TERSPEKTİF ANALİZ

NAGISA OSHIMA VE ONUN ÖZGÜRLÜK ARAYIŞI

Aziz Er

BU YAZIYI PAYLAŞ

Sinema tutkusu denildiğinde, aklıma ilk gelen isimler nedense hep 1960’larda işe başlamış sinemacılar olur. 68’in o çoşkulu ve gösterişli havasını oluşturan kültür ve deneyimlerin birer katılımcısı olan bu sinemacılar, tutku ortaklıklarıyla bir “arayış” bütününün parçaları haline gelirler... Beni izlerken heyecanlandıran, ayağa kaldıran, film çekme isteği uyandıran bu ustaların aslında hepsi de birbirine benzer. Yöntemleri ayrıdır belki ama amaçları aynıdır. Fransa’da Godard, İtalya’da Pasolini, Almanya’da Fassbinder, Japonya’da Oshima... Bunlar benim için masanın dört ayağını oluştururlar ve daima orada kalmalıdırlar... Bu dörtlünün arasından bir tanesi vardır ki filmlerinden önce kitabıyla kendisini tanımış ve sayfaları çevirdikçe, onu perdede izlemek için sabırsızlanmışımdır... Bu yönetmen 2. Dünya savaşının en büyük kaybedenlerinden Japonya’nın Kyoto kentinde 1932 yılında dünyaya gelen Oshima’dır... Daha çocuk yaşta savaşla ve şiddetle tanıştığından olsa gerek Oshima, filmlerinde aşırı uçlarda dolaşmaktan ve şiddeti, cinselliği tema olarak edinmekten çekinmez.

Aslında Hukuk eğitimi gören Oshima 1951 yılında, imparatora karşı geldiği gerekçesiyle dağıtılan öğrenci birliğini yeniden kurarak daha genç yaşta öncü biri olduğunu hissettirir. 1954 yılında ise yönetmen yardımcısı olarak televizyonda ve sinemada çalışır. İlk filmi ‘Ai To Kibo No’yu (Umut ve Aşk Kenti) 1959’da çeker, geleneksel değerleri acımasızca eleştirerek Japonya gençliğinin görüntüsünü ve sesini beyazperdeye taşır. 1960 yılında çektiği ‘Nihon No Yoru Kiri’(Gece ve Sis) bağlı olduğu şirket tarafından yasaklanınca sansüre savaş açar ve bağımsız filmler çekebileceği kendi şirketini (Sazoşa) kurar. Ticari sinemaya dayanan alternatiflerine karşı, istediği türde yenilikçi ve şok edici filmler yapmaya 2000’lere kadar devam eder.

Oshima’nın bir de dilimize çevrilen ‘Özgürlük Arayışı’ adlı kitabı vardır. Japonya sinemasıyla ilgilenen ve sinemada kuramı önemseyen her düşünceli izleyicinin mutlaka elinde olması gereken bir yapıttır. Oshima ayrıca filmlerle ilgili yazarken anılarıyla da iyi bir edebiyatçı gibi süslemiştir bu metnini.

