FİLMTERAPİ

KORKUNÇ POLİTİKA (ARLINGTON ROAD)

Deniz Keziban Çakıcı

adenizk

BU YAZIYI PAYLAŞ

"Bu mükemmel hayat, mükemmel arkadaşlıklar, mükemmel düzen, bu mükemmel yer, hep bir sırrı saklamak içindir"

            Eşinizle aynı evde yaşıyorsunuz. En yalın en intim yanınızı paylaşıyorsunuz. Daha sırsız olabileceğiniz bir başka insan yoktur, belki anneniz hariç. Peki, eşinizin sırlarını biliyor musunuz? Mesela bağlı olduğunuz şeyhin, Şıh’ın ya da kâinat imamı(!)nın peşinize taktığı bir ajan olup olmadığından emin misiniz? Üstelik bir de, o kişiye "bir gün seninle imamım arasında tercih yapmak zorunda kalırsam, onu seçerim" demişsiniz, evleneceğiniz gün.

            Ya komşularınız. Onları da her gün görüyorsunuz. Adlarını biliyorsunuz. Tuz istemeye, kahve içmeye evlerine gidiyorsunuz. Çocuklarınız aynı avluda aynı evlerde oynuyor. Yakından tanıyorsunuz. Peki ya sırlarını biliyor musunuz? Aslında kimdirler? Gerçekten kimler için çalışırlar? Neye hizmet ederler? Bilmiyor musunuz? Yoksa bilip bilmezlikten mi geliyorsunuz? Ya da sorgulayan bir beyniniz olmasından mı kaygı duyuyorsunuz?

            15 Temmuz darbe kalkışmasının ardından, ülke olarak büyük bir bilinmezin ortasına düşmüşken, kumpas yeri-göğü sarmışken, paranoyalarımız daha da çoğalmışken, sorular yanıtsız ve yerli yerinde dururken, bu soruları çoğaltmak niye, diyebilirsiniz. Konuyla ilgili bir filme bakacağız bu ay.

            Her türlü darbe ve antidemokratik uygulamalara karşı olmanın ancak ve ancak insani değerlerin korunması ile sağlanabileceğini söyleyen bir film. Zalimliğe tutulan alkışlardan kulaklar sağır olmadan, insana dair ahlakı yeniden inşa etmek boynumuzun borcu diyen bir film. Hiçbir istisnai durum; ne savaş ne OHAL ne savaş tehdidi ne dâhili siyasi iktidarsızlık veya herhangi bir başka tehdit adaletsizlik ve işkence uygulaması için gerekçe olamaz, işkence mutlak olarak insanlık suçudur, diyen bir film. Adalet, vicdan ve o adalet ve vicdana ulaşmak için sorgulayan bir beyin hepimize lazımdır diyen bir film. Bugün adaletsizliğe ve vicdansızlığa susanlar bilsinler ki yarın sıra onlara da gelecek, diyen bir film. En önemlisi de; mankurtlaştırılmış bir beynin sebep olduğu sosyal kimlik değiştirme ve öz köküne yabancılaşma kadar tehlikeli, bir başka şeyin olmadığını söyleyen bir film.

