FİLMTERAPİ

İTAAT SUÇU, EN İYİ İHTİMALDE BİLE İŞKENCECİLER YARATIYOR

Deniz Keziban Çakıcı

adenizk

BU YAZIYI PAYLAŞ

TV France 2, 17 Mart Çarşamba günü saat 20.35de,  bilimsel olmaktan daha çok, ideolojik bulunan bir belgesel yayınladı. 90 ve 50 dakikalık iki bölümden oluşan belgesel, konuyu içeren bir kitap ve konuyla ilgili bir internet sitesi 2,5 milyon euroluk bütçeyle hazırlanmış. Fikir, 1999’da banliyölerin güvenliği için ‘Şiddete Hayır’ hareketinin arkasındaki belgesel yapımcısı Christophe Nick’e ait: Büyük bir insan kitlesinin televizyon aracılığıyla manipüle edilebileceği ve televizyonun insanı barbarlaştırabileceği tezinden yola çıkıyor. Şok yaratan bu belgesel görüntüler; her tür insanın televizyonun etkisi altında amansız bir işkenceciye dönüşebileceğini gösteriyor. 

12 Eylül 1980 askeri darbesinden miras anayasamızda bazı değişikliklerin ve katliam dosyalarının gündemde olduğu şu günler, bizi de düşünmeye sevk edecek bir TV yapımı. Darbecilerle birlikte çalışan, işbirlikçi ve işkenceci olan yüzlerce bilim adamının, psikiyatrın, psikologun, doktorun, köylerden kasabalardan toplanıp kısa süreli eğitimlerle polis yapılanların ve sıradan insanın işleyiş mekanizmasını kısmen de olsa görmek açısından oldukça ilginç bu belgesel. (Türkiye’de, işkencecilerle işbirliği yapan doktor, psikiyatr ve psikolog sayısını öğrenmek isteyenler, Amnesty International yıllık raporlarına bakabilirler.) 

Ben umuyorum ki, bu tür belgeseller şu an Avrupa’da olduğu gibi Türkiye’de de önemli bir tartışmayı başlatsın: ‘İtaat suçu nedir?’ ‘İtaat etmezsek ne olur?’ ‘ Herhangi birinin ya da bir şeyin egemenliği altında olup o şeye teslim olmakla, itaat etmek adına suç işlemek arasındaki fark nedir?’ ‘Sapık olmak için sapkın ya da işkenceci olmak için sadist olmak gerekli midir?’ ‘İnsanın olduğunu sandığı şeyle, asıl olduğu şey arasındaki kendilik farkı nedir?’

Türkiye’nin, kısmi değişikliği düşündüğü bu hazırlıkta ya da uzun vadede, toptan bir anayasa değişikliğini düşüneceği yeni hazırlıklar aşamasında; yukarıdaki soruların yeni itaatkârlar ve işkenceciler yaratmamak adına, toplumsal barışın inşasında ne denli önem taşıdığı açık. 

TV France 2 de yayınlanan belgeselin temeli, Yale Üniversitesi psikologlarından Stanley Milgram’ın 1963’te tanıttığı; insanların erk sahibi bir kişi veya kurumun isteklerine, kendi vicdani değerleriyle çelişmesine rağmen, itaat etmeye ne ölçüde istekli olduklarını ölçme amacı güden, bir deneyler dizisine dayanıyor. 

Milgram’ın deneyleri, Nazi savaş suçlusu Adolf Eichmann'ın Kudüs'te yargılanmaya başlamasından üç ay sonra, Temmuz 1961'de başlıyor. Milgram, "Eichmann ve Yahudi Soykırımında yer alan yüz binlerce yardakçısı sadece onlara verilen görevi yerine getiriyor olabilir mi? Onların hepsi yardakçılık suçuyla suçlanabilir mi?" sorularına yanıt aramak için bu deneyleri geliştirmiş: Ulaştığı sonuçları, 1974 yılında yayınladığı makalesi "İtaatin Tehlikeleri"nde özetliyor: 

İtaatin hukuksal ve felsefesel açılardan devasa önemi bulunmaktadır, ancak bunlar çoğu insanın somut durumlarda nasıl davrandığı konusunda fazla bilgi vermez. Yale Üniversitesinde sıradan bir insanın (ya da bilim adamı, asistanın) sadece bir deney bilimcisinden aldığı emirle, başka bir insana ne kadar acı çektireceğini ölçmek için basit bir deney düzenledim. Katılan deneklerin güçlü vicdani duyguları ile saf otoriteyi çeliştirdim. Ve kurbanların acı dolu çığlıkları eşliğinde, genellikle otorite kazandı. Yetişkin insanların, bir erk makamının komutası doğrultusunda her şeyi göze almakta gösterdikleri aşırı isteklilik, çalışmamızın acilen açıklama gerektiren en önemli bulgusudur. 

