SANATA MEYYALİM VALLA HAYRETTEN

KOÇLAR AYAKTA ÖLÜR (HRUTAR)

Hasan Hüseyin Toydemir

@hhtoydemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

*Spoiler içerir.

Sade mi sade bir inat filmi Hrutar. İnatçı iki ihtiyar, 40 yıllık bir küslük ve koyunlar... İşte bu kadar hayat dolu. Daha ne olsun!

 

BUZ TUTMUŞ HAYATLAR

 

Geçen ay kaleme aldığım Dagur Kári imzalı Virgin Mountain’in ardından arayı ısıtmadan(!) bir İzlanda filmi daha yazmak istedim. Şu an açıklanan vizyon takvimine göre 17 Haziran’da ülkemizde gösterime girmesi beklenen Hrútar yani bizdeki gösterim adıyla İnatçılar, daha önce 2015’in Filmekimi seçkisinde izleyiciyle buluşmuştu. Programda en hoşuma giden filmlerden biriydi ve neyse ki Başka Sinema vasıtasıyla yeniden ve daha uzun süre vizyon şansı bulabilecek. Filmin yönetmeni Grímur Hákonarson’un ikinci uzun metrajı olan Hrútar İngilizce çevirisinden de (Rams) anlaşılacağı üzere “koç” anlamına geliyor. Filmde 40 yıl boyunca birbirleriyle tek kelime etmeyen iki erkek kardeşin hikayesi anlatılıyor. Tek geçim kaynakları koyunlar olan köylüler ve bu iki kardeş, hayvanlarında çıkan bir salgın hastalığın ardından ne yapacaklarını bilemiyorlar. İşte tam da bu bilinmezlik esnasında kamerasını iki kardeşin arasına konumlandıran Hákonarson, eşine az rastlanır saflıkta bir insan hikayesi anlatmaya başlıyor...

 

BİR GÜZELLİK HİKAYESİ

 

İki inatçı kardeş Gummi ve Kiddi’nin hikayesini anlatmaya bir güzellik yarışmasıyla başlar Hákonarson. Bütün köylülerin ahırlarındaki en güzel, en besili koçların yarıştığı bu yarışmadan Kiddi’nin koçu birinci çıkarken, Gummi’ninki ise ikincilikle yetinir. Bu yenilgiyi hazmedemeyen Gummi, koçları kontrol ederken kardeşi Kiddi’nin koçunda “scrapie” (koyun  ve keçilerin merkezi sinir sistemini etkileyerek hayvanlarda sürekli bir yerlere sürtünme isteği doğuran, dolayısıyla da tüylerinin dökülmesiyle sonuçlanan ölümcül bir salgın hastalık) olduğunu farkeder. Daha sonra işler çığrından çıkar ve köydeki bütün koyunların itlaf edilmesine kadar gider. Resmin genel çerçevesinde bunlar yaşanırken, detaylarda kardeşleri tanımaya başlarız. Gummi daha düzenli, titiz, koyunlarını çok sevmesi ve onlara özenle bakması dışında kendine de bakan, yemek yapmayı bilen bir adamdır ve iki kardeş arasında da lider pozisyondadır. Bu yüzden filmin yüzde 80’e yakını Gummi’nin evinde geçer. Kiddi ise koyunlarıyla çok fazla ilgilenmeyen, ölseler dahi haberi olmayan, kardeşinin zıttı bir karakterdir. Evleri dip dibe olan iki kardeş 40 yıldır sadece köpeklerinin ağzına sıkıştırdıkları notlarla iletişim kurmaktadırlar. Aralarında nasıl bir husumet geçtiğini bilmesek de, ailevi bir şeyler olduğu da kulağımıza çalınır. Zaten yönetmen Hákonarson da iki kardeşin neden küstüklerini değil neden hala barışmadıklarını sorgulamamızı ister. Hayvanları için bunca çaba sarfeden, onların güzelliklerini yarıştıran ve onlarla övünen bu insanlar neyi unutmuşlardır da bu hale gelmişlerdir?..