            Rahmetli dedem “akıl yitimini ve aklı kullanamaz hale gelmeyi” ifade için çok kullanırdı “mankurt” sözcüğünü. Eski Türk, Kazak ve Kırgız destanlarından edinilen bilgiye dayanarak, Orta Asya Mitlerine göre "Mankurt" dönemin Orta Asya halkları arasında çok yaygın bir işkence ve zihin kontrol yöntemiydi. Dedemin anlattığı menkıbelere göre, bir insanı mankurt yapmak istediklerinde: O kişinin saçları iyice kazınır. Kafasına devenin boyun derisi iyice gerdirilerek geçirilir. Kafasında deve derisi bulunan Mankurt adayı sıcak çölde güneş altında birkaç gün bırakılırdı. Böylece sıcağın etkisiyle deve derisi büzülür ve kafaya iyice yapışır. Deve derisinin artık kafa derisiyle bütünleşmeye başlamasıyla kazınan saçlar da yeniden uzamaya başlar. Fakat deri kafaya o kadar yapışır ki zaten sert olan deve derisi sıcağın etkisiyle iyice sertleşir ve uzayan saçlar deriyi delip uzamasını normal şekilde sürdüremez. Bu nedenle saçlar, vücudun dış yönüne doğru değil de, kafanın içine doğru uzamaya başlar. Sıcaktan büzüşen deve derisinin kafatasına yaptığı baskı ve kafanın içinde ters yönde uzayan saçların kafatasını delip beyne doğru ilerlemesiyle mankurt büyük acılar çeker. Bu acılara dayanamayan mankurt bir müddet sonra kuklaya döner. Hafızasını yitirir, anne-babasını dahi tanımaz. Aklını çalıştırıp düşünemez hale gelir. Ve sahibi ne söylerse ona biat, itaat eder.

            Günümüzde (en çok da) ranta dayalı modern zihin kontrol yöntemlerinin kullanılması nedeniyle artık deve derisiyle iş yapılmıyor. Ama “Mankurtlaştırmak” hala hayatlarımızın ortasında ve siyasi tarihimizin en tamir edilemez tekniği olarak işlemeye devam ediyor. Etimolojik olarak “Bun/Ban/Man” kökünden türemiştir. Bun sözcüğü akıl yoksunluğunu ifade eder. Moğolca“Munu/Mung” Eski Türkçe “Bunu/Bung” fiilleri, aklını yitirmeyi tanımlar. “Munah” Türkçe “Bunak” sözcükleri yaşlılık nedeniyle aklını yitirmiş olan kişileri anlatır. Eski Altayca’da “Manu” sözcüğü, Tunguz ve Mançu dillerinde“Mana” sözcüğü de, akıl yitimini ve aklın kullanılmaz hale gelmesini belirtir. Sözcük Türkçe’deki “Mankafa” tabiri ile aynı kökten gelir. Türk, Altay ve Kırgız efsanelerinde bahsedilen mankurt haline getirilmiş, bilinçsiz köle manasındadır. Öz benliğini yitirerek kendisini kimliksizleştiren, düşmanının kuklası haline gelmiş zavallı insan tipini betimler.

            Cengiz Aytmatov 1980 yılında yazdığı Gün Olur Asra Bedel adlı eserinde, mankurtlaşma ile geleneklerini koruma arasındaki insanların hikâyesini anlatır. Kırgız destanlarından yararlanarak güncelleştirdiği bir kişiliktir mankurt. Aytmatov, "mankurt" kavramını bir sosyoloji terimi yapacak derecede çarpıcı saptamalarda bulunur. Aytmatov'dan sonra Mankurt, geçmişini unutmuş, bedeniyle ve ruhuyla karşı tarafın buyruğu altına girmiş, yeni efendisine yaranmak için kendi değerlerine, ailesine ihanet edenlerin ortak adı olur. Romanda, Mankurt olan oğlunu kurtarmaya çalışan Nayman Ana, umut ve korku dolu bir yürekle çalkalanan bir Kırgız anasıdır. Onun mücadelesi, trajediyle bitse de, sonraki yüzyıllarda yaşanacaklara âdeta geçmiş çağlardan, ötelerden bir uyarıdır. Oğlunu bulduğunu sandığı bir anda, oğlunun okuyla öldürülmesiyle Kırgız ananın trajedisi, efsaneden modern topluma bir projeksiyon tutar. Tarihsel mankurtlaşma, aslında, modern zamanlarda yaşanan mankurtlaşmanın iz düşümüdür âdeta. Bizde ise; Orkun Uçar'ın Burak Turna ile birlikte yazdıkları Metal Fırtına II - Kayıp Naaş romanları, yalnızca roman kurgusu boyutuyla değil arka plandaki Türk-İsrail ilişkilerine ait bilgilerle de dikkat çeker. Kendine vaat edilen ülkeyi korumak için bir ölüm makinesi gibi yetiştirilmiş roman kahramanı, devlete bağlı gizli teşkilatta çalışan (Gri Takım) Türk ajanı Gökhan Birdağ şahsında, bilinçsiz ve her istenen şeyi sorgusuzca yapan köle kişiliğiyle, mankurt karakterini güncelleştirir. İlk kitap Metal Fırtına’da, şu an Türkiye’nin yasadıklarını şaşırtıcı şekilde, neredeyse birebir anlatır yazar: ABD’nin saldıracağını üç ay önce öğrenir ama devlet içine sızan diğer mankurt ajanlar bilgilerin ciddiye alınmasını engeller. Bir tür köksüzleştirme olan "Mankurtizm" "sosyal kimlik değiştirme ve öz köküne yabancılaşma" anlamlarını karşılayan bir terim olarak, sosyal psikoloji literatüründe yerini almış bir deyimdir.