Sadece görevlerini yapan, kendi başlarına vahşi işlere kalkışmayan sıradan insanlar, korkunç bir yok etme işleminin bir parçası olabilmekteler. Ek olarak, yaptıkları işin yıkıcı sonuçlarını apaçık görmelerine rağmen, temel ahlaki değerleriyle çelişen bu görevlerde pek az kişinin, otoriteyi reddetme potansiyeli olduğu görüldü. (S.Milgram. ThePerils of Obedience) 

Deneyin tanıtımında, deneyin bir saat sürdüğü ve katılanlara deneyi tamamlamasalar bile 4,50 dolar ödeneceği bildiriliyor. Katılımcılar 20 ve 50 yaşları arasında, ilkokul terklerden doktora mezunlarına kadar her türlü öğretim geçmişine sahip erkeklerden oluşuyor. Deney gözlemcisi rolünü bir teknisyen önlüğü giyen sert, hissiz görünümlü bir biyoloji öğretmeni oynuyor. Kurban rolünü de bu rol için eğitilmiş, İrlandalı-Amerikan bir muhasebeci üstleniyor. Kurban ile deney gözlemcisi aslında işbirlikçi olmalarına karşın bu gerçek, katılımcıdan gizleniyor. Ve kurban, katılımcıya kendisi gibi gönüllü olarak katılmış başka bir denek olarak tanıtılıyor.

Deney gözlemcisi, iki deneğe "öğrenmede cezanın etkisi" hakkında bir deneye katıldıklarını, birisinin "öğretmen" diğerinin de "öğrenci" rolünü üstlenecekleri bilgisini veriyor. Sonra, iki deneğe birer yaprak kâğıt veriliyor. Katılımcının, bu kâğıtlardan birinde "öğretmen" ve diğerinde de "öğrenci" yazdığına ve kâğıtların rastgele verildiğine inanması sağlanıyor. Gerçekte ise her iki kâğıtta da "öğretmen" yazıyor. İşbirlikçi denek, kendi kâğıdında "öğrenci" yazıyormuş gibi rol yapıyor. Böylece katılımcının hep "öğretmen" olması sağlanıyor. Bu noktada "öğretmen" ve "öğrenci" birbirini duyabilecek ancak göremeyecek şekilde ayrı odalara alınıyor. Deneyin sürümlerinden biri, işbirlikçi deneğin gerçek deneğe bir kalp rahatsızlığı olduğunu söylemesi gibi ek bir özellik taşıyor. Deneyden önce "öğretmen"e 45 voltluk bir elektrik şoku uygulanarak öğrenciye uygulayacağını sandığı şokun, neye benzediği hakkında bir fikir verilmiş oluyor. Ve öğrenciye öğretmesi amacıyla sözcük çiftlerinden oluşan bir liste veriliyor. Öğretmen bu listeyi öğrenciye bir kere okuyarak işe başlıyor. Ardından listeyi oluşturan sözcük çiftlerinin ilk sözcüklerini teker teker okuyor. Okuduğu her sözcük için öğrenciye dört adet seçenek sunuyor. Öğrenci de bu seçenekler arasından doğru olduğunu düşündüğü yanıtı bildirmek için bir düğmeye basıyor. Verdiği yanıt yanlış ise, her yanlış yanıt sonucu giderek artan elektrik şoklarına maruz kalıyor. Yanıt doğru ise öğretmen sonraki sözcük çiftine geçiyor. Milgram'ın deneyi, katılımcılar üzerinde yarattığı aşırı duygusal kaygı nedeniyle bilimsel deneylerin etiği konusunda kuşkular uyandırmasına rağmen, günümüzde de birçok alanda kullanılır hale geldi. Çünkü Milgram bu deneylerin sonuçlarından iki ana kuram geliştirdi: 

İlki, Uyum Kuramı'dır. Milgram başvuru grubu ile birey arasındaki temel ilişkiyi tanıtır. Karar verme konusunda, özellikle bir kriz ortamında karar verme konusunda hiçbir deneyimi veya yeteneği olmayan bir denek, kararı gruba ve gruptaki hiyerarşiye bırakır. Grup bir davranışsal model oluşturur. 

İkincisi ise, Araçlaşma Kuