ARAŞTIRMA

MERAK EDİLENLERİYLE OSCAR

Ayhan Hülagü

BU YAZIYI PAYLAŞ

Bu yıl 90. kez düzenlenecek Akademi Ödülleri’nin verilmesine sayılı günler kaldı. 4 Mart gecesi Shape of Water 13, Dunkirk 8 ve Three Billboards Outside Ebbing ve Missouri 7 dalda Oscar’ı kucaklamak için yarışacak. Gözler, kulaklar yıldızlarla dolu ihtişamlı gecede. Bu yıl vitrine çıkan tüm filmleri izleme şansım oldu. Gecenin gözde filminden kırılması güç rekoruna ‘en’ merak uyandıran ayrıntılarını kaleme aldım.

En’ine boyuna Oscar

Suyun en ihtişamlı dansı

En gözde film: The Shape Of Water (Suyun Sesi): En iyi filmden en iyi yönetmene 13 dalda Oscar’a aday. Tüm gözler suyun göz alıcı sesinde. Bakalım bu ses akademiyi ne kadar etki altına alacak. Guillermo Del Toro’un gerçek üstü öyküsü, seyirciyi soğuk savaş yıllarına

götürüyor. Askeri bir laboratuvarda çalışan bir hademe ile üzerinde deneyler yapılan bir deniz yaratığının aşk öyküsü. Bir tarafta dilsiz bir kadın, diğer tarafta insani reflekslere sahip bir deniz canlısı. Fantastik, masalsı, romantik. Soğuk savaşı arka plana alıp keyif zevki yüksek şekilde ötekilerin duygusal öyküsünü anlatıyor. Türdeşlerine nazaran düşük bir bütçeyle çekilen film, en iyi filme layık görülür mü bilemem ama gecenin en bol ödüllü yapımı olması kuvvetle muhtemel.

İki filmle akademinin karşısında

En genç oyuncu: Timothee Chalamet. Call Me By Your Name (Adınla Çağır Beni) filminin başrol oyuncusu 22 yaşında basarılı bir aktör. Umut vadediyor. Su an zirvede. Zirvede yer alan yapımlarla kariyerine devam edecek gibi de görünüyor. Fransız asıllı Amerikalı oyuncu,

Adınla Çağır Beni’de doğal, samimi ve oldukça inandırıcı bir karakter sunuyor. Projenin en gözde ismi. Christopher Nolan’ın Yıldızlararası’nda vitrine çıkan, o projede Matthew McConaughey’in gölgesinde kalan oyuncu, bu sefer bir çok yıldızı gölgede bırakıp en iyi erkek oyuncu Oscar’ına aday oldu. En iyiler için yarışan Lady Bird’te rol alması genç oyuncu için ayrı bir başarı. Her oyuncuya nasip olmaz.

Hoşcakal büyük usta

En hüzünlü veda: 20.YY.’in en büyük aktörü Marlon Brando gösterilir. Henüz çeyreğini doldurduğumuz bu yüz yılın en büyük aktör olmaya aday ismi Daniel Day Lewis. Yürüyüşündeki ritmini bile tasarladığı Lincoln, bedeninin sınırlarını zorlayarak, iliklerine kadar yaşadığı ve yaşattığı Sol Ayağım’daki engelli portresi, New York Çeteleri’ndeki anti kahraman ismi geçince aklıma ilk gelen rolleri. Sıra dışı, büyüleyici ve içinde hayranlık barındıran tüm sıfatlara layık bir isim. Bugüne kadar üç defa Oscar’a aday gösterildi, üçünde de ödülü aldı. Daniel Day, Phantom Threat ile yine en iyi oyuncu ödülüne aday. Ama bu gecenin hem Daniel hem de Hollywood için özel bir önemi var. Daniel Day oyunculuğu bıraktı. Bu son projesi. Eğer canı sıkılınca müzisyenliği bırakıp ilk konser teklifinde geri dönen Teoman gibi karar değiştirmezse dünya gözüyle bir daha bu ustayı izleyemeyeceğiz. Bu veda dolayısıyla gözler ustada olacak. Akademi yine ödülle elveda diyebilir.   

Yeni, yeniden Marly Streep

En büyük rekor: Marly Streep’i tanıtmak için isminin önüne bir sıfat koymaya gerek yok. Marly Streep, nokta. Dünya sinema endüstrisinin yasayan en değerli kadın oyuncularından Marly Steep, 90. Oscar ödülleriyle kırılması güç bir rekora imza atıyor. 21. defa en iyi kadın oyuncu ödülüne aday. Dile kolay 21. Uç defa bu ödülü alan yıldız, ödüle yine yakın. Steven Spielberg, gazetecilik öyküsü anlattığı The Post’da tüm hikayeyi Streep üzerine kuruyor. Öykünün merkezindeki gazete olan Washington Post’un zirvesindeki isme uygun Streep’ten daha iyi bir aktör bulunamazdı. Yıldız oyuncuyla birlikte ödüle en büyük aday Three Billboards’un acılı annesi Frances McDormand. Kişisel görüşüm McDormand, Streep’in bir adım önünde. Ancak gölgesinde olduğu aşikar.