            Bu ayki filmimiz 11 Eylül 2011 öncesinde geçiyor. “terör” konusu ile yakından ilgili. 11 Eylül sonrasında, yaşananların paranoyası ile yapılan ucuz anti-terör filmlerden biri değil. "Mankurtizm" deyiminin özne ve süje açısından hakkını veren bir film. Terörü ve insanlar üzerinde yarattığı dehşeti sorgulayan bakış açısı derinliği nedeniyle bu filmi seçtik. Filmin tanıtımında söylenen, "Bu mükemmel hayat, mükemmel arkadaşlıklar, mükemmel düzen, bu mükemmel yer, hep bir sırrı saklamak içindir" cümlesi, “alnı secdeye değen, bu asrın ve gelecek asırların altın nesli iyi çocukların sakladıkları sırrın” korkunç mükemmelliğine tekabül eder.

            Normal Amerikan vatandaşlarının kendi sistemlerine başkaldırmaları ve terörist olmaları mümkün mü? Bu fikirden olsa gerek,  Amerikalılar hoşlanmadılar bu filmden ve Avrupa’nın aksine, film pek ilgi görmedi Amerika'da. Filmin en temel özelliği; bir algı operasyonu ile doğru olduğunu sandığımız şeyin aslında tam da yanıldığımız şey mi olduğunu düşünmeye başlarken, finaliyle izleyeni terör dehşetinin tam da ortasına fırlatmasıdır.

            FBI ajanı olan karısını bir pusuda yitirdikten sonra 9 yaşındaki oğluyla birlikte yaşar Michael Faraday. Üniversitede milli güvenlik ve terörizm üzerine dersler veren bir tarih profesörüdür. Eşinin ölümünden sonra, devletin güvenlik, fişleme ve takip politikalarını sorgulaması artar. Terör eylemlerinden sonra ekranlarda suçlu olarak lanse edilen adlar, medyanın ve güvenlik birimlerinin halk üzerinde uyguladıkları stratejiler üzerine, bir tek şiddet sahnesi sunmadan düşündürmeyi başarır. Bu yanıyla, farkında olarak ya da olmadan 1999 yapımı olan bu film, dünyayı saran 11 Eylül 2011 paranoyasının da bir ön provasını gerçekleştirmiş olur. ABD genelinde gerçekleşen terör saldırılarını, bunların gerçekleşme biçimlerini, nedenlerini ve kökenlerini sorgulamaktan bitap düşmüş yorgun bir adam görünümünde olsa da, doğru soruları yöneltmesine engel değildir Faraday’ın ve oğlunun yaşadığı travmalar.

