SİNEPOEM

NE BARBARCA BİR ALÇALMA, NE DE EŞİKLER, 'TEREDDÜT' ŞU ANDA PARLAYAN

Esma Belgin Özdemir

@ebelginozdemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

‘Göz için yeni bir şey yok
Korkunçluk bunda…’ İlhan Berk

Zaman, bir düzene ve sıralamaya uyum sağlamaz, sürekli seçenekleri sürer önümüze. Bazen beklentimize denk düşenleri tercih ederken bazen de görmezden gelmeyi seçeriz. Evet, bu bir seçimdir ve bir migren gibi yakamıza yapışır ayıklama süreci... Zihnin irtifasında süzülme, boşlukta dalgalanma, tereddüt ve kararsızlık noktası hep aşılması gereken bir eşiğe işaret eder. Münir Göle ‘Fısıltılar’ adlı kitabında; kişinin, yaşamının çeşitli evrelerinde bir eşikte asılı kalmasının kaçınılmaz olduğunu söyler. ‘Önemli kararlar, derin değişimler, aşık olma ya da ayrılık anları her eşikte boşluğa düşme, asılı kalma anlamına gelir. O an geçtikten sonra, bellek bir öykü kurmaya, yeniden yazmaya girişir; geçmişi şekillendirirken o eşik dönemini kalın bir sis bulutunun ardına iter: Eşikler hatırlanmaz her nedense, önce ve sonra var olurlar yalnızca. Eşikler, aşırı duygu, heyecan, korku yükü taşırlar. Belki de bu yüzden, kişi abartılı duyguları düzleştirmeyi, sivriliklerinden arındırmayı yeğler, bilinmez.’

KORKU İKNA EDİCİDİR
Yeşim Ustaoğlu; ‘duraksama, kararsızlık, ikircim’ kelimelerine karşılık gelen ‘Tereddüt’ ile yüzleşmekten kaçmayan seyircisine nefes kesen bir seyirlik sunuyor. Cesaretimize, cesurca bir armağan… Modern ve geleneksel yapının iki ayrı kökenine inen, çok daha gergin ve saklı cinselliklerimizi teşhir eden; radikal, dürüst ve itiraz barındıran bir yapım Tereddüt. İç mekân diyalogları ve etkileyici görsellikle yine seyircisini yakalamayı başaran Ustaoğlu, bu kez bir sahil kasabasını mekân seçiyor. Genç psikiyatrist Şehnaz (Funda Eryiğit), eşi Cem ile (Mehmet Kurtuluş) haz ve bencillik boyutu yüksek, sevgi yoksunu kusursuz(!) bir evlilikte iki kişilik yalnızlığını yaşıyor.  Şehnaz’ın çalıştığı hastanede karşılaştığı vakalara şahit oluyoruz ilerleyen dakikalarda; cinsiyet değiştirmek isteyen bir kız, hayvanlara zarar veren öğrenci ve üçüncü hastamız katatonik bir yaşam süren çocuk gelin Elmas (Ecem Uzun). Fırtınalı bir sabahta Elmas, komşuları tarafından donmak üzereyken bulunuyor evinin balkonunda. Polisler geldiğinde Elmas’ın eşini (Serkan Keskin) ve diyabet hastası kayınvalidesini (Sema Poyraz) ölü buluyor ve çocuk gelin yarı ölü bir şekilde hastaneye kaldırılıyor. Ve uzun soluklu, büyüleyici terapi sahnesi ile çözülmeler başlıyor. Çünkü korku ikna edicidir.


