ölümle satranç oynama şansı için bilgiyi sevmek mi gerekiyor? Hakikaten hepimiz birbirimizi Tanrı’nın zaferi için mi öldürüyoruz? Kaderin bir köylü olduğunu, vebanın da şeytandan geldiğini kim söylüyor bize.

“Bakire solgun, ama fare halinden hoşnut.” Modern insanın da kanmak istediği masallar yoksa filmler midir? Yani biraz da olsa uyutulunca, siyahın rengi mi açılacak? Konuklarına yaban çilekleri ve süt ikram ediyor bu film. Gerçekçi bir el bu. El eleyken, 55.dakika da “İnanmak acı çekmektir” der ve yeniden sarsar omzumuzu. “Kadınların hepsini öldürmeli” diyen erkek, “Yeni elbisemi görmedin, tek bildiğin şey horlamak” diyen kadın seslerini de katmıştır senaryoya Bergman. Hatta daha da ileriye giden, hırsız öldüren şair cümleler de vardır “Aşk; hırs, yalanlar ve aldatmadan başka bir şey değildir. Hep aynı şekilde yaralar. Aşk vebaların en karasıdır.” Bak sen, der ve alaycı bir gülümseme takınırız. Hayatla soru işareti hep yan yana yürürler. Ölüm bizi alana dek…

 

YORUMLAR [0]

DİĞER YAZILARI

Çalınıyor Adalet, Vurun Duvarları (The Handmaıden)

Hep Ağlıyordu Gemiler, Hep Uçak Olmak İstiyorlardı (The Great Wall)

Birbirimizde Zuhur Ediyoruz (Stranger Than Fıctıon)

Ölüm, Ölür Müsün Başımda, ”Şah” De Hadi (The Seventh Seal)

Gardırop Akıl, Ayna Şehrine Yaklaşırsa… (La Notte)

Kader, Genel Bir Mülkiyet Midir? (The Man Who Wasn't There)

Ölü Yazar Olmadığı Gibi, Ölü Oyuncu Da Yoktur! (Look Who’S Back?)

Şiddet Kullanan Eş, Nasıl Eşses Olabilir Ki? (Arretez Moı)

Acıkan İnsanı Kandırmak Kolaydır (Crow’S Egg)

Her Kitap Anne Değildir Ya Da Bazı Kızlar Yanlış Kitap Seçer (Madame Bovary)

Aynalar Arası Dedikodu (La Double Vıe De Véronıque)

Sine-Retrospektif (Bronenosets Potyomkın)

İnsanı İnsana Yasak Kılamazsınız (Pleasantvılle)

Kitle, Geleceğin İntihar Bombacısı Olmamalıdır (The Man Who Knew Infınıty)

Çamura Ruh Veren Elma (Camılle Claudel)

Lanetli Hayalin Tekamülü (The Wınd Rıses)

Mülkiyet İle Onur Kavramını Evlendirene Yazıklar Olsun! (Marına)

Sadece Konuşan Bir Hayvan Değildik… (Twelve Monkeys)

Devrim Ailede Başlar (Trumbo)

Bütün Saksılardan Sen Mi Sorumlusun Bahçıvan? (Detachment)

Ağlayacak Çok Şey Var, Bari Buna Gülelim (Çingeneler Zamanı)

Çiçeklerin Kokusunu Çoktan Çaldılar (La Maman Et La Putaın)

İnsan, Sadeleşemeyen Bir Oyuncudur (The Danısh Gırl)

Yetişkin İnsan Asla Doğmamıştır (Crımes And Mısdemeanors)

Anmak, Geçmişi Muteber Kılmaktır (To Rome Wıth Love)

Ruhuyla Oynayan Aktörler, Zinciri Kıran Kitleleri Büyütürler (Lısten To Me Marlon)

Dil, İradenin Hıçkırışıdır (Wakıng Lıfe)

İnsan Bazen Akıl Oyunlarında Ray Değiştirir (Irratıonal Man)

Asıl Mesleğimiz ‘Caka Satmak’ (Socrate)

Bazı Filmler Passiflora/Çile Çiçeği Etkisi Veriyor (Tımbuktu)

Benden Başka Bir Beni Sevdim (The Royal Tenenbaums-5 To 7)

Hüzün Yol Kesicidir ((As Good As It Gets)

Bir Sinema Filmi Kaça Ayrılır?

Hayat Senaryosunun Adı ‘Hepsi Birarada’Dır… (La Cıocıara)

Tanımlarımız Hangi Kişilerin Gardrobundan?

Yasakçı Mı, Özgürlükçü Mü Filmler Çekilmeli?

Bazen Katırlara Kelebek Banyosu Uğramaz

Dil Bilmeyen İnsanı Müzik Konuşturur (Almost Famous)

Yalnızlık İstenen Bir Rica Mıdır?

Yarınlarımızı Hormonlarımıza Bırakırsak, Kaos Anne Doğmaz Mı?

Kuşların Da Yürüdüğünü Biliyor Ahtapotlar (Vıvre Sa Vıe )

Sadece İlaçların Yan Etkisi Yoktur! (Je, Tu, Il, Elle)

Huzursuzluk Evlerdeki Yersiz Ejderhalardır

Uğraşılarımıza Örümcekler Oda Kiraladılar (Requıem For A Dream)

Kadınlar İkiye Değil, Nara Ayrılır

'Umut Yok, Korku Yok'

Aşk Cadı Elması Mıdır?

Sinemanın Dili Boğazına Kaçmadı Değil Mi?

Hayatın Çocuğu (Faust)

Sinema İmgelerin Hacimsel Hareketidir (Le Chef)