            Tam da bu sıralarda, oğlu ve bazen onlarda kalan sevgilisiyle beraber yaşadığı banliyödeki evlerinin karşısına, sessiz sedasız yeni bir aile taşınmıştır. Filmin açılışında Faraday arabasıyla evine giderken, yolun ortasında kanlar içinde bir çocuk görür ve onu alıp acil servise götürür. Her ne kadar bir ailenin kendi çocuklarını böyle bir komploya dâhil edemeyeceğini düşünsek de, bu insani yardım Faraday’ı büyük bir komplonun içine çekecektir. Karşı eve yeni taşınan komşularının oğlu olan bu yaralı çocuk, daha sonra Faraday’ın oğluyla yakın arkadaşlık kuracak ve bu vesileyle her iki aile de birbiriyle yakınlaşacaktır. Öyle ki bir süre sonra Faraday’ın oğlu, komşularının evinden çıkmamaya başlayacak ve babasından göremediği şefkatin yerini, annesini kaybetmenin boşluğunu ve bir kardeşin arkadaşlığını bu komşu ailenin fertleriyle dolduracak hale gelecektir. Üstelik bu duygusal bağlılığın derecesi de gittikçe artacaktır. Faraday, bir gece misafirliğe gittiği komşusunun çalışma masasında bir takım mimari planlar görür. Her ne kadar komşusu bunun üzerinde çalıştığı bir alışveriş merkezi projesi olduğunu söyleyip hemen planları kaldırsa da, Michael Faraday sorgulamasını sürdürür. Dışardan bakınca mükemmel bir aile görüntüsü veren ve kendi oğlunu da aralarına almayı başaran bu yeni komşular hakkında araştırma ilerledikçe şüpheli sonuçlara ulaşan Michael, onların bir terörist gruba dâhil olduklarını ve yeni bir eylem hazırlığı yaptıklarını düşünmeye başlar. Ancak Michael Faraday'ın bu düşüncesi izleyene öyle yansıtılır ve ulaştığı sonuçlara komşuları öyle açıklamalar getirir ki, sadece izleyici değil, karısının eski ortağı ve FBI'da çalışan arkadaşları da Michael'ın yavaş yavaş paranoyanın esiri olmaya başladığını düşünürler.

            Film, terörün yarattığı en büyük hasar nedir, sorusunu taşır ekrana? Toplumdaki empati ve güven duygusunu yok etmekle o en büyük hasarın başlamış olduğunun, altını çizer. Kime ne zaman nasıl güven duyacağımızı sorgular. Kutuplaşmaların kişiliğimizde bir sarsıntı ve erozyon meydana getirdiğini, “ben haklıyım, ben doğruyum” düşüncesinin öne fırladığını, bu durumda bir başkasının düşüncelerinin değerini yitirmeye başladığını, narsistik yapıların beslendiğini ve bu halde; birinin kendisini başkasının yerine koymasının imkânsızlaştığını anlatır. Toplumsal ayrışmadan dolayı çekirdeklerimize kadar etkilenmiş durumdayken, etiketlerimizin gücünün, temel güven duygusunu nasıl zedelediğini, yok ettiğini sergiler. Ve toplum içi çatışmaların ve güvensizlik ortamının en çok da çocuk ve ergenlere zarar veriyor olduğu gerçeğini saptar. İster dağda olsunlar, ister alınlarının “secdeye” değdiği yerde…

            Güven duygusunun temeli, sağlıklı bir ebeveyn çocuk ilişkisi üzerine kurulmamışsa; o kurulan “güven” üzerine oturması gereken hayat da,  diğer insanlara karşı güven duygusu ve geleceğe dair umut ve iyimserlik de sakat doğmuştur’u, doğrular Arlington Yolu. Çünkü güven, umut ve iyimserlik, gelecekte gereksinimlerin karşılanacağının, isteklerinin yerine getirileceğinin ve iç doyumun sağlanacağının güvencesini yaratır çocukta. Toplumu da birbirine bağlayan bu güven duygusu, ortak, ideal bir gelecek umudunun yapı taşı, ilk temelidir. Sorulara ve sorgulamaya yoğunlaşan Faraday‘ın da, kendi oğlunu terörün kollarına itip ilk kaybettiği noktadır bu aynı zamanda. Kaybedilen çocuğun kazanılmasının bir sonraki adımları ise; toplumda güven duygusunun zedelenmemesi için her bir bireyin sarf edeceği çabayla ilgilidir: Adalet ve vicdan duygusu, kim için olursa olsun adaletin yerini bulması için savaş bilinci. Hukukun üstünlüğü, toplum bireyleri arasında ortak değerlerin kıymetli olduğu, sağlıklı iletişimin temel alındığı ve doğru bilgi kaynaklarının çoğaltıldığı her durum, kaybedilen bir çocuğu ve toplumu tedavi edici olacaktır. İnsanların, diğer insanların gözünde en önemli kredileri dürüstlükleridir. Dürüstlüğünden, doğru sözlülüğünden emin olduğumuz birini sevmesek de, ona güveniriz. Hayatımıza bulaşmış bir tek yalan bile bazen yıllarca tamiri mümkün olmayan güven kaybına yol açtığından belki de…

           Peki ya devletin söylediği yalanlar? Bireyler kadar devlet de, yalan söylemeyen kurumların inşasından ve devamlılığından mesul değil midir? Terörün tek amacının masumları yok etmek, öldürmek olmadığını, artık hepimiz biliyoruz. Aslında yok edilmek istenen masumiyetin kendisidir. Ülkemizin içine yuvarlandığı terör dalgası yalnızca masumları öldürmekle kalmadı, masumiyeti de yok etti. O masumiyetin yerini terörün tam da istediği kör bir öfke, kontrolsüz bir suçlu yaratma, korkunç bir çaresizlik duygusu aldı. Arlington Yolu’nda anlatılan hikâyenin, tam da Türkiye’nin içinde olduğu hâl olduğu öylesine açık ki. Bunun kadar açık olan bir başka şey ise; devletin vatandaşlarını koruyamadığıdır. Modern ya da ilkel, devletlerin ortaya çıkış nedenleri ve en temel görevleri insanlarının yaşam hakkını korumaktır. Vatandaşlarının güvenliklerini, sokağa huzurla çıkabilmelerini, evlerine huzurla dönebilmelerini, çocuklarına götürecekleri ekmeğin güvencesini, çocuklarını okutacakları okulların ve yurtların emniyetini sağlamaktır. Tam da bu emniyetlerin sağlanamadığı noktada: “Buraya bakın, burada, bu kara mermerin altında/ Bir teneffüs daha yaşasaydı/ Tabiattan tahtaya kalkacak bir çocuk gömülüdür/ Devlet dersinde öldürülmüştür / Devletin ve tabiatın ortak ve yanlış sorusu şuydu: -Maveraünnehir nereye dökülür? / En arka sırada bir parmağın tek ve doğru karşılığı: -Solgun bir halk çocukları ayaklanmasının kalbine!dir ” der Ece Ayhan.

