FİLMTERAPİ

KENDİLİK VE BOŞLUK DUYGUSU (PANDORA'NIN KUTUSU)

Deniz Keziban Çakıcı

adenizk

BU YAZIYI PAYLAŞ

Uluslararası La Rochelle Film Festivali bu yıl 1 Temmuz’da başlayıp 10 Temmuz’da sona erecek. Festivalin Yılın “Keşif”leri bölümünde, Pelin Esmer, Deniz Gamze Ergüven, Senem Tüzen, Ahu Öztürk ve Yeşim Ustaoğlu var. Pandora'nın Kutusu (2008) filmi, festivalin önemli keşiflerinden biri.

Kendilik duygusunun gelişememişliğiyle ilgili, bir kendine ve ötekine yabancılaşma ve yalnızlaşmanın, bir sıkışıp kalmanın öyküsü; ikinci kez izledim Pandora’nın Kutusu’nu. 2008, Türkiye - Fransa - Belçika - Almanya yapımı bir Yeşim Ustaoğlu filmi.

Aslında, Çocukluk Amnezisi’ne dair söylenecek çok şey vardı bu ay: Bir tür bellek yitimi/hafıza kaybı, aynı zamanda bebeklik amnezisi olarak da bilinir. Yetişkinlerin, 2-4 yaşına kadar olan dönemde olaysal belleklerinde bulunan belirli anılarının zamanını, mekânını, yaşadığı duyguyu ve kimle, nasıl, nerede olduğunu hatırlayamamalarıdır.

Araştırmalara göre çocuklar 1 yaşından önce oluşan anılarını hatırlayabilir fakat büyüdükçe ve yaşlanmaya başladıkça bu anıların hatırlanma oranı azalmaya başlar. Bazı psikologlara göre ilk anıların hatırlanmaya başlandığı 2-8 yaş aralığında oluşan anıları kodlama, saklama ve geri alma sırasında oluşan değişiklikler çocukluk amnezisi için çok önemlidir. Bu bellek yitiminin ya da çocukluk amnezisinin nedenleri konusunda başlıca üç teori ortaya atılmıştır. Psikanalistler bunun bastırmadan kaynaklandığını ileri sürerler. Bilişsel psikologlar dilin gelişmesiyle birlikte bellek kodlamada ortaya çıkan değişikliklerin, bu ilk anıların bellek izlerini canlandırmayı imkânsız kıldığını söylerler. Nöro-psikologlar ise uzun süreli bellek için gerekli sinir mekanizmalarının bu ilk yıllarda işlevsel anlamda yeterince olgunlaşmamış olabileceğini savunurlar. Çocukluk amnezisi özellikle sahte anı durumlarında ve beynin erken yaşlardaki gelişimi açısından dikkate alınmalıdır. 10 yaşından sonra yaşanan olaylar; örneğin hangi okullara gidildiği, sınıf arkadaşları, adları, yaşanan olaylar, genellikle daha kolay ve doğru hatırlanmaktadır. Geç dönem anı ve olayların ise amnezisi neredeyse mümkün değildir; beyinde bir hasar söz konusu değilse. Örneğin hangi üniversitede okuduğunu herkes hatırlar. Fakültesinin adını, sınıf arkadaşlarını ya da diplomasını ne zaman aldığını…

Varmış gibi yapılan ama hiç olmayan anı durumlarında psikolojinin henüz bir açıklaması yok… Kendilik duygusunun gelişememişliğiyle ve boşluk duygusuyla doğrudan ilgili olduğunu düşündüğüm bu durumu şimdilik bir yana bırakıyorum. Hem ülkemizde durmadan açılan Pandora kutularına hem içinden saçılanlara ve en çok da Pandora’nın Kutusu filmindeki, genelin kendini bir biçimde ortasında bulabileceği insana dair boşluk duygusuna takılınca aklım, çocukluk amnezisini yazmaktan vazgeçtim. Evet, Pandora’nın Kutusu filminin yalnızca bir yanına değineceğim: Kendilik ve boşluk duygusuna.

