TERSPEKTİF ANALİZ

MİSTİK VE İÇSEL YOLCULUKLARIN YÖNETMENİ: ÖMER KAVUR

Aziz Er

BU YAZIYI PAYLAŞ

Usta yönetmen, edebiyatla ve edebiyatçılarla işbirliği içerisinde olmayı hep sevdi. Kuşkusuz bunda asistanlığını yaptığı, yeni roman akımının öncüsü, edebiyatçı ve sinemacı Alain Robbe-Grillet’in payı büyük.

             Ömer Kavur sinemasını bir düz çizgi olarak düşündüğümüzde, bir ucunda toplumsal sorunları mesele eden gerçekçi filmleri görürüz. Diğer ucunda da dolaylı anlatımlarla sembolikleştirilen, zamanın içine hapsolmuş filmler çıkar karşımıza. Bu çizgilerin tam ortasında ise dönemin popüler yıldızlarıyla çekilmiş biraz da gişeyi düşünen bir sinemayı buluruz...

            Ömer Kavur’u büyük yönetmen yapan özelliklerinden biri de işte bu farklı formlardaki filmlerde bile koruyabildiği o kendine has dili olmuştur. Onun sinemasının özünü Antonioni’de olduğu gibi bir yerden başka bir yere giden karakterler ve özenle seçilen mekanlar oluşturur. O bir tarafıyla yeni dalganın en ateşli olduğu zamanlarda Fransa’da sinema eğitimi almış bir Avrupalı, diğer yandan da bu coğrafyanın öksüz ve yetim çocukları Yusuf ile Kenan’ın atacağı her adımı doğru hesaplayan yerli bir aydındır. Bu nokta Kavur’un başarı sırrını anlamak adına önemli. Çünkü aynı döneme bakıldığından yurt dışından gelen eğitimli yönetmenlerin ortama uyum sağlamakta güçlük çektiği görülecektir. Ömer Kavur edebiyatla ve edebiyatçılarla işbirliği içerisinde olmayı hep sevmiştir. Kuşkusuz bunda asistanlığını yaptığı, yeni roman akımının öncüsü, edebiyatçı ve sinemacı Alain Robbe-Grillet’in payı büyük.

            Ömer Kavur 1974 yılında ilk uzun metrajı Yatık Emine’yi çeker... Refik Halit Karay’ın bir öyküsünden uyarlanan film, ahlaki değerlerin ve toplumsal iki yüzlülüğün öne çıktığı hikayesiyle kadın meselesine temelden ve modernist bir biçimde yaklaşır. İyi ve kötünün ayrımına varmak izleyenler için son derece basittir. Bunda klasik bir oyun yazarı olan Turgut Özakman’ın da metinlere yaklaşımının önemi vardır. Senaryo konusunda paylaşıma açık olan Kavur, Özakman gibi kendisini ispat etmiş bir drama yazarıyla sinemaya giriş yapar.

            1979 yılında Yusuf ile Kenan’ı çeken Kavur’un edebiyatçısı bu kez Onat Kutlar’dır. Bu film propagandaya yakın bir tonda çekilmiş, köydeki kapitalizm feodaliteden başlayarak incelenmiş, büyükşehir İstanbul’un varoşları, sağ ve sol kanatların nerelerde nasıl ayrıldığı taraflı bir biçimde ele alınmıştır. Yusuf (Cem Davran) ve Kenan (Tamer Çeliker) adındaki iki kardeş, kan davası sonucunda öldürülen babalarından sonra İstanbul’a kaçar ve ayakta kalmaya çalışır. Filmin finalinde ağabey Yusuf; politik açıdan sağa yakın insanlarla araba teybi çalıp, hırsızlığa başlarken, Kenan; arkadaşının işçi ailesiyle beraber bir torna tezgahında çalışmaya başlar. Yusuf’un seçtiği yol bir kaybetmişlik, yozlaşmışlık olarak verilirken, Kenan’ın seçtiği yol izleyiciye daha umut verici gelir.

            Bu noktadan sonra ikinci dönemine geçen yönetmen, dönemin ünlü oyuncularıyla gişe başarısı sağlamaya yönelik filmler çeker fakat kendi stilini korur. Ucuz melodramlardan, yersiz ve fazla diyaloglardan kaçınır. Bu dönemden geriye en çok 1981 yılında çektiği iki film olan Ah Güzel İstanbul ve Kırık Bir Aşk hikayesi kalmıştır.

