TERSPEKTİF ANALİZ

KÜÇÜK PAPATYALAR (SEDMIKRASKY)

Aziz Er

BU YAZIYI PAYLAŞ

Gençliğim ah gençliğim

Öl! Öl! Öl!

Bir melek… Kanatsız

Vız… Vız… Vız…

 

İkinci dünya savaşından sonra insanların içine düştüğü umutsuzluk ve uğradığı hayal kırıklığı, sokakta bir hareketlenme, sanatta da bir devinim yaratmıştı… 1968’deki öğrenci hareketlerini de etkileyecek Fransız Yeni Dalga sineması, 1960’dan itibaren ortaya atılan fikirleri heyecanla karşılıyor ve bu tezleri işleyen filmler çekerek, değişimin gençlere ulaşmasını kolaylaştırıyordu… Özellikle Jean Luc Godard ve François Truffaut çektikleri filmlerle başka ülke sinemacılarını da etkilemiş, konvansiyonel sinemayı, minör dokunuşlarla fethetmeye başlamışlardı… Nerdeyse her biri film eleştirmeni olan yeni dalga yönetmenleri, filmlerinde yalnızca hikâye anlatmıyor, sinema eleştirmenliğini de yapıp kuramsal bir düzlemde kamerayı, sesi, bakışı, oyunculuğu, senaryoyu yeniden anlamlandırıyordu…

            Yeni dalgalanmalardan etkilenen başka bir ülke ise, Nazi işgaline uğrayıp yaklaşık yarım milyon vatandaşını kaybettikten sonra, komünist rejime dönen Çekoslovakya’ydı… Başlangıçta Stalinci bir sansürle uğraşan sinemacılar, 1960’da son bulan sansür ile özgürlüğe kavuşmuş, Çek yeni dalga sineması da Jan Nemec, Jiri Menzel, Vera Chytilova gibi yönetmenlerle kendiliğinden bir enerji oluşturmuştu…

            Tüketim toplumu, cinsel devrim (lgbt ve kadın hareketleri, çoklu ilişki), ilişkiler gibi konular yönetmenlerin ortak özellikleri olurken müzik ve sesin rahatsız edici kullanımı, alışılmadık olanın estetize edilmesi, absürt ve grotesk öğeler, parçalı yapı, filmlerin biçimini oluşturmuştur… Bu dönemin en başarılı filmi ise Vera Chytilova’nın başyapıtı ‘’Sedmikrasky’’ dir. Türkçeye Küçük Papatyalar olarak çevrilen film, 1966’da çekilmiş ve kurduğu evren ile beyazperdede bugüne kadar çekilen en dişil film olmuştur…

            Eril ve dişil karşıtlığı, toplum düzeninde olduğu gibi dilin kendisinde de ve sanat yapıtlarında da mevcuttur. Yerleşik sanat algısının eril olması özellikle bu dönemde bazı kadın yazarların yeni bir dil kurmasına yol açmıştır. Bu yazarların ortak özellikleri ise kurguyu parçalamaları, vurgularını yüklemden ziyade diğer öğelere yapmaları, kesik cümleleri, anlam bütünlüğü oluşturmaktan çekinmeleri olmuştur. Bu noktada Sevim Burak’ın -1966’dan yalnızca bir yıl önce- ilk kitabı ‘’Yanık Saraylar’’ı çıkardığını ve metinlerinin kendini tamamlamış bir dişillik içerdiğini, hareketin nasıl istemsizce bir ortaklık içererek aynı zaman dilimlerinde farklı ülkeler ve sanat yapıtlarında geliştiğini söylemek durumundayım.

            İşte’’ Sedmikrasky’’ tüm bu arka planıyla ve tabii ki yönetmeninin kişiliğiyle beraber anılmalıdır. Vera Chytilova, kadın hareketlerine destek veren ve feminist ideolojiye yakın filmler çekmiştir. Chytilova’yı farklı kılan ise izlediği yöntem olmuştur. Vera, kadın filmi yapmak yerine, filmin kendisini dişi hale getirmiştir...

            ‘’Sedmikrasky’’ Marie adında iki genç kadının hedonist yaşamlarını ve kendilerinden yaşça büyük erkeklerle eğlenip onları kandırmalarını anlatıyor. Ancak hikâye, biçimin oldukça gerisinde. Zaten gerçek ve gerçeküstü sahneler öylesine iç içe ki bir noktadan sonra izleyici filmden bütünlüklü bir anlam çıkarma çabasından vazgeçiyor. Tıpkı Sevim Burak’ın metinlerinde yaptığı gibi… "Ben artık öyle insansı bir sesle kelimeler bularak düzgün mü düzgün harflerle incecik kıvrımlar ve bükülmelerle mantıklı cümleler kuramıyorum, kurmak istemiyorum…’’

 İzleyicinin alacağını mantıklı bir bütünlükten ziyade, parçalardan almasını isteyen Vera, görüntülerle uyumsuz sesleri, mekanikleşen oyuncuların üzerine bindirerek, estetize etmiş… Bir Avrupa ve modernizm eleştirisi olarak da konumlandırabileceğimiz filmde; dönen çarkların, yıkılan evlerin ve savaş görüntülerinin üstüne, aralıksız yemek yiyip, dans eden ve eğlencenin sınırlarını zorlayan Marie’ler büyük zıtlık oluşturuyor… Filmin kurgusu öylesine değiştirilebilir ve yeniden şekil aldırılabilir ki, her parça birbiri ardına ya da önüne gelebilir ve böylece film yeniden yeniden farklı anlamlar kazanabilir. Sevim Burak’ın fal açma tekniği olarak adlandırdığı metni bitirdikten sonra parçalara ayırıp, yerlerini her seferinde yeniden değiştirerek anlamı bulmayı zorlaştırması gibi…

Marie’lerin kendi aralarında ve yaşlı adamlarla konuşmaları da bir bütün içermez. Diyaloglar kısa kesik cümlelerle, derin sessizliklerle sürer. Zaman ve mekânın değişebildiği, sabit olanınsa yalnızca Marie’lerin olduğu bir evrende uyumsuz skeçlere, fiziksel komedi eşlik eder. Böylesine bir kaosa, sıçramalı kesmeler ve her kesmede değişen renk filtreleri de eklenince film baştan çıkarıcı bir hal alır… İki kadının başında papatyalarla kanatsız bir melek olarak dolaştığı, ellerine aldıkları makasla penise benzeyen tüm meyveleri kesip, telefonda kendilerine yalvaran erkeği dinlememeleri, kameranın arkasındaki kişinin kadın olduğunu izleyiciye hissettirir.

Filmde, kadınların kendilerine sunulan rolün dışına çıkarak vücut formlarını kaybetmekten hiç korkmamaları ve sürekli yemeleri, anarşist bir ruhla tüketilecek zamanın, modern zamanların yarattığı yıkımı onarabileceği fikri de işlenir. Ahlak, erdem gibi kavramların da ahlaklı üst sınıf gibi görünen yaşlı erkeklerin yanında, kötü birer genç kadın olarak algılayacağımız kadınların başındaki taçlarla melekleşmesi sorgulanır…

Kameranın icadından itibaren erkeklerin elinden pek kurtulamayan kamera, kadınların elinde de yine egemen kültüre hizmet eder niteliktedir. Yerleşik bir algıyla, feminist filmler bile eril bir sinema dili ile çekilmektedir. Vera Chytilova ise ‘’Sedmikrasky’’ filminde bunu kıran bir anlayış geliştirmiş örnek bir yöntem seçmiştir. Vera filmin sonunda ‘’Bu film yalnızca salatası pörsüdüğünde öfkelenen insanlara ithaf edilmiştir’’ diyerek noktayı koyar. Savaş, tüketim ve dünyadaki tüm kötülükleri, mekanikleşen tavırları ve jestleriyle Marie adındaki iki kadın üzerinden anlatan Vera, kadın filmi çekmenin çok ötesine geçmiş, dişil bir sinema dili yaratmıştır…

 

 

 

 

 

 

 

 

.

 

 

 

 

YORUMLAR [0]