 

HAYAT GAİLESİ

 

Kabaca bir “inat” üzerine kurulu olan filmin hikayesi oldukça basit. Anlatısı da öyle dünyayı değiştirmeye falan çalışmıyor. Kendi halinde, mütevazı ve bir “hal” filmi İnatçılar. Buna ister kardeşlik hali deyin isterseniz insanlık. Yönetmen Hákonarson bir buçuk saatin sonunda size bir hayat dersi vermiyor. Böyle bir derdi yok adamın. Bir portre çiziyor ve öylece bırakıyor. Kardeşinize küserseniz sonunuz böyle olur, aradan geçen 40 yıl için sonra çok ağlarsınız, başınızı taşlara vurursunuz, siz siz olun sevdiklerinizle küs kalmayın, onlarla güzel vakit geçirin gibi cümlelerse hiç kurmuyor. İnatçı bir karakter olan Gummi’nin filmi bu. Ve o ne yaparsa biz de onun arkasından gidiyoruz. Gummi kardeşiyle barışmak istiyor da yapamıyor mu? Ya da özünde kardeşini ne kadar seviyor? Bunlar aslında filmin tatlı-ekşi muammaları. Bu küçük bilinmezlikler filmin bir mesaj kaygısı olmadığından ve ana karakter Gummi ile aramıza bilinçli olarak koyulan mesafe için yapılan manevralar. Gummi’nin dünyasının tamamını kapsayan koyunları, onu başka şeyleri düşünmekten alıkoyuyor. Bir anlamda onlar sayesinde hayattan kaçabiliyor Gummi. Kardeşiyle olan küslüğünü ve (varsa) barışma isteğini koyunlarıyla uğraşarak unutabiliyor. Bu yüzden bütün köylü koyunlarını itlaf edilmesi için teslim ederken, Gummi en sevdiklerini bodrumunda saklıyor. Çünkü onlar olmadığı zaman gerçeklerle yüzleşmek zorunda kalacağını biliyor. Ve tam ters istikametten bakarsak; kardeşiyle barıştığı zaman ne yapacağını da bilmiyor. Artık Gummi’nin, kardeşiyle küs olması ve ona göre geliştirdiği yöntemler bir yaşam biçimi halini aldığı için başka türlü bir hayata hazır değil. Haliyle bu ve benzeri olasılıklardan kaçmak için bir gaile olarak koyunlarıyla kendini oyalıyor, daha doğrusu kandırıyor.

 

HEPİMİZ KARDEŞ MİYİZ?

 

Gummi’nin koyunlarına kardeşinden ya da herhangi bir insandan daha çok değer veriyor olmasını da aynı çıkmaz sokağa bağlayabiliriz. Kardeşini karlar içinde baygın halde bulduğu zaman traktörün kepçesiyle -elini dahi sürmeden- şehre götürmesi ve hastanenin önüne boşaltma şekli, Gummi’nin bir insana (kardeşine) en fazla bir hayvan kadar değer verdiğinin, hatta o kadar bile değer vermediğinin de özeti gibi aslında. Çünkü sadece kardeşiyle değil Gummi’nin sorunu. Kalabalıklarda çok da rahat olmadığını gözlemlediğimiz Gummi, evine gelen misafirlerine de (her ne kadar koyunlarını korumak için olsa da) pek sıcak davranmıyor. Sanki insanlardan çok hayvanlarla vakit geçirmek ister gibi bir hali var onun. Ama bu sadece Gummi’nin sorunu değil. İzlanda’nın küçük bir kasabasında yaşayan, tek geçim kaynakları koyunları olan bu insancıkların dünyaları küçücük. O koyun hastalığı çıkmasa hiçbir şey olmamış gibi ölene dek aynı rutinle yaşayıp gideceklerdi muhtemelen. O yüzden hepsi afalladı, ne yapacaklarını bilemediler. Kendi kendilerine icat edebildikleri tek sosyal ortamın “koç güzellik yarışması” olması da sadece Gummi’nin değil bütün köylülerin (kardeşleriyle 40 yıldır küs olmasalar da) bir nevi inzivada olduklarını gösteriyor. Gummi bu inzivayı sadece “biraz” abartılı yaşamaktadır o kadar. Başka bir deyişle hakkını veriyor da diyebiliriz. Ama asıl mesele, bu bahsettiklerimizin bu kasabaya özgü bir şey olmaması. Bunlar küçük köylerde, kasabalarda yaşayan nerdeyse bütün insanların hayatlarının özeti aslında. Bu İzlanda’da da böyle, bizim ülkemizde de. Filmde bahsi geçen kasaba sakinlerinin en büyük farkı, yaşadıkları soğuğun ve ülke kültürlerinin etkisiyle ortaya çıkan “bireyci” bakışları. Güzellik yarışması ve salgın hastalık sonrası oluşturdukları “kriz masası” dışında herkesin kendi çiftliğinde takıldığı bir hayat biçimleri var bu insanların. Bu demek değil ki bu insanların hepsi bir Gummi. Başta da söylediğim gibi bu Gummi’nin filmi. Onun inadı, yalnızlığı, koyunlarına olan bağlılığı filmdeki herkesten daha fazla. Ama yine de onun “aykırı”lığı üzerine kurulu olan bu hikaye aslında küçük dünyalarında varolmaya çalışan bütün insancıkların kardeşliğini anlatıyor aynı zamanda.

