SANATA MEYYALİM VALLA HAYRETTEN

MAVİLİKLERDEN SİYAHLIKLARA (MOONLIGHT)

Hasan Hüseyin Toydemir

@hhtoydemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

Bu hafta gösterime giren Moonlight her şeyden önce acelesi olmayan bir film. Üstelik bir insan hayatının 15-20 yılını 111 dakikaya sığdırması da bu gerçeği değiştirmiyor. Çünkü film başladığı anda perdede akan öykünün yanı sıra içinizde ilerleyen başka bir hikaye başlıyor. Perdede gördüklerinizin paralel bir evrende farklı tezahürü gibi düşünebilirsiniz bunu. Küçük bir çocuğun “kimlik” arayışı perdede akarken içinizde giden hikaye pek konuşmuyor. Sadece ilerlediğini hissediyorsunuz. Algınız filmdeki karakterlerin konuşmalarından bir anlam çıkarmaya çalışıyor. Filmin teknik kısımları -siz farkında olmadan- sizi mantıksal bir sebep-sonuç arayışına itmeye çoktan başlamış bile. İçinizdeki yolcunun ise öyle dertleri yok. Dedik ya acelesi de yok. Zamanda yapılan atlamalar onu hiç ilgilendirmiyor. Sorun çıkarmayan bir kiracı gibi bedeninizi kullanıyor sadece.

 

ADI’M ADIM

Little, Chiron, Black. Bunlar hem filmin üç bölümünün adları hem de karakterimizin o dönemdeki kimlikleri (hissettikleri). Bu anlamda filmin, bölüm bölüm hikaye anlatımı tekniğini şekil olsun diye değil karakterinin değişimini kurgusal ve hissel anlamda daha etkili sunmak için bir yöntem olarak kullandığını söyleyebiliriz. Böylece karakterini her bölümde bize yeniden tanıtırken bir rehber görevi de görüyor bu isimler. (Bu anlamda filmin afişinin de aynı kurgusal düşünceyle özdeşik olduğunu görüyoruz. Karakterin üç bölümdeki yüzlerini birleştiren afişte, Little’ın yüzü mavi, Chiron’uki mor, Black’inki ise olduğu renktir, yani siyah). İlk başta kendisini dışlamak için ona takılan bir lakapla yaşayan Little, daha sonra annesinin ona koyduğu isimle (Chiron) yaşamaya çalışıyor ve en sonunda ise çocukluğundan beri en (tek) yakın arkadaşı(!) olan Kevin’in ona sürekli söylediği Black oluşunu/olmak isteyişini izliyoruz.

 

MAVİ OLMAK YA DA...

Ama bunu bir kararlılık ya da kahramanvari bir tutumla sunmuyor yönetmen Barry Jenkins. Zaten kahramanlık hikayesi anlatmak gibi bir niyeti de yok. Her ne kadar üçüncü bölümün başında bilinçli olarak bir “geri dönüş” hikayesi havası verse de, aslında bunu finaldeki duygu yoğunluğunu artırmak için yaptığını anlıyoruz. Ve içimizden fısıltı gibi bir şeyler duymaya başlıyoruz. Kiracımız dile geliveriyor. “Olmak ya da olmamak bütün mesele bu” gibi bir şeyler geveliyor ağzında. Ama olamamaktan bahsediyor. İsteyip de olamamaktan. Konuşamamaktan, dokunamamaktan. Her şey her zaman göründüğü gibi olmuyor diyor. Takma altın dişlerin ve baklava şeklindeki karın kaslarının altında dokun(ma)san ağlayacak bir adam oturuyor. O an izleyici olarak bizler, içinde yolcusu olanın bir tek biz olmadığımızı anlıyoruz. Yüzüne “ay ışığı” vurduğunda mavi görünen karakterimizin kiracısı çıkıveriyor. O an bu bölümün adının neden Black olduğunu anlıyoruz. Biz duruyoruz, kiracılar kendi arasında konuşmaya başlıyor. Karışamıyoruz. Çünkü bütün mesele olmak ya da olmamak değil diyoruz içimizden. “Bütün mesele...”diye başlayan bütün cümlelerin yalan konuştuğunu anlıyoruz ardından. Ne çok anlıyoruz. Aslında anlamıyoruz çünkü. Biz de yalan söylüyoruz.

 

BİR ACIYA KİRACI*

Moonlight (Ay Işığı) zamanının çok gerisinde kalmış bir film. Sözleri çok tanıdık geliyor bu yüzden. Ama bir taraftan yeni gibi de. (Aa tamam, kiracıların söylediği sözler bunlar!). Yani hiç söylenmemiş ama hep tekrar edilmiş. Bu yüzden Moonlight çok yeni bir film değil aslında. Ama yeni diyoruz. Çok içten bir film çünkü. Ama bu çok klişe bir itham olur Moonlight için. Çünkü buradaki içten, samimi ya da duygusal anlamında değil, iç’ten, içeri’den anlamında. Evet belki de Moonlight’ı en iyi tanımlayacak kelime bu: içeriden bir film. Bu yüzden söyledikleriyle eski, hissettirdikleriyle yepyeni bir film. Bu noktada Barry Jenkins’in yakaladığı kusursuza yakın sinema dilinin altını çizmek gerek. Birkaç gereksiz kamera hareketi dışında filmin bütünlüklü bir şekilde ilerlemesini sağlıyor bu dil. Filmin bilinçli olarak zamanının gerisinden konuştuğuna inanmamızı sağlıyor. Bir insanın iki dudağının arasından çıkacak bir kelimeye değil çıkamayanlara baktırıyor mesela. Ama diğer taraftan bu kelimeler söylendiğinde bile büyüsünün bozulmamasını sağlıyor. Tam da burada Barry Jenkins sanatının inceliğini konuşturuyor ve karakteriyle sinemasının dilini tek vücutta buluşturuyor. Black, Kevin’e özünü açarken Jenkins de eteklerindeki taşları döküveriyor. Çünkü söylediklerinin çok önce söylenmesi gerektiğini düşünüyor. Ve belki de filmin en acıklı kısmı beyazperdenin dışında cereyan ediyor. 2017 yılında bu filmin söylediklerine “yeni”, “çığır açan” vs gibi atıflar yapıyoruz ya. İşte bu yüzden gözlerimiz filmin finaline değil, içinde olduğumuz bu duruma dolmalı aslında. Ve belki de bu acı “gerçek” Moonlight’ı son zamanların en dokunaklı filmi yapıyor.

 

 

* ... Sen ey kendiyle yetinen!

Artık suyumuz bulanık

bir güneş bile olsa sonunda

yolumuz kırık, önümüz karanlık

ve ağır tuğrası alnımızda

padişah yalnızlığın

ama yine de umudumuz kalabalık.

 

Metin Altıok

 

YORUMLAR [0]