          Prof. Faraday ise; devletin yanlış ve ölümcül sorusunu anlatırken : “14 ay önce, Ocak’ta bir pazartesi günü, yaklaşık 60 federal görevli her zaman olduğu gibi iş için evden çıktılar. St Louis’deki Roosevelt Federal Binası’na geldiler. Ama o pazartesi, evlerine geri dönemediler. Binanın karşısına park etmiş olan bir kamyonun içinde C-4 patlayıcıları vardı. Patladığında binanın sokağa bakan tüm cephesini yerle bir etti. Devlet ofislerinin yüzlercesini harabeye çevirdi, binanın içindeki çocuk kreşi ve IRS’nin St. Louis kolu saldırının hedefleri olarak belirlenmişti. Kamyonu park eden kişi, 33 yaşındaki elektrikçi Dean Scobee’ydi. Daha önce vergi suçundan hapse girmişti. Güvenlik kameraları bu adamın 63 kişiyi öldürmek için o gün o arabanın içinde olduğunu tespit etti. Bunu hatırlamayan var mı? Devlet tarafından, Scobee’nin yalnız hareket ettiği söylendi. Tek bir adam. Yardım almadan. Doğru mu? IRS’i, devletimizin istihbarat kurumunu kandırdı. Onu yakaladılar ve o da onları patlattı. İnsanların normal arkadaş canlısı dedikleri bir adamdı. Orduda bulunmuş ama radyoculuk yapmış. Savaş silahları hakkında çok az bir tecrübeye sahip. Ailesi onu muhafazakâr olarak tanımlıyor. Ve bu olaydan iki hafta önce, elektrikçi olarak maaşına zam yapılıyor. Sınırdaki biri gibi mi gözüküyor bu adam? Ya da böyle bir saldırıda bulunacak biri mi? -Bilmiyorum, sadece soruyorum. Bayan O’Neal, haberi ilk duyduğunuzda; ülkenizde bir terörist saldırı olduğunu yani, neler hissettiniz, haydi cevap verin! Ne hissettiniz? - Kızdım, korktum, gerginlik yaşadım. -Güvende olduğunuzu hissettiniz mi?  -Hayır. - Peki sonraki gün, Scobee’yi ölü bulduklarında bir ferahlama oldu mu? Güvenlik duygusu geri geldi mi? … –Evet, geldi. (……) uzun bir “evet” sessizliği… O binadaki insanlar da kendilerini güvende ve rahat hissediyorlardı. Tıpkı sizin şu an düşündüğünüz gibi. Sonra bir anda, bir saniyede, sonsuza kadar yok oldular. Suçlamak için bu adama ihtiyacımız vardı. Başkalarını istemiyorduk. Bir tek isme ihtiyacımız vardı ve onu da çabucak bulduk, çünkü o bize güvenliğimizi geri verdi! Şöyle diyebiliriz, Onu bulduk, ismini biliyoruz ve artık o yok. Nedenleri de onunla birlikte yok oldu. Ama doğrusu şu ki Scobee’nin bunu neden yaptığını bilmiyoruz. Neden buraya kadar geldiğini de! Vergi suçları yüzünden diyebiliriz, ama bilmiyoruz. Ve asla da bilemeyeceğiz. Hala güvendeyiz çünkü artık ismini biliyoruz.”