            Ömer Kavur’un altın çağı ise Anayurt Oteli ile başlamıştır. Anayurt Oteli Yusuf Atılgan tarafından yazılmıştır. Yusuf Atılgan’ın zor bir yazar olduğunda herkes hem fikirdir. Kurgularında dış olaylardan ve etmenlerden daha çok iç sıkıntıları ve iç hesaplaşmaları kağıda döken yazar, bir taşrada yaşamasına rağmen şehir hayatını en iyi anlatan romancılardan biridir. Okuması herkes için kolay olmayan bir yazarın karakterlerini beyazperdeye taşıma riskini alan Kavur bu işin üstesinden gelir. Bunalımlı edebiyattan, bunalımlı bir sinema çıkartır. Oldukça yalnız ve takıntılı gözüken bir otel katibi Zebercet (Macit Koper) küçücük bir kasaba ve otele sıkışmış, etrafındaki sıradan insanlarla vakit öldürüyordur. Kendisine eşlik eden yardımcısı narkoleptik Zeynep’le ise o uyuduğunda beraber oluyordur. Bir gün, etkilendiği bir müşterisinin tekrar geleceğini söylemesi Zebercet için bir farklılık, bir yaşama umudu olur ve müşterisini beklemeye koyulur. Bu sırada tıpkı Antonioni filmlerindeki gibi dışarıya çıkar. Bir arayış içerisindedir. Berbere, horoz dövüşüne, seks işçisine gider. Diğer yandan; gerçek, düş ve hayal edilen iç içedir. Zebercet’in bıyığını kesip kesmediği kolayca anlaşılmaz. Bir sahnede olan bıyık diğerinde yoktur. Sanki iki zaman arasında bir sıkışmışlık söz konusudur. Zebercet’in filmdeki ilk cümlesi ‘Adım Zebercet’tir. Filmin son kelimesi ise intihar nedeniyle tamamlanamayan, Zebercet’in ağzından çıkan ‘Adım’dır... Bu nedenle de biz filme başladığımızda aslında film bitiyordu ya da tam tersi biz bitirdiğimizde zaman içerisinde yeniden başlıyordu. Süren zaman ya da sıkışmış bir zaman dilimi diye nitelendirebileceğimiz bir şekilde film asla sonlanamaz, noktalanamaz... Bu iç içe geçmiş zaman ve mistik hava, sinemaya gerçekçi bir bakışla adım atmış yönetmenin de gerçeği aradığı adresi değiştirdiğini gösterir. Ömer Kavur, Anayurt Oteli’nden itibaren mistik olana daha fazla kafa yormuş ve mutluluğu, huzuru başka bir öte dünyada aramaya koyulmuştur. Zebercet’in intiharı bu nedenle soğuk ve korkusuzca... Zeynep’in ölümü bir kötülük değil ona göre, Zeynep için yapılmış bir iyilik. Zebercet kaybolmuş bir zamandan kurtulmanın yolunun ölüm olacağını düşünüyor, fakat yanılıyor...

            Ömer Kavur’un bir başka filmi 1997’de çektiği Akrebin Yolculuğu’nda da aynı şeyi görmek mümkün. Filmin başında sonradan seveceği Esra’nın (Şahika Tekand) birini öldürdüğünü gören saatçi Kerem polise gider, fakat araştırmalarda ölüm izine rastlanmaz. Esra’nın kocasının sahip olduğu saat kulesini tamire gelen Kerem, saati yapıp kasabadan gidecektir. Ancak bu o kadar kolay olmaz. Başlangıçta kendisine kasabaya saatçi gelmediği söylenir fakat araştırmaları sonrası daha öce bir saatçinin geldiğini öğrenir. Film Bunuel tarzı bir gize ve göstergelere yaslanarak, kendisini farklı okumalara açık bırakır. Saatin biteceğine yakın, bütün ısrarlarına rağmen Esra’yı yanında gelmeye ikna edemeyen Kerem, filmin sonunda Esra tarafından öldürülür. Tabii o ölürken, bir Kerem de onun ölümünü fark edip polise gidiyordur. Tıpkı Anayurt Oteli’nde olduğu gibi Kerem’in belirli bir zaman ve mekan aralığında sıkışması ve bozuk saatlerin peşinde koşması anlatılır. Kerem’in bu nedenle güncesi de olmaz. Yazdıkları silinir. Zaman hep kendini tekrarlar ve başa sarar.

            Yönetmenin bu döneme ait olarak çektiği Gizli Yüz ve Karşılaşma filmleri de aynı giz ve sembolist anlatımlarla öne çıkar... İnsanların iç yolculuğunu, arayışını, dış etmenleri bir tarafa bırakarak sinemaya aktaran Ömer Kavur, 1990 sonrası ortaya çıkan yönetmen sinemasını derinden etkilemiştir. Yıllar geçse de sineması üzerine konuşulmaya ve yazılmaya devam edilecektir.

           

             

YORUMLAR [0]