Van Gogh’un büyüsü

En özgün yapım: Özgün konsepte sahip içindeki hem yaratıcı fikir hem tarifsiz emek olan projelere sık rastlanmıyor. Richard Linklater’in yıllara yayarak çektiği Boyhood gibi yapımları her daim heyecanla arıyorum. Her filme kuskusuz büyük emekler veriliyor ancak bu yılki projelerden biri diğerlerinden ayrışıyor. Dorata Kobiela ile Hugh Welcman’in yönettiği Loving Vincent bir bas yapıt. Van Gogh’un öyküsünü anlatan film, 125 ressamın beş bin çiziminden oluşuyor. Tarifsiz bir emek. Oscar’ın en iyi animasyonunu alması garanti gibi.

Medyanın dünü, bugünü

En güncel hikaye: Amerika’da Trump tüm taşları yerinden oynatıyor. Uluslararası ilişkilerde tüm kartlar yeniden karılırken ülke içinde mülteci meselesinden delege seçimlerine tüm yapı Beyaz Saray’ın yeni iktidarıyla yeniden inşa ediliyor. Trump'ın medya ile ilişkileri de inanılmaz derece gergin. Başkan seçildikten sonra bazı medya kuruluşlarına akreditasyon uygularken CNN muhabirini toplantıdan kovdu. Özgürlükler ülkesinde medya özgürlüğü tartışılır hale geldi. Tam da bu dönemde ‘The Post’ filmi gündemi tam kalbinden yakalıyor. Vietnam Savaşı’nda yaşanan hezimeti örtmek için Johnson yönetiminin, kamuoyuna ve kongreye yalan söylediğini açığa çıkaran bir grup gazetecinin öyküsünü anlatan film, seyirciyi medya ve devlet ilişkileri üzerine yeniden düşünmeye davet ediyor. Popülizme sırtını yaslayan Akademi’nin The Post’a bu nedenle kayıtsız kalmayacağını düşünüyorum. Film Amerika’da hayli ilgi gördü. Demokratlar basta olmak üzere bugüne dünün penceresinden bakıldığı düşünülüyor. İktidar medyayı karşısına almışken, haksız da değiller hani.

Bir film, üç unutulmaz performans

En iyi takım oyunu: Three Billboards Outside Ebbing, Missouri filmi elbette. ödül adaylıklarından ziyade ortaya koydukları performansla yönetmen tarafından kastın çok basarılı yapıldığını söylemeliyim. Öldürülen kızının katilini bul(a)mayan polislerle kafa kafaya gelen bir annenin mücadele öyküsünü anlatan film, senaryosu, yönetmenliği ve oyuncu performanslarıyla göz dolduruyor. En iyi özgün senaryo da en güçlü adayım Three Bilboards. Anne rolü için Frances McDormand en iyi kadın oyuncu ödülüne hayli yakın. En iyi yardımcı erkek oyuncu da ise, aynı filmden polis karakterlerine can veren iki oyuncu yarışıyor: Sam Rockwell ve Woody Harrelson. Sam Rockwell sadece Harrelson’un değil diğer adayların da bir adım önünde. Şahsi kanaatim ödül ona gidecek.

Bir savaşın iki yüzü

En güzel rastlantı: Tarihi bir dönemin iki yönetmen tarafından farklı şekillerde yorumlanması. Hangi dönem ve hangi filmler, söyleyeyim: En iyi film için yarışan Dunkirk ile Darkest Hour İngiliz tarihinin karanlık bir dönemine ayna tutuyor. Nazi Almanya’sı Moğollar gibi Avrupa’da taş taş üstünde bırakmazken Fransa’yı alıp İngiltere’ye kadar ilerler. Bu sırada 400 bin İngiliz askeri sahilde mahsur kalır. Ne bir taktikleri vardır, ne de savaşacakları güçleri. Bu askerlerin öyküsüdür filmlere konu olan. Ancak iki yönetmen öyküleriyle bu kanlı döneme farklı bakış açıları getiriyor. Christopher Nolan kıyıda mahsur kalan askerlerin aşırı acıklı hikayesine ayna tutuyor. Alışıldık olanın aksine bir kahramanlık değil mağlubiyet öyküsü anlatıyor. Seyirciyi savaşın içine çekip harbin yıkıcılığını ve karanlık yüzünü aktarıyor. Havada, suda ve gökyüzünde üç farklı düzlem de çarpıcı bir öykü paylaşıyor. Darkest Hour da ise Joe Wright yaşanan olayı İngiliz iktidarının gözünden anlatıyor. Ordu kıyıda çaresiz destek beklerken iktidarın koltuğu sallanmaktadır. Kral, başbakanı görevden alır, yerine en güçlü ikinci adam Winston Churchill'i görevlendirir. İş bilmez, yüksek egoya sahip, başarısız seferlerin lideri Churchill bu zor dönemde ülkesini ipten alabilecek midir? Yönetmen Wright, yeni lider Winston’un gözünden olaya bakıyor ve ortaya aşırı acıklı bir hayat hikayesi çıkarıyor. Nolan, Dunkirk ile en iyi yönetmene aday, Darkest Hour’un başrol oyuncusu Gary Oldman’da en iyi erkek oyuncuya aday. Nolan’ın bu ödülü alabileceğini düşünüyorum. Performansı çok beğenilen Oldman’ın geceden üzgün ayrılacağını (senaryonun da etkisiyle karakterin yer yer tipe kaçtığı söylenebilir) düşünüyorum. Ödüller bir kenara bir döneme iki farklı yönetmenin gözünden bakmak şahane. Bir bakın derim:)

 

AYHAN HÜLAGÜ

 

 

 

YORUMLAR [0]