            Prof. Faraday’ın ‘Devlet dersinde öldürülmüşleri’ anlatan bir başka ders konusu da şudur: “FBI suç işlemiş olan herkesin bir dosyasını tutar. Bazı suçlar, “bayraklı” dosyaların konusudur. Şimdi, 2 yıl önce Maryland, Georgia ve Carolina Eyaletlerinde şüpheli bir takım silahlar ele geçirildi. 100’den fazla silah, hücum amaçlı silahlar ve savaş kıyafetleri. Hepsi Seaver Parsons’ın tanıdıkları tarafından satın alınmıştı. Kendisi bir koca, 3 çocuk babası, amatör silah koleksiyoncusu ve burada, Virginia’daki sağcıların geri plandaki üyelerinden biriydi. FBI’a göre, Parsons silahları bir saldırı için topluyordu. 4 FBI ajanını onun çiftliğine yolladılar, arama emirleri vardı. Ama dosyadaki asıl önemli bilgi, ellerinde yoktu! Orada bir tür cürme yönelik ateşli silahların bulunduğu depo bulacaklarını düşünüyorlardı. Yolda Parsons’ın 10 yaşındaki oğlu ile karşılaştılar. Ona babasının nerede olduğunu sordular ama kendilerini federal ajanlar olarak tanıtmadılar. Koş ve babana dışarı çıkmasını, onunla konuşmak isteyenler olduğunu söyle, tamam mı? dediler. Çocuk, buradalar! diyerek eve doğru koşmaya başladı. Evden açılan ateş arasında kısılıp kaldıklarından, karşı ateşle cevap verdiler. Devletten istenilen takviye kuvvetler iki saatten fazla zaman geçtikten sonra geldi. Sonuç olarak, Parsons’ın iki oğlu yaralanmış, karısı ve en küçük çocuğu ölmüştü. Parsons ise evde bile değildi. Görüyorsunuz,  FBI bir terörist yuvasını ortaya çıkaracaktı. Ama o “bayraklı” dosyaları onlara, Seaver Parsons’ın aile yadigârı evine NEDEN devletin izin belgesiyle 100 yasal silahı soktuğunu söylemiyordu? Ya da onlara NEDEN Parsons’ın kısa süre önce devlete satış lisansı için başvurduğunu, ya da Parsons’ın ailesine, koleksiyonunu birilerinin çalmak isteyebileceğini söylediğini ve devletin bu bilgiyi kaydettiğini anlatmıyordu? Gelinine, oğulları ve karısına, o yokken kimsenin gelmesine izin vermemeleri gerektiğini öğretmişti. Zor kullanılırsa, onlar da cevap vermeliydiler. Evi koruyun demişti! Federal Hükümeti sevmiyordu. Ayrılıkçı ve şüpheli bir geçmişi vardı. Ama bir terörist değildi. Katil de değildi. Ve o gün orada üç kişi “bayraklı” dosyalar yüzünden öldü. Sahi o dosyalar NEDEN bayraklıydı? Ve Federal yetkililer FBI ajanlarına Parsons’ın koleksiyoncu olduğunu ve izin belgesi bulunduğunu söylemeyi NEDEN unutmuştu? Ve “bayraklar” yanılıyordu…”

            Arlington Yolu’nun sonunun nereye çıkabileceğine dair hayal gücünüzü istediğiniz kadar zorlayabilirsiniz: “…Amerikan gizli örgütleri üzerine ders veren profesörün 10 yaşındaki oğluyla artık akrabaları ilgilenecek. Federal yetkililer son olarak 12 yıl önce St. Louis IRS’de gerçekleşen patlamanın sorumlusunun, FBI’a yapılan bu son saldırıda ortaya çıktığı üzere, tarihimizdeki en korkunç katil olduğunu açıkladılar. Her şeyi tek bir adam planlamıştı…” haberlerini dinlemeye devam ederek… Ya da amaç ne? diyebilirsiniz:

- İktidar, sadece iktidar. Asyalıların asırlardır söylediği gibi “kaplanın sırtına binen oradan inemez”. Çünkü inerse kaplan onu yer. Bu yüzden ömür boyu orada kalmaya mahkûmdur iktidara sahip olanlar. Ya da Ece Ayhan’ın Meçhul Öğrenci Anıtı şiirini hatmederek değil, gerçekten anlayıp kavrayarak bakabilirsiniz:

“Bu ölümü de bastırmak için boynuna mekik oyalı mor

Bir yazma bağlayan eski eskici babası yazmıştır:

Yani ki onu oyuncakları olduğuna inandırmıştım

O günden böyle asker kaputu giyip gizli bir geyik

Yavrusunu emziren gece çamaşırcısı anası yazdırmıştır:

Ah ki oğlumun emeğini eline verdiler

Arkadaşları zakkumlarla örmüşlerdir şu şiiri:

Aldırma 128! İntiharın parasız yatılı küçük zabit okullarında

Her çocuğun kalbinde kendinden daha büyük bir çocuk vardır

Bütün sınıf sana çocuk bayramlarında zarfsız kuşlar gönderecek”

Kuşları bol, adaleti şaşmamış, vicdani kaybolmamış ve yaşanan travmaların doğru soruları yöneltmekten vazgeçiremediği bir film olsun hayatınız.

YORUMLAR [0]