KAYIP BAKIŞLAR

KEŞKE FİLM OLSA DEDİRTEN 13 ROMAN

Serkan Murat Kırıkcı

@bodakedi

BU YAZIYI PAYLAŞ

Yeni senaryo üretmekte zorlanan yapımcıların en büyük kozu çizgi romanlar ve çok satar romanlar oldu artık. Romanların da daha yazım aşamalarında keşfedilip sinema haklarının alınmasıyla başlayan sürecin son örneğini “Marslı” ile gördük. Kitapların da pazarlama aşamasında düşülen bu dipnotla daha çok ilgi çektiği düşünülürse taraflar durumdan memnun.

Bu yılın en çok ilgi romanları “Kafes” ve “Trendeki Kız” şimdiden merakla beklenen uyarlamalar. Bu iki romanı da yakında filme dönüşeceğini bilerek okumak hayli ilginç oluyor. Karakterler için oyuncu adaylarını sıralayanlar, kendince filmi kurgulayanlar, yönetmen adayları derken bu zengin okuma fırsatı “peki ya başka hangi romanlar film olmalı” sorusunu da beraberinde getiriyor. Ben de bu sorunun peşine düşenlerdenim. Ama en baştan belirteyim bir bibliyofil olarak kitaplarıma dalınca o kadar çok örnek buldum ki ikinci günün sonunda iş içinden çıkılmaz bir hal aldı. Bir sınır çizmek gerekiyordu ve ben de klasikleri eleyerek başladım önce işe. Sonunda da ortaya ağırlığı bu yıl çıkan romanlardan oluşan bir liste çıktı.

 

BOY / WYTSKE VERSTEEG  (KAHVE YAYINLARI)

-Sağlıklı denen şey, bir insanın işlevini mümkün kılan şeydir.

-Bu kadar mı? Yani işlevden başka bir şey yok mu; biz makine miyiz?

-Daha ne olabilir?

-Bilmem, kendini gerçekleştirme. Mutluluk.

-Bunlar boş kavramlar, marketing; dergiler bu tür şeylerle dolu.

Evlatlık alınan bir çocuğun beklenmedik ölümüyle yüzleşmeye çalışan bir annenin kefaret yolculuğuna çıkışı ve kendini bulmaya çalışmasının romanı Boy… Daha ilk tohum aşamasında olası çocuğunu öldürdüğünü kabullenmiş bir anne adayının öyküsü yalın bir dille anlatılıyor ve kuzey filmlerinin atmosferine sahip. Gerek konusu, gerek güçlü karakterleri gerekse de küçük ama çok etkili cümleleriyle ölüme ve sisteme dair eleştirilerini sıralayan romanın İskandinav ülkelerinin sinemasının kendine has çizgisiyle birleştiğinde ortaya tam bir festival şaheseri çıkacağını düşünmemek elde değil.

 

GAZETECİ ÇOCUK / VİNCE VAWTER (KIRMIZI KEDİ)

Gençlik filmlerinin hemen hepsinin dünyayı kurtarmaya odaklandığı dönemde her çocuğu sarıp sarmalayacak ve büyüklerin de hoşuna gidecek bir roman Gazeteci Çocuk... Yazarın kendi yaşam öyküsüne dayanarak yazdığı gençlik romanı kekeme bir çocuğun hayatın içine karışmasını anlatıyor. Bolca eskiye özlem duygusu yaratacak dokunaklı ve etkileyici bir hikaye. İstediği sesleri çıkarmakta zorlanan bir çocuğun iletişim kurma zorunluluğuyla başa çıkmasının öyküsü, kekemeliğin nasıl bir sorun olduğunu vurgularken büyüklere de taş atmayı ihmal etmiyor. Siyahi yardımcı, korkutucu bir evsiz, alkolik bir müşteri, her sorusuna cevap veren yaşlı adamla genişleyen ve okurunu saran roman iyi bir filmin ihtiyacı olan her şeye sahip...

 

KAMARİLLA / DANIEL O' MALLEY (APRİL YAYINCILIK)

Sinemanın süper kahramanların egemenliğinde geçtiği hepimizin malumu… Buna 2015’in en gözde konusu ajan filmlerini de ekleyince ortaya tam “Kamarila”lık bir durum çıkıyor. Avustralyalı yazar Daniel O’Malley’nin 2012 yılında “The Rook” adıyla yayımlanan romanı hem büyük bir ilgi gördü hem de “En İyi Bilimkurgu Romanı” ödülü sahibi. Yazarın 2016 başında devam romanıyla seriye dönüştürmesini de merakla bekleyenler çoğunlukta. Fantastik öğeleri, X-Men benzeri yeteneklerle donatılmış karakterleri, dünyayı perde arkasından yönetebilecek derinlikte, tarihsel gücü ve her ülkeye uzanan kollarıyla gizli kalmayı başarmış örgüt… O’Malley’nin bir de bunlara ana karakterinin hafıza kaybı yaşamasıyla tüm olaylarını başlatması eklenince nefes nefese okunan bir roman ortaya çıkmış. Okur dostu romanın seyirci dostu olacağını tahmin etmek de zor değil.

