OYUN VE BÜYÜ

MAYMUNLAR CEHENNEMİ

Hamit Uğur

droidyan

BU YAZIYI PAYLAŞ


 

            Fransız yazar Pierre Boulle'nin 1963 yılında yayınladığı La Planète des Singes (Maymunlar Gezegeni) romanının 1968 yılında Hollywood tarafından uyarlanmasıyla başlayan bilim kurgu serisi, popülerliğinden pek bir şey kaybetmeden günümüze taşındı.

           

            Temel hikayesi, insan ırkının dünya hakimiyetini bir başka ırka kaptırması olan serinin, robotlu (Terminator), makineli (The Matrix) çeşitli versiyonları da seyirci tarafından ilgiyle karşılandı. Olasıdır ki başka versiyonlarla da bir çok kez karşılaşacağız. Tür olarak post apokaliptik bilim kurgu sınıfına dahil bu yapımların sunduğu karanlık gelecekteki “maymun hakimiyeti” tüm seride aynı olduğu için biz tek bir filmin değil, serinin temel mantığının üzerinde duracağız.

 

            İşe ilk olarak serinin başrolü olan primatları tanımakla başlayalım. Primatların temel özelliğini anlamadan, insan ve maymunun bu amansız mücadelesini yorumlamamız zor olacağı için kısa bir göz atmamızda yarar var: Evrim ağacının en üst dallarında yer alan primatlar, insanı da içine alan “iri beyinli yüksek memeliler” takımını oluşturuyor. Bu noktada bizi “İnsansı Primatlar” ilgilendiriyor. Yani Goriller, şempanzeler, küçük insansı maymunlar (gibbonlar - Hylobatidae) ve nihayet Homo Sapiens. İşte Maymunlar Gezegeni, bu takım içinde iktidarı kaybetmiş Homo Sapiens Sapiens olan bizlerin (modern insanın) mücadelesini anlatıyor.

           

            Aynı aileden olmamıza rağmen bizi diğer primatlardan ayıran şeyin önemi ortaya çıkıyor bu kez. Bu şey, o derece önemli ki sadece diğer primatlara karşı değil, tüm dünyaya hükmedebilecek bir özelliği kazandırıyor bize. Peki nedir bu? Çünkü biz insanlar, doğal olarak, bütün primatların becerilerini ve özelliğini de taşıyoruz. Bizi farklı kılan şey ne?

 

            Öncelikle primatların yeteneklerine bir bakalım: Primatlar; iletişim kurabilir, plan yapabilir, paylaşabilir, deneme yanılma yapabilir, empati kurabilir, kabilelere bölünebilir, alet kullanabilir, bilgi aktarabilir, hiyerarşik düzen oluşturabilir, zenginlik ve ayrıcalık taşıyabilir, eğlenmek için oyun oynayabilir, zevk için seks yapabilir (bonobo maymunları), savaş çıkarabilir. Buradan Bakara Suresi 30. ayetteki meleklere selam gönderelim ve devam edelim.

 

            Modern insan, “insan” anlamına gelen “homo” ve “düşünen” anlamına gelen “sapiens”in de üstü olan “Homo Sapiens Sapiens” olarak tanımlanmakta. Demek ki Maymunlar Gezegeni evreninde insansı maymunlarda bir sıçrama olmuş ki modern insanı alt edip dünyayı ele geçirebilmişler. Bunun nasıl olduğunu “Rise of the Planet of the Apes” filminde Alzheimer hastalığına karşı üretilen ve beyin fonksiyonlarını artıran bir ilacın Sezar adlı bir şempanzede kullanılmasıyla gerçekleştiğini görüyoruz. Sezar, ilacın etkisiyle kendi biyolojik /bilişsel sınıf atlamasını gerçekleştiriyor. Dünyada çeşitli deneylere alet edilen, köle olarak kullanılan, kobay olan şempanzelerin halini görerek isyan başlatıyor. Dünyayı terörize ediyor, yeryüzünde fesat çıkaran ve kan döken ırka karşı aynı şekilde kan dökerek ve fesat çıkararak karşı koyuyor. Sonuçta zafer yeni nesil primatların oluyor ve Homo Sapien Sapiens türü primatlar, hakimiyeti kaybediyor.