            Kişinin kendini algılayış biçimini ve kendisiyle ilgili imgeler bütününü oluşturduğu süreçlerde, hayati ihtiyaçlarına, zamanında ve doğru yanıtlar alabilmesiyle belirlenen üst örgütlenme, kendilik duygusunu oluşturur. Her zaman düşünüldüğü ya da dilendiği gibi kusursuz işlemez bu süreç. Eğer sekteye uğrarsa; kişiliğin çekirdeğinin, algıların ve girişimlerin merkezinin örgütlenmesi doğru gerçekleşemez. Kısaca ve dolayısıyla, kendilik duygusu yokluğu ya da boşluk duygusu, hayatımızın ayrılmaz parçaları olup çıkarlar.

Bazen çok tehlikeli, faşizan uygulamalarla sarmalanmış hallere de bürünebilirler…

            Anne-baba, daha geniş anlamıyla da çocuğun yaşamında önem taşıyan, çevresinde bulunan kişiler kendilik nesneleridir. Çocuğun kaygısının yatıştırılması, benliğinin varlığından ve işleyişinden aldığı hazzı onunla paylaşıp ona yansıtarak sürekliliğinin sağlanması, kendine güvenin ayakta tutulması, saygı kavramının yerleşmesi gibi işlevler bu nesnelerce sağlanır. Çocuk bu süreçte kendisi olarak var olabilirse, çoğunlukla ebeveyn tarafından çocuğu reddetmeye varan çatışmalar olabilir. Ebeveynin narsistik uzantısı olmaya boyun eğerse de, (iç) canlılığının yıkımıyla baş başa kalır. Acı verici bir açmazdır yakalandığı. Tıpkı Pandora’nın Kutusu filmindeki Nesrin’in (Derya Alabora) kaçak oğlu Murat’ın (Onur Ünsal) yaşadığı açmaz gibi. Sürekli kendini, kendi doğrularını, ilke ve kurallarını, taleplerini dayatan bir annenin ve onun peşinden sürüklenen bir babanın, çocuğunu karşı karşıya bıraktığı açmazdır bu. Murat’ı alzheimerli anneanne ile ortak paydada birleştiren bir açmaz.

İstanbul’un, modern ve gelenekseli, çarpık ve aykırıyı içinde barındırdığı merkezinde, sıradan, gündelik hayatın akışı ile başlar film öyküsü. Batı Karadeniz’in dağlarına doğru yapılan bir kış yolculuğu ile devam eder. Bu yolculuk, kayıp annelerine doğru yol alan üç kardeşin iç hesaplaşmasına; tamamen koptukları gerçeklik ile yüzleşmelerine, her birinin kendi içinde bir yolculuğa dönüşür. İç dünyaların dramatik yapısı, o ruhsal yapılara uygun ve paralel akan görüntülerle beslenir. Metropol görüntülerinin ardından, giderek ıssızlaşan ve yalnızlaşan kırsal alanlar, bu kırsallığın bütün kentsel çarpıklıklardan uzak, masum, sıradan ama sıkışmış ayrıntıları besler öyküyü: Annelerini aramaya giden üç kardeşin, kaçmaya çalıştıkları sorunların ortaya saçılmasına da, bu ayrıntılar neden olur.

Dağlardan geriye İstanbul’a dönerek devam eder öykü. Kent yaşamının karmaşası içinde yitirilen değerlere, insan ilişkilerine, içsel kaosa odaklanılır. Üç kardeşin iç hesaplaşmalarla geri döndükleri kent yaşantısına, beraberlerinde getirdikleri anneleri Nusret Hanım da (Tsilla Chelton) eklenir. Yıllardır dağından ayrılmamış, kendi dünyasına kapanmış ve orada var olmuştur hep. Birbirine yaklaştıkça ürperen ve kollarını açtıkça iç uçurumlarına savrulan üç çocuğun annesidir o. Çok tutumlu harcar sesini, başka kelimelerin artık olmadığını çoktan içselleştirip bir tek kendi dağına saklamıştır aklını. Yolları kendine kapalı bir dağa yatırmıştır tüm hayat düşünü.

Kendi sorunlarının kapanına sıkışmış olan üç kardeş, alzheimer olduğunu öğrendikleri annenin de hayatlarına eklenmesi ile ne yapacaklarını bilemedikleri bir karmaşa içine düşerler. Herkes kendi yalnızlığında kaybolur. Dipsiz bir uçurum masalı anlatır her biri kendi başına. Erkek kardeş Mehmet (Osman Sonant) nihilizme gömülmüş ve hayatın çoktan dışındadır. Kâğıttan kulelere yazdığı pusulalar, yalnızca eksiltmeye yarar ömrünü.

Nesrin, evdeki rahatı elinin tersiyle itip gecenin gölgesinde kaybolmayı seçen, isyankâr oğlu Murat’ı bulmaya çalışır. Bu arada yanına bırakılan anne de, ona başka türlü başkaldırır. Ve bulduğu her fırsatta dağına geri dönmeye çalışır. Açık bulduğu her kapıdan kendini dışarı atıp sürekli ortadan kaybolur. Bir türlü kontrol altına alınamayan alzheimerli anne ile nasıl baş edeceğini bilemez Nesrin. Hayata dair bildiği bütün ezberler bozulur. Kurduğu bütün normlar, bütün düzen bir anda yıkılır. İdealize ettiği yaşamı, aile yapısı gürültülerle sarsılır. Ayıklanmamış duygular kalır elinde yalnızca.

Diğer kardeş Güzin’e (Övül Avkıran) devredilir alzheimerli anne. Yitirilen idealler altında kalmış ve sinsice onların yerini alan konformizme saklanmış, gerçeklikten kopmuş, ön yargıları çoğalmış, ikiyüzlü bir aile kurumunun hem kurbanı hem failidir. Sözsüz, diyalogsuz, yitirme korkusuyla örülü bir hayattır onunki de. Düştüğü yol, sırtında taşıdığı düşlerle ilintili olmayandır. Annenin hayatına dâhil olmasıyla, bunların her biriyle yüzleşmek zorunda kalır. Tıpkı alzheimerli anne gibi kendisinin de bomboş ve anlamsız olduğunu kavrar. Tedirgin olan ruhudur aslında, başkalarının zamanlarını kendi ruhuyla dönüştüren, değiştiren. Her şeyi unutup yalnızca dağını hatırlayan bu anne, bilmeden çocuklarının hayatı yeniden görmesini sağlar. Kızları bir türlü bakımını üstlenemediği için bakımevine gönderilirken, çocuklarının yaşadıkları sıkışmışlığı fark etmelerine neden olur.

Murat ile anneannenin yolu tam bu kavşakta kesişir. Kimselerin bilmediği ya da çoktan unutup gittiği o eski kelimeler onlara eşlik eder. Anneanne ve torun, birbirlerini anlayabilen ama çok farklı ve ayrıksı iki motif olarak buluşur. Ölü kelimelerin aydınlanma anları kaderlerini belirler. Yaşamak için yalnızlığına bir insan sözü veren Nusret Hanım, ölmek için de ille de bir dağ sözü vermiştir sanki kendine.

 

Her şeyi yutan kent labirentinden dağa doğru yönelir yolculuk. Ölmek için dağıyla baş başa kalmak isteyen Nusret Hanıma, torunu Murat eşlik eder. Onu dağına kavuşturan bu yolculuk, Murat’ı esir alan boşluğa, sığlığa, sessizliğe, o sonsuz kendiliğindenliğe bir anlam olabilecek midir? Bunu izleyene bırakır Ustaoğlu; kameranın ovadan dağa, dağdan gökyüzüne doğru uzanan görüntüsüyle…

Murat, kendini yok sayıp bunun yerine kendilerini dayatan anne-babaya ilk kendi olma dersini evden kaçarak vermiştir. İkinci dersi ise kendileri olamadıkları için sahip çıkamadıkları onların annesine sahip çıkarak verir. Murat’ın gözleri, ölmek için aranan dağı bulurken ışıldar. Anlarız ki, bütün o söylenmemiş sözlerin güvenliğinde bir anlam bulur. Kendi olma. Kendini olma anlamı. Anne ve babasının öyküsüne nöbetçi olamayacağı anlamı… Kendi olarak yaşayacağı anı seveceğini kavrarız. Uzağı gören çocukların, geleceğin uzun sürdüğünü bildiğini anlarız.

Anlamlı ve kalıcı olsun yarınınız…

 

 

 

YORUMLAR [0]