 

KOYUN KOYUNA

 

Mesaj anlamında net konuşmayan, karakterinin peşine takıp sürüklediği izleyicisini yönlendirmekten öte, bir izlek oluşturma çabasında olan yönetmen Hákonarson, finalde duygusal bir manevra yapmayı tercih ediyor. Kardeşine muhtaç olan Gummi, 40 yıllık küslüğü bir kenara bırakıp Kiddi’den yardım ister. Yine koyunları içindir çabası. Kardeşiyle koyunları dağa kaçırırken fırtınaya yakalanırlar. Koyunlar karların içinde kaybolurken, Gummi de onların peşinden giderken soğuktan bayılır. Kiddi kardeşi gibi traktörün kepçesiyle değil çırılçıplak bir halde bütün vücuduyla sarar Gummi’yi. Hayatını adadığı koyunlarının akıbeti belli olmasa da kendisi 40 yıldır tek kelime etmediği kardeşiyle “koyun koyuna”dır. Kendisini insanlardan soyutlamış halde yaşayan Gummi’nin hikayesi insanca noktalanır. Ölüp ölmediği konusunda bir ipucu vermeyen Hákonarson, hikayeye bir ölümle nokta koymak istememiş belli ki. Eşine az rastlanır bir karakterin 90 dakikalık bu öyküsüne bir hayvan ismi vermiş olması da sadece filmdeki güzel koçlarla ilgili olmaz heralde değil mi? Bakımsız uzun sakallarıyla kırkılma zamanı gelmiş iki koçu andıran Gummi ve Kiddi filmin son sahnesinde; dünyaya geldikleri “doğallıkta” sarılmış bir vaziyette kardan bir mağarada yatmaktadır. Kardeşiyle olan küslüğünde 40 yılı deviren Gummi buz gibi hareketsiz dururken, Kiddi gözyaşlarıyla yıllardır konuşamadığı kardeşinden bir hayat belirtisi görmeye uğraşmaktadır. Film boyunca gerek inatçılığı, gerekse korkaklığıyla yer yer güldüren yer yer de bizi kızdıran ve şaşırtan Gummi’nin ise finalde de karakterinden ödün vermemesi, takdire şayan(!). Her ne kadar bizde inatçılık keçiyle özdeşleşmiş olsa da İzlanda’dan gelen bu koç gibi inatçı ihtiyarlara da kayıtsız kalamıyor insan. 40 yıllık küslüklere etkisi ne olur bilemeyiz ama bizim nezdimizde 40 yıllık hatrı olacak bir film Hrútar...    

 

 

YORUMLAR [0]