 

            Bu çerçeveden baktığımızda Maymunlar Gezegeni evreninin hikayesinin ırk savaşından başka bir şey olmadığını rahatça görebiliyoruz. Çünkü iki primat türü arasında yöntemsel ve bilişsel olarak hiç bir fark yok. Her ikisi de ashabiyetçi bir şekilde sadece kendi ırklarının hakimiyeti elinde tutması için savaşıyor, paylaşımcı değiller, ortak bir yaşam kurma peşinde değiller, bilgiyi birleştirme ve ilerleme gibi bir algıları yok. İktidarı ele geçirmek için savaşmak ve kan dökmekten başka bir yöntemi kullanmıyorlar, uzlaşmacı değiller, uzlaşmayı deneseler bile sahip oldukları ego buna izin vermiyor. Kıskanç ve benciller. Filmi izleyen bizler de sırf kendi ırkımızdan olduğu için insanların terörize yöntemlerini olumluyor ve onlardan yana oluyoruz. Aslına bakarsanız tipik bir primat davranışı gösteriyoruz bu konuda. Filmin şiddet içeren görkemli yapısına kendimizi kaptırarak “Haydi insanoğlu göster şu maymunlara!” diyerek tarafgirlik yapıyoruz. İnsan olmak sanki bizim marifetimizmiş gibi, maymunu küçümseme hakkını kendimizde buluyoruz.

 

            Şimdi de insanı diğer primatlardan, hatta dünyayı paylaştığımız diğer tüm canlılardan, ayıran temel özelliklere bir bakalım isterseniz: İlginç bir şekilde beynimizin ön bölümü diğer canlılarınkinden çok daha büyük. Mizah yeteneğimiz, estetik algımız, benlik bilinci, ölüm bilinci, zamanı algılayabilme yeteneğimiz, dil kullanımı, hayatı anlamlandırma ve sorgulayabilme kabiliyeti, çevreyi değiştirebilme yeteneği, ahlak kuralları koyabilme ve onlara uyabilme, kendini değiştirebilme (yaşam tarzı), aşk, sanat üretimi ve nihayet inanma ve tapınma, bizi diğer tüm canlılardan ayırıp eşsiz bir hale getiriyor. Bu özellikler, biyolojik ağacın en üst dalına Homo Sapiens Sapiens olarak yerleşmemizi sağlıyor ancak yine de bizi primat olmaktan kurtaramıyor. Çünkü bizi eşsiz kılan tüm bu yetenekler, sadece donanımsal ve yazılımsal özellikler bütünü olarak kalıyor. Sahip olduğumuz bu hediyeleri doğru bir kılavuzla kullanmayı öğrenemediğimiz müddetçe bir üst basamağa sıçramamız da çok zor.

 

            Neden zor olduğunu isterseniz bir başka şekilde anlatalım.

 

            Kardashev Skalası

 

            Maymunlar Gezegeni serisinin başlangıcında (Planet of the Apes / 1968)  gelişmiş bir medeniyet kurmuş insan ırkı, uzayın gizemlerini keşfetme yolculuğunda epey ilerlemiş. Neredeyse ışık hızına yakın yolculuk yapabilen uzay gemisinde Kaptan Taylor, seyir defterine şu soruyu not düşüyor: “Beni uzaya gönderen o muhteşem ikilem, insanoğlu, hala kardeşleriyle savaşıp, dostlarının çocuklarını aç mı bırakıyor?”

 

            1964 yılında Rus bilimadamı Nikolai Kardashev, bir medeniyetler sınıflandırması yapıyor. Sınıflandırmanın temel önermesi ise gayet basit: “Bir medeniyetin nüfusu ve bilim-teknik seviyesi arttıkça enerji ihtiyacı artar.” Basit bir izahla örneklememiz gerekirse 1950 yılında sadece radyo dinleyecek kadar enerji ihtiyacı olan bir topluma göre bizler çok daha fazla enerjiye ihtiyaç duyuyoruz. Çünkü biz televizyon, cep telefonu, klima, uydu alıcısı, bilgisayar vs gibi bir çok teknik cihaz kullanıyoruz. Hem enerji tüketim araçlarımız daha fazla hem de nüfusumuz daha yoğun. Bu da bizi daha fazla enerji kaynağı aramaya itiyor.

 

            Kardashev medeniyet skalasının ilk basamağı Tip I Medeniyet Seviyesi'nde dünyadaki tüm enerji kaynaklarını kullanma ihtiyacı doğuracak kadar bir gelişmişlik söz konusu. Nüfus ve teknik bilgi öyle bir artış gösteriyor ki; depremlerden çıkan enerjiyi bile kullanma ihtiyacı duyuyoruz. Rüzgar, su, şimşek, füzyon, fosil yakıtlar vb. aklınıza gelen tüm enerji çeşitleri kullanılıyor ve depolanıyor.  Tip II Medeniyet Seviyesi ise artık dünyadaki enerji kaynaklarının yetmemesi ve yaşanılan yıldız sisteminin enerjisini tümden kullanmamızı ve depolamamızı gerektiriyor. Bu da güneşi sömürmek demek ki, Dyson Küresi'ni bir araştırınız. Tip III Medeniyet Seviyesi; artık galaksinin tüm enerjisini emen ve kullanan bir seviye. IV ve V. Tip Seviye (ki tanrılık seviyesi) şu an için ilgimizi çekmiyor. Çünkü bizler insanlık olarak henüz birinci seviyede bile değiliz. Bu anlamda aslında ne kadar ilkel olduğumuz su götürmez. Çünkü dünyadaki tüm enerjiye ihtiyaç duyacak bir bilgi ve tekniğe ulaşmak zorunlu olarak kollektif bir bilinç gerektirir. Bu da dünyanın her hangi bir yerindeki enerji kaynağının tüm insanlığın ortak malı olarak kabul edilmesi demektir. Yani birinci tip seviyeye ulaşmak için sadece bilim teknik alanında değil, ilkel güdülerimizi kontrol edebilme seviyesinde de yetersiz kalıyoruz. 

