TEK KİŞİLİK KARNAVAL

LUİS BUÑUEL'İN GERÇEKÜSTÜ DÜŞLERİ, AKLIN TOPYEKÛN KURTULUŞU

Dilan Salkaya

@leblebikola

BU YAZIYI PAYLAŞ

''Alışılmış ahlaka, geleneksel hayallere, duygusalcılığa, toplumun tüm ahlaksal pisliğine karşıyım… Burjuva ahlakı, benim için ahlaksızlığın ta kendisidir; çünkü ters kurumlar üzerine kuruludur: din, vatan, aile ve toplumun diğer temel direkleri.''

                                                                                                                       Luis Buñuel

            Birinci Dünya Savaşı'nın açtığı yaralara, sebep olduğu bunalıma ve gelecek kaygısına tepki olarak 20. yüzyılın başlarında doğmuştu Gerçeküstücülük. Kapitalizmin öngördüğü yaşama karşı geliş, akıl dışı deneyimlere, rüya ve hayallere duyulan ilgi bir yana, bilinçaltını ve bilinçaltında devreden süreçleri uygun bir mahreç yeri bularak dışarı akıtmak esastı artık. Psikolojik yıkım içinde hayatta kalmaya çalışan insanlara düşsel ve soyut bir dünya yaratma yoluna giden sanatçılardan Andre Breton’un resim alanında, Freud’un felsefede, Aragon’un edebiyatta yaptığını; Luis Buñuel de sinemada yapmak üzere yola çıkmıştı.

           Buñuel, toplumda yer etmiş normları, insanı öldüren, mahveden tutkuları anlattığı sinemasında, din ve gerçeklik ironisini, birey ve kilise çatışmasını sunarken Gerçeküstücü öğelerden yararlanıyordu. Onun filmlerinde, rüyaya mı uyandığını yoksa gerçeğe mi yattığını kestiremiyordu insan. Fluya düşürme, görüntünün rengiyle oynama, ses efekti kullanma gibi etkinin dozunu değiştiren yöntemleri kullanmadan düşleri var eden Buñuel’in sinemasında, düşleri ayıklamak zordu. Buñuel'e göre hareketli kamera, seyircinin dikkatini dağıtır; yakın çekimler ise ucuz melodramatik etkiler yaratırdı. Sinema bambaşka bir şeydi ve film, rüyaya açılan bir kapı gibiydi.

        İnsanoğlunun, daha mutlu bir hayat sürme umudu beslediği bir dönemde ortaya çıkan akım, ne yazık ki Buñuel'in karakterlerini mutlu etmeye yetmedi. Bireyin bastırdığı mutluluk, beraberinde bir karmaşayı da getirirdi: özgürlüğe duyulan özlemi.  Buñuel, işte bu özlemi anlattığı sinemasında kompleksi ve ümitsizliği de peşi sıra sürüklediği için onun kahramanları bir türlü mutlu olamıyorlardı. Buñuel’in yapmaya çalıştığı hareket, toplum tarafından sorgulanmaksızın kabul edilen aile, devlet, din, vatan gibi geniş başlıklı değerlere karşı insanların gözünü açmak, izleyeni düşünme aralıklarına davet etmekti. Tıpkı Un Chien Andalou'nun afişinde, gözü usturayla kesilmek üzere olan kadının iki taraftan çekiştirilerek açılmaya çalışılan gözü gibi. İnsanların beynine sansür uygulayan, özgür düşünceyi kısıtlayan tüm akılsal düşüncelere karşı bir savaş açmıştı Buñuel. “Sinema salonunun ışıklarının sönmesiyle gözlerimizin kapanması aynı şeydir.” diyordu ve herkesi gözlerini kapamaya davet ediyordu.

        Deneysele İlk Adım: Un Chien Andalou (Bir Endülüs Köpeği - 1929)


Sürreal imajlarıyla tanıdığımız Salvador Dali ve Buñuel, 1929’da gördükleri rüya üzerine bir konuşma yapar. Dali karıncalarla dolu bir avuç, Buñuel ise Ay'ı kesen ince bir bulut tabakası ve bir kadının gözünü ortadan ikiye ayıran usturalı bir el gördüğünü söyler. Sinema tarihinde çığır açan, Gerçeküstücülüğün ilk tohumunu yeşermek üzere toprağa serpen film, bilinçaltından kopup gelen böyle bir rüya sonrasında ortaya çıkar. Senaryosunu Dali ve Buñuel’in birlikte yazdığı Un Chien Andalou, Gerçeküstücü yazarlar tarafından şu cümlelerle ifade edilir: “Bu film… Anatomi masasında bir şemsiye ile bir dikiş makinesinin karşılaşması denli güzel!” Ve şunu da eklemek gerekir ki bu film, anatomi masasında karşılaşan şemsiye ile dikiş makinesinin karşılaşma ihtimali kadar düşsel ve imkânsızdır.
           