 

KAYIP ŞEYLER KİTABI / JOHN CONNOLLY (HYPERİON KİTAP)

Masalları ters yüz ederek kullanma modasından her fırsatta faydalanan yapımcılar tek konseptte işleyen müzikalleri uyarlamaya kadar götürdü işi. Oysa o kadar uzağa gitmeye gerek yok. John Connolly’nin 2013’de yayımlanan romanı “The Book of Lost Things” aradıkları her şeyi fazlasıyla barındırıyor. Bir çocuğun masumiyetini kaybederek büyüme eşiğine dayanmasını anlatan roman masallardan el alıyor ve onları değiştirerek kullanıyor. Eğlencesi de dozunda olan masalsı bir macera inşa etmiş. Bizde de “Kayıp Şeyler Kitabı” adıyla yayımlanan romanda değinilen her masalı detayıyla işleyen uzun kaynakça bölümü mevcut. Yazarın da altını çizdiği “mükemmel bütünlük” senaristlerin de işini kolaylaştıracak. Bu masal evrenini beyazperdeye taşımanın, “Once Upon a Time” dizisinin gördüğü ilgi de düşünülürse seyirci için bulunmaz nimet haline geleceği belli.

 

KAYITSIZLIK ŞENLİĞİ / MİLAN KUNDERA (CAN YAYINLARI)

“Bu dünyayı ne tersine döndürmenin, ne onu yeniden düzenlemenin ne de bilinmeyene doğru hızla ilerleyen bu uğursuz koşuyu engellemenin mümkün olmadığını anlayalı uzun zaman oldu. Mümkün olan tek bir direniş vardı: dünyayı ciddiye almamak. Ama şakalarımızın gücünü kaybettiğini fark ettim.”

Usta yazarın insanlığa son armağanı olan romanı, mizahın bittiği yerde insanlığın da sonunun geldiğini anlatarak dünyaya dayanmanın ve muhalefet etmenin formülünü veriyor: Kayıtsızlık... Günümüz insanının varoluş sorunsalını da Avrupanın sonu geldi diyerek belgeleyen ustanın romanı içinde bir parça da hüzün barındırıyor. Tam Fransız yönetmenlerin dişine göre bir roman... Peliküle aktarıldığında üzerine daha çok düşünülecek ve bolca tartışmayı da beraberinde getirecek potansiyeli ile bir başyapıt hazır bekliyor...

 

NEW ORLEANS CİNAYETLERİ : TÜTÜN BATAKLIK VE CAZ / RAY CELESTIN (ESEN KİTAP)

“… kesin olarak belirtmek gerekirse, gelecek Salı gecesi saat 12.15’te (dünya zamanı) New Orleans’tan geçeceğim. Sonsuz merhametimle siz insanlara küçük bir öneride bulunacağım. Şöyle:

Ben caz müziğine çok düşkünüm ve cehennemdeki tüm şeytanlar üzerine yemin ederim ki şimdi belirttiğim zamanda evinde bir caz orkestrasının canla başla çaldığı herkes bağışlanacaktır. Şayet herkesin çalan bir caz orkestrası varsa, tamam o zaman, sizin için çok iyi bu. Kesin olan bir şey var ki, Salı gecesi ortamı coşturmayan bazılarınız (olursa tabii) baltayı yiyecektir.

Pekala, üşüdüğüm ve yurdum olan Tartarus’un sıcaklığına özlem duyduğumdan ve artık sizin dünyanızdan ayrılma vakti gelmiş olduğundan söylevimi bitiriyorum. Bunu yayımlayacağınızı ve sizin için her şeyin iyi gitmesini umuyorum. Ben gerçekte ya da hayal aleminde var olan gelmiş geçmiş en kötü ruhum ve öyle kalacağım.”

2014 yılının en iyi polisiyesi olarak taçlanan Ray Celestin romanı, tekinsiz bir şehir atmosferinde kendisini “gelmiş geçmiş en kötü ruh” olarak tanıtan baltalı bir katilin peşine düşüyor. 1918 New Orleans’ı... Irkçılık, vahşet, mafyanın hakimiyeti, yasaklar, tabular, kasırgalar, seller ve sokaktan taşan caz… Tarihi detaylarla zenginleşen romanın bir de Louis Armstrong bonusu mevcut. Konusu, karakterleri ve sürükleyiciliğiyle tam filmlik bir roman... Özellikle de sinemada iyi polisiyeye pek rastlamadığımız günlerde yapımcılar için tam bir hazine.