SUSKUN GÖVDELER, GEVEZE RUHLAR
Şehnaz ve Elmas’ın hayatlarına odaklanan gözlerimiz ister istemez, gönüllü ve gönülsüz seks köleliği yapan iki kadın görüyor. Şehnaz kendi bedenini kutlamak ve kutsamak isterken, Elmas elinden gelse bedenini soyup atmak isterdi, belleğiyle birlikte. Yeşim Ustaoğlu’nun silik görünen erkek karakterlerinin de aslında bu çarkın içinde nasıl etken ve edilgen yapıya büründüğünü ve karşısındaki insanda kendi narsist kişiliklerinin uzantısının nasıl olduğunu gözlemliyoruz. İşte her şey içinden çıkılmaz hale geldiğinde Elmas’ın hayatına girer ruhunu çözemeyen psikiyatrist Şehnaz. Terapisel kırılmanın ve yüzleşmenin gerçek olamayacak kadar şiddetli halini izleriz. Hiçbir dram, bilginin bütününü açığa çıkarmıyor elbette. Şehnaz’ın ‘erkeğim’ dediği adamın pornografik cinselliğe duyduğu saplantının geçmişini bilmiyoruz örneğin. Sadece konforlu evine girdiğinde, eşinin bilgisayarından gelen inleme seslerinin geldiği üst kata doğru attığı o bakış mıh gibi içimize saplanıyor. Ya da Elmas’ın kocasının, çocuk-eşine gösterdiği merhameti yatak odasında neden göstermediğini anlamakta zorlanıyoruz. Küçük Elmas’ın tek isyanı olan sigara içişi bizim ciğerlerimizi zehirliyor sadece.


AZALIYORUZ, SEVİŞE SEVİŞE
Şehnaz’ın bedenini hırpalatması, Elmas’ın durumundan daha acınası. Yeni bir tamirata gereksinim duyduğunda ve başka bir erkeğin kollarına kendini bıraktığında var gücüyle kendini kandırmayı sürdürüyor. Bedenini seven erkeğin aslında kendini sevdiğini düşünerek
tatmin oluyor, kendine ihanet ederek… Şehnaz zevk alıyor bedeninden, izin veriyor bedenine, ‘hisset’ diyor. Düşünüp taşınıp sevişen, fikir yürüterek zevk veren ve alan modern toplumların yine sevişerek azaldığına tanıklığımızdı o sahneler. Beynimizin incelikle(!) ölçüp biçtiği beden haritasında, bedenimizin her uzvu görevini yerine getirmiyordu ve bunun adı ‘gövdeyi susturmak’tı. Ve döngü hep aynıydı; evden, alışkanlıktan, her şeyden çıkıp gitmek…


HER EŞİK BİR TAŞINMADIR
‘Bilmek’ hayatı ne kadar değiştirir? Gerçekten hiçbir ilişkimiz güvende değil mi? Hermetik düşlerle yüzleşmek, gerçeklerle  yüzleşmekten daha mı sancılı? İki kişilik yalnızlıklar daha mı çabuk kabuk tutuyor? Evet, bilmek ve yeniden bildiğini bilmek müthiş bir kaos… Benim için iyi film; cevapların havada uçuştuğu değil, soruların resmi geçidi olanlardı. Tereddüt, kuralsız oyunları, mızıkçıların varlığını, soruların kocaman bir armağan ve aynı zamanda bir lanet olduğunu anlatan özenli bir yapım. Herkesin kendinden saklandığı, kendine sakladığı hayatları tek tek incelediğimizde; yüzeye çıkmayı başaramayan, korkunun sarmaladığı, sonra büyük ya da küçük bir olayla dışarı attığı ama her anlamda dayattığı hayatla yüzleşen bireyler var bu filmde. Biz varız… Peki Şehnaz ve Elmas kurtuldu mu? Yeşim Ustaoğlu’na bu sorulmuştu ilk gösterimde. Yönetmen o soru işaretini bize armağan ediyor, iyi de yapıyor. Geçmişini bir cıngıl gibi hatırlayacak iki kadının geleceğini, çıkmazını yürüten ve çürüten, tereddütle bakan, susan, konuşan, seven ve çatışan insanları, yaşamımızın tuhaf bir şekilde hep aynı zamanlamayla, hep aynı yerden kırıldığını seyrettik. Ve her eşiğin eşlikçisinin tereddüt olduğunu…

YORUMLAR [0]