 

            En ilkel sayılabilecek enerji kaynağı olan fosil yakıtlardan bir çok şey elde edebilme becerimize rağmen onu ele geçirebilmek uğruna yarattığımız şu kaosa bir bakın. Çıkarılan savaşlar, dökülen kanlar, fitneler... Demek ki sadece teknik ve bilimsel yeterlilikle iş bitmiyor. Enerjiyi paylaşma, kullanma, insanlığın hizmetine sunabilecek çeşitlilikte arttırmak için temel primat özelliklerimizi kontrol edebilmemiz gerekiyor. Bu anlamda şu an için dünyanın teknik düzeyde üstün olan batısı ile daha geri kalmış doğusu arasında primatlık düzeyinde bir fark yok. Enerjiyi çeşitli formlarda kullanabilme beceri ve bilgisine rağmen kan dökmekten çekinmeyen primatlardan bahsediyoruz.  

 

            Şimdi çok daha net görülüyordur ki zaten Maymunlar Gezegeni'ne düşen ilk astronotumuz da henüz Tip I Medeniyet Seviyesi'ne varamamış ki insanlık durumuyla ilgili sorular soruyor. Çünkü teknik üstünlüklere sahip olsa bile bilişsel bir sıçrama gerçekleştirememiş bir medeniyetten geldiğinin farkında.

 

            Bazı uzmanlar Tip I Medeniyet Seviyesi'ne 100 yıl sonra varacağımızı söylüyor ama bize kalırsa daha çok beklerler. Çünkü sürekli aynı primat seviyesinde kalmamız için bir bilişsel saldırı altındayız. Biriktirme, seks, güç istenci gibi tipik primat özelliklerini öven planları, ortalama bir rap müzik videosunda bile görürken, şiddeti estetize eden filmlerin, eşcinselliği (biliyoruz doğada da var) meşrulaştıran dizilerin, “ezilenlerin hak aramak için başvurduğu şiddete” göz yuman terör sempatizanlarının manipülasyonu altında yaşıyoruz.  

 

            O halde şu soruları sormamız saçma olmuyor sanırım: Atom bombasını üretecek düzeyde bilgi donanımına sahip bilim insanı mı daha medeni, yoksa kazandığı meyve ödülünü Kur'an'da “infak” olarak geçen ubuntu(*) yaparak arkadaşlarıyla paylaşan Afrikalı çocuk mu? Maymunlar Gezegeni, geçmişte astronotun gönderildiği gezegen mi; yoksa o astronotun indiği gezegen mi?

Yazar Pierre Boulle'nin bu sorulara nasıl cevap vereceğini eserinin gücünden anlıyoruz. Bu sebeple Maymunlar Gezegeni serisi, her ne kadar Hollywood sulandırmasına maruz kalsa da franchising malzemesi olmaktan daha öte bir anlam taşıyor.

 

            Primat medeniyetinden insanlık medeniyetine sıçrama kılavuzu olan Kur'an'ın tamamını buraya sığdıramayacağımız için yazımızı Kur'an'a indirilen ilk ayetle bitiriyoruz. İnsanlığın bilişsel sıçramasına yol açacak, tek kelimelik anahtar ayetle: “Oku.” (Alak / 1)

           

 

(*) “Afrika’da araştırma yapan bir antropolog, bir kabilenin çocukları arasında yarış düzenler. Oyun basittir. Seçilen ağaca ilk tırmanabilen yarışı kazanacaktır. Yarış başlar. Ancak bütün çocuklar el ele tutuşur ve beraberce koşarlar. Hedef gösterilen ağacın altına beraber varırlar ve hep beraber meyveleri yemeye başlarlar. Antropolog şaşırır ve çocuklara neden böyle yaptıklarını sorar. Cevap basittir: ‘Biz yarışsaydık, aramızdan sadece bir kişi yarışı kazanacak ve birinci olacaktı. Nasıl olur da diğerleri mutsuzken yarışı kazanan bir kişi ödül meyveyi yiyebilir? Oysa biz ubuntu yaparak hepimiz yedik.”

           

 

 

YORUMLAR [0]