 

ORKESTRA ŞEFİ / SARAH QUIGLEY (KIRMIZI KEDİ)

“Bizler, ulusal kültürün büyük duvarlarında tuğlalardan ve harçtan başka bir şey değiliz.”

Dmitri Shostakovich'in bestesini 27 Aralık 1941'te tamamladığı ve Leningrad şehrine adadığı, “Leningrad Senfonisi” olarak da bilinen 7. Senfoni’nin öyküsünü anlatan roman sanatın ne kadar etkili bir silah olduğunu gösteriyor. II. Dünya Savaşı sırasında 900 günlük Alman kuşatması altında kalan Leningrad şehrindeki direnişin sembolü olan eserin seslendirilişi de tarihe en sıradışı olaylardan biri olarak geçmiş. Senfoni gibi dört bölümde anlatılan şahane romanın beyazperdeye yansıması farklı bir savaş filmi olarak unutulmaz sahneleriyle klasikler arasına yerleşir. Mucizevi çılgınlıklar senfonisi olarak direnişin öneminin her geçen gün arttığı dönemde tarihe bırakılmış bir belge olur...

 

ÖLÜ GÖMME TÖRENLERİ / HANNAH KENT (YAPI KREDİ YAYINLARI)

İzlanda 1828… İki erkeğin vahşice öldürülmüş ve katil idam edilmeyi bekliyor. Dönemin şartları, iklim, çiftçiler ve katili idama kadar evinde ailesiyle misafir etmek zorunda kalan görevli. Sonu belli olan roman köklerini de yaşanmış bir olaydan alıyor. Kent’in gerçek belgeleri de kullanarak içini doldurduğu roman içe dokunuyor. İdama mahkum Agnes Magnúsdóttir’in herkesin gözünde bir şeytan, bir cadı ve cani olmasının yarattığı yalnızlığın arasında ölümü bekleyiş hali 2014’ün en iyi romanlarından biri olarak ilan edilmişti. Bizde de okurun ilgisiyle karşılandı. Benzeri romanları gözden kaçırmayarak Oscar avcısına dönüştüren yapımcıların ilgisini çekeceği de aşikar. Agnes’i canlandıracak oyuncunun Oscar ödülüne yürüyeceği de neredeyse kesin gibi.

 

PETEKGÖZLÜ ADAM / WU MING-YI (KAHVE YAYINLARI)

“İnsanlar yaşamak için başka organizmaların hafızalarına güvenmek zorunda olduklarını fark etmiyorlar. Çiçeklerin yalnızca göz zevkinizi okşamak için rengârenk açtığını varsayıyorsunuz. Yabandomuzunun yalnızca sofranıza et sağlamak için varolduğunu. Balığın, yemi sırf sizin hatırınız için kaptığını. Uçuruma düşen bir taşın hiç önemi olmadığını. Dereden su içmek için başını eğmiş bir sambar geyiğinin hiçbir şeyi açığa vurmadığını... Halbuki aslında herhangi bir organizmanın en ufak bir hareketi bile ekosistemde değişiklik demektir.” Petekgözlü adam derin derin içini çekip “Ama bundan farklı olsaydınız, insan olmazdınız” diyor.

Şafakla birlikte ispermeçet balinasına dönüşen ada ruhları, tırmanılacak dağ yolları, kentsel dönüşüm, Aborjin halkları, akdarı şarabı, Orman Kilisesi, efsaneler, masallar, böcekleri seven kayıp çocuk, şarkılar, hepsinin içinden kuyruğu havada gururla geçen siyah-beyaz kedi ve Petekgözlü Adam. Tayvanlı yazarın adını dünyaya duyuran ve ödüllerle taçlanarak övgülere boğulan romanı doğa için yakılmış bir ağıt... Tayvan kıyılarına çarpmak üzere olan çöp girdabı, dünyayı nasıl hızla tükettiğimizi gösteriyor... En küçük betimlemeleri bile doğa ile bezeli bu muhteşem romanı bir japon animesi olarak hayal etmemek imkansız... Miyazaki ustanın “Prenses Mononoke”sinin yanına da çok yakışır...

 

YABANCI & İŞGALCİ / MELİSSA LANDERS (GO! KİTAP)