Maalesef Oshima üç sene önce hayatımızdan çıkmıştır. Ondan bize geriye kalan tutkulu arayışı ve filmleridir. Oturup izlemek elzemdir. Oshima’nın özellikle 70’li yıllarda çektiği iki filmi onu daha görünür ve kalıcı kılmıştır. Bunlar 1976 yılında çektiği Ai No Korida (Tutku İmparatorluğu) ve 1978 yılında çekip Cannes Film Festivali en iyi yönetmen ödülünü aldığı, Ai No Borei (Duygu İmparatorluğu) filmleridir. Bu filmlerin ortak özelliği, sinema tarihinin en tutkulu kadınlarından ikisini ortaya çıkarmasıdır. İki filmde, Japonya ahlakını ve geleneklerini sarsan bir tonda gürlemiş ve bolca yergi ya da övgü ile karşılık bulmuştur. Gerçek bir olaydan esinlenerek senaryolaştırılan Tutku İmparatorluğu filmi demir parmaklıklar üstüne kırmızı tonda jeneriğiyle başlar. Japonya ahlakının hapsettiği şehvet ilk sahnede beliriverir. Güzelliğiyle nam salan eski bir seks işçisinin çalıştığı evdeki patronuyla yaşadığı tutkulu ilişki, izleyiciye karşı hiçbir mahcubiyet hissedilmeden pornografiye yakın bir çizgide çekilmiştir. Abe Sada (Eiko Matsuda) olan kadının adı ister istemez filmi izleyen herkesin aklına Marquis de Sade’ı getirir. Japoncada ‘Sade’ itaat anlamına gelir. Patronu Kıchizo Ishida (Tatsuya Fuji) ise, zengin ve keyfine düşkün biridir. İlk andan itibaren birbirlerine karşı koyamayan ikili bir süre sonra birlikte olur ve birbirlerinden vazgeçemezler. Arzu ve şehvet düşkünleri olarak sevgililer; sevişirken izlenmeyi, grup seksi, müzik ve türlü kokular eşliğinde beraber olmayı deneyimlerler. Evdeki diğer geyşalar ve çevredekiler, ikilinin tutkusunu konuşmaya, dedikodu etmeye başlarken onları gözetlemeyi de ihmal etmezler... Tek yaşam odakları arzuları olan bu çift bir süre sonra seks adına her şeyi tüketirken, zayıflayan ve bitkin düşen Kıchizo ile hala sevişmek isteyen Sade, hayattaki her şeyi olduğunu düşündüğü penisi sevgilisinden çalar. Filmin final sahnesinin içerdiği şiddet yüklü erotizm, öylesine sade ve doğal bir sinematografi içinde hikaye edilmiştir ki, bugün bana hala Hollywood filmlerindeki yapay şiddetin çok ötesinde ve daha gerçekçi gelmektedir. Oshima bir yandan da Freud’un iğdiş edilme korkusunun tetiklediği erkekliğin, ‘penisimi kaybedersem’ diye korkarak, fazla sayıda seks yapma isteğini engelleyemediği düşüncesine dayanıyor gibidir.

Ai No Borei ise, kırsal alanda geçer. Japon kültürüne ait geleneksel kadın hikayelerine dayanarak senaryolaştırılmıştır. Seki orta yaşlı ve iki çocuk annesi bir kadındır. Kocası Gisaburo ise sake bağımlısıdır. İşten gelir gelmez yemek yer ve içip uyur. Eski bir asker olan Toyoji ise bir yakınları olarak eve girip çıkmaktadır. Gençliğinde güzelliğiyle herkesin ilgisini çeken Seki, uzun süredir ilgi göstermeyen kocasının aksine kendisinden 20 yaş küçük Toyoji’nin ilgili davranışlarına kayıtsız kalamaz ve yasak bir aşk yaşamaya başlarlar. Tutkulu aşıklar Gisaburo’yu öldürüp kuyuya atar. Ancak bu noktadan sonra film biçim değiştirir ve Gisabaro’nun pişmanlığını yaşayan Seki her yerde kocasının hayaletini görür ve korkar. Köyden kaçma planları yapan ikili, Seki’nin uyku arasında yeniden gördüğü hayaletin korkusuyla evi yakması sonrası yakalanıp, herkesin gözü önünde cezalandırılır. Konusunu gelenekselden alan Oshima hem militarizme hem de Japon ahlakına karşı çıkmıştır. Onun için doğru olan Seki ve Toyoji’nin aşkını özgürce yaşamasıdır. Kaldı ki hayalet gelenekselde gerçekmiş gibi kullanılsa da filmde bir ahlak tortusunun insanın bilincinde bıraktığı lekeden başka bir şey değildir. Film erotizm dolu fakat aynı zamanda da izleyiciyi geren korku öğelerine sahiptir.

Nagisa Oshima, filmleriyle gizemli bir yolculuğa çıkmış gibidir. Filmleri Japon geleneklerinden beslenir fakat onlarla hep bir mücadele içerisindedir. Oshima sineması bir okuldur. Filmleri yaşadıkça ‘Özgürlük Arayışı’ sinemaseverlere ilham vermeye devam edecektir...

 

YORUMLAR [0]