Bir masal girizgâhı yapan film, bilinçaltının perdeleri arkasında gizli duran dürtüleri, bilinçsiz ilerleyen insiyakları açığa vuran bir özenle kâbusa dönüşür. Usturasını bileyen bir adam, bir kadının gözünü ortadan ikiye ayırır. Birbiriyle mantıksal olarak hiçbir bağı bulunmayan sahneler kolaj tekniğiyle birleştirilirken Buñuel, izleyende şok etkisi yaratacak bir bütün arar. Hatta bu etkinin gücünden öyle çekinir ki, filmin galasına giderken olası saldırılara karşı ceplerini taşla doldurduğu bile söylenir. Film, muhafazakâr kesimden tepki görse de umulmadık bir başarı yakalar ve nihayetinde yasaklanmaz.
           

Un Chien Andalou, mantıksal, psikolojik ve kültürel hiçbir açıklamaya meydan bırakmayacak bilinç dışı, şaşırtıcı görüntüler ve düşüncelerden oluşan bir imaj harmanıdır denilebilir. Filmin bir sahnesinde erkek, cinsel arzularla yaklaştığı kadından beklediği tepkiyi alamaz ve ardından iki balkabağı, iki rahip, iki piyano ve iki eşek ölüsünden oluşan bir yükü sırtlar. Buradaki nesneler din ve toplumun kendisini simge durumuna getiren ve eleştiren ayrıntılardır. Bir kadına sahip olmak isteyen bir erkek vardır fakat amacı uğruna toplumsal değerleri, dinin baskısını, dayatılmış normları da sırtlamak zorundadır.                
           

Filmde görüntülerin sıkça üst üste bindirilmesi, filmi rüyaya yaklaştırır, zaman ve mekân kavramlarını allak bullak ederek belirsizlik, aynı zamanda da çağrışım yaratır. Mekândan mekâna atlama, düşme hissi, zamanı algılayamama, yer kavramının olmaması, alakasız olaylar ve kişiler silsilesi, herkesin “Çok saçma!” diyerek anlattığı rüyaların ve gün yüzüne çıkacağı anı bekleyen bilinçaltının bir betimlemesidir. Öte yandan filmin son sahnesinde, adamın kadına saatini göstermesi, zamansal uzamın belirsizliğine bir işaret, hatta Dali’nin o meşhur Belleğin Azmi tablosuna da bir göndermedir.

"Neden rüya gören bir insanın rüyasını ben de göremiyorum? Neden onun rüyasına girip onu değiştiremiyorum? Can sıkıcı bir durum bu... Ben sinema yaparak böyle bir engeli ortadan kaldırıyorum.”
                                                                                                                                  Luis Bu
ñuel

Önlenemez Yükseliş: L’age D’or (Altın Çağ  - 1930)

Buñuel'in ikinci Gerçeküstücü filmi L'age D'or, Un Chien Andalou'dan daha büyük tepkilere yol açar. Geleneklere ve kiliseye saldıran bir film olarak kabul edilir ve bu durum sağ basının, sağ gençlik örgütlerinin, filmin gösterildiği sinemayı yağmalamasıyla sonuçlanır. Bununla da kalmayıp film bir hafta sonra kamu düzenini tehdit ettiği gerekçesiyle yasaklanır. Buñuel, üç yıl kadar süren Gerçeküstücülüğün coşkulu ve şen zamanlarını şu sözleriyle değerlendirir: "Bilince, aykırılığa, anlaşılmazlığa ve iç benliğimizden gelen tüm eğilimlere bir çağrıydı. Bize kötü görünen her şeye karşı verdiğimiz mücadelede az rastlanır bir karşı çıkış, güçlü bir direnmeyle varlığını sürdürüyor ve bir oyun tadı veriyordu."

Olayların akışı sonucu bir türlü birleşemeyen bir kadın ve erkeğin hikâyesini, Gerçeküstü öğelerle ortaya koyan L'age D'or, Gerçeküstücülüğün adeta temel taşı olur. Belgesel tadında başlayan film, akreplerden bahseder ve seyirciye bu eklembacaklılar hakkında bilgi verir. Akrepler, Buñuel'in nefret ettiği soylu, burjuva sınıfı gibi dünyanın her yerinde yaşarlar.

Sonraki sahnelerde sevdiği kızla uluorta sevişmeye çalışan erkek, başkaları tarafından alıkonulup götürülür ve yol boyunca hırpalanır. Erkeğin üstü başı çamur içindedir. Bir sembol olarak kullanılan çamur, burjuva ahlakına, toplumsal normlara bir saldırı niteliği taşır. Çamur, toplumun pisliğini ifade ederken; erkeğin hayalini gördüğü tuvalet ve lağım suları ise normların dünyanın her yerinde egemen olduğunu anlatarak filmi evrensel bir dile dönüştürür. Filmde anlatılan Roma’nın güzellikleri, tarihi, sanatı, heykelleri, resimleri, Batılı beyaz adamları şehri mükemmel kılar. Roma’nın güzellik perdesi kalktığındaysa altından  pisliğe bulanmış bir iki yüzlülük akar. Bu toplumda hiçbir şey göründüğü gibi değildir Buñuel'e göre ve soylular için dışarıdaki sıradan insanın bir önemi yoktur. Onlar için eğlence, bölünmez bir tutkuyla bağlı kalınması gereken biricik faaliyettir.

Aynı eleştiriyi Buñuel bir başka sahnede, davet verilen salona at arabasının üstünde iki insanı sokarak gerçekleştirir. At arabasındaki insanlar, davetlilerden hiçbirinin dikkatini çekmez. Kimse salonun ortasına kadar giren bu Gerçeküstü nesneyi yadırgamaz. Çünkü bu, onların sürekli görmezden geldiği alt sınıfın kendisidir.

Film, tüm alt anlamlarının ötesinde, birbirine bir türlü kavuşamayan, bir türlü sevişemeyen çiftin hikâyesini anlatır bize. Gizli gizli bahçede sevişecekken basılırlar, tam öpüşeceklerken kafaları çarpışır, tam sarıldıkları sırada müzik başlar... Bir şekilde sürekli yarım kalırlar. Aslında onları engellemeye çalışan burjuva sosyetesidir, dindir, ahlaktır, toplumsal baskıdır, aile ve kilise değerleridir. Çünkü aşk duygusu, bu değerlerle çelişir ve çatışmak durumunda kalır. Zira, âşıkların bir daha kavuşmamak üzere ayrılığı da yine onların elinden olur.

Filmin Gerçeküstü olarak değerlendirilebilecek bir diğer sahnesi de, kızın yatağında inek bulduğu sahnedir. Durumu yadırgamaz, usulca ineği yataktan kovar ve inek gider. İnek, burada kızın bastırılmış cinsel duygularını, içinde tuttuğu ve bir türlü dışarı dökemediği duygu yoğunluğunun büyüklüğünü simgelerken; benzer duyguları bahçede sevişmeye çalıştıkları sahnede, erkek yanından gidince bir heykelin ayak parmaklarını yalayarak tarif eder.

Erkek ise duygularını sıradanlıktan tiksinen bir şekilde açığa vurur. Hayvanlara, insanlara kötü davranarak, tekme atarak, böcekleri öldürerek, bir nevi öfkesini kontrol edemeyerek... Tıpkı Buñuel gibi, hatta belki de Buñuel’in ta kendisi olarak; sevdiğine, dış güçlerin baskısı ve engellemeleri yüzünden kavuşamayan herkes yerine, her şeyden olabildiğince nefret eder.

Buñuel'in söylemi bir kez daha yerine oturur: "Bize kötü görünen her şeye karşı verdiğimiz mücadelede az rastlanır bir karşı çıkış, güçlü bir direnmeyle varlığını sürdürüyor ve bir oyun tadı veriyordu."

Gerçeküstücülük, oyun tadının kabak tadı vermediği her anda, engelleri yıkıma uğratıp özgürlük inşasına soyunurken; bize kötü görünen her şeye karşı verdiğimiz mücadele, bir akıma gereksinmeden büyümeye devam ediyordu. Sırada bir işgal vardı ki belleğin azmi bile güçsüz kalırdı karşısında: aklın topyekûn kurtuluşu.

 

 

 

YORUMLAR [0]