Roman uyarlamalarının bu kadar popüler olmasında en büyük etkenin genç-yetişkin serilerinin olduğu düşünülürse yeni adaylara ihtiyaç var. Hemen hepsinin aynı konular etrafında dönüyor. Distopik bir dünyada gençlerin özgürlük mücadelesi vermesi de artık kabak tadı vermiş durumda. Melissa Landers’in günümüzde geçen gençlik romanları “Alienated” ve “Invaded” bilim-kurgu ile romantizmi birleştirerek genç okurların sevgilisi olmuş durumda. İnandırıcı konusu ve karakterleriyle beyazperdede gençlerin karşısına çıktığında fenomen olma potansiyeline de sahip. Okulunun en başarılısı, müzakere birincisi kızıl saçlı lise son sınıf öğrencisi Cara Sweeney’in hayatı, gezegenler arası öğrenci değişim programı kapsamı evinde bir uzaylıyı ağırlamasıyla değişiyor. Bu duruma karşı çıkanların protestoları, L’özenti adı verilen destekçiler, dünyanın yok olma tehlikesi ve bunu önlemenin anahtarının uzaylılardan geçmesi… Konu zengin, uzaylı gencimiz Aelyx karizmatik ve Cara ile yakınlaşmaları da pastanın üstündeki çilek… İlk kitabın dünyada, ikinci kitabın da L’eihr gezegeninde geçiyor olması da filmlerin albenisini arttıracak kozlardan biri.

 

Ve gelelim yerlilere... “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku”, “Karışık Kaset”, “Kocan Kadar Konuş” derken Türk Sineması uzun süredir ihmal ettiği roman uyarlamalarına yeniden ilgi gösteriyorken bir kaç aday sıralamadan olmaz...

 

HEP LUNAPARK / BAHADIR CÜNEYT YALÇIN (APRİL YAYINCILIK)

“Kaplumbağanın biri yol kenarında sövünüp duruyormuş. Başka bir kaplumbağa gelip sorunca, “Yahu” demiş. “Yolun ortasında bir çeyrek düşürmüştüm, iki gündür alamadım. Tam varacakken, avanağın biri durup yolun karşısına koyuyor beni. Öbür yandan niyetleniyorum, bu sefer de alığın teki alıp bu yana bırakıyor.”

Bu fıkra ömrümce debelenişimi hatırlatıyor.”

Bahadır Cüneyt Yalçın’ın okurunun yüzünde gülücükler açtıran romanı, farklı bir yerli komediye açılan kapı aynı zamanda. Harika karakterleri ve olay örgüsüyle tam bir takım oyunu. Kimyaları tutan bir ekibin ellerinde Ertem Eğilmez imzalı aile filmlerinin havasına yakın bir şenlik çıkabilir. Üstelik filmin şarkısı da hazır… Kaybetme ustası aile, tarihi dipnotlar, ünlülere mektuplar derken ortaya çıkan avantür hepimizin lunapark müdavimi olmasını sağlar, benden söylemesi…

 

MÜRURUZAMAN CİNAYETLERİ / SUAT DUMAN (KAVİS KİTAP)

Yerli polisiyenin son yıllardaki gelişimine sinemacıların kayıtsız kalması şaşırtıcı… Cinlerden kafayı kaldırıp bir bakabilseler son yıllarda zengin bir kaynak oluştuğunu da görecekler. Suat Duman’ın “Cinayet Mevsimi” ile bizleri tanıştırdığı gönülsüz romantiği Mehmet Cemil’in ikinci macerası bu ay içinde Alakarga Yayınları’ndan yeniden baskı yaparak okurla tekrar buluşacak. Tipik polisiye formüllerinin dışına çıkarak sokağı da içine alan yazarın sinema sevgisi de romanlarına yansıyor. Yaşadığı dünyadan kopmayan ve günümüzü de içine katan roman, insana dair meseleleri de tartışarak zenginleşiyor. İstanbul’da geçen roman bir hesaplaşma cinayetinin peşinden giderken 12 Eylül dönemine de uğruyor. Tam bir “sinemadan çıkmış insan” profili yaratacak bir uyarlama için gerekli tüm malzeme hazır bekliyor.

 

YANGIN / ÖZGE SARIOĞLU (İLETİŞİM YAYINLARI)

“Hastalıklar ürüyor insanların içinde. Küçük hastalıklar değil bunlar. O küçük hastalıkların ilaçları var artık. Kutu kutu yutulan hapları, içilen şurupları... Oysa çözümü olmadan çürüyor insanlar. Yangına dahil olduklarını reddederek, sınırsızca yemeye, içmeye devam ediyorlar.”

Hollywood dünyanın sonunu getiriyorken yerli yapımcıların neyi eksik? Herkesin daraldıkça kaçıp gidelim, ülkeyi terk edelim dediği ortamda tam da döneme uygun bir roman Yangın. Özge Sarıoğlu önce bugüne dek olanları sıralıyor, tespitleri yapıyor ve felaket tablosunu çiziyor. Bu felaket öngörüsünün bir sonraki adımı da ürkütücü bir distopya... Sıfatlandırılmış kahramanların tası tarağı toplayıp giderek yangından ne kadar kaçabildiklerinin öyküsü. Huzursuzlukla bezeli bir gerilim aynı zamanda... Mümkün olabilecek bir ihtimalin altını kalın çizgilerle çizen romanın uyarlaması beyazperde için biçilmiş kaftan...

 

 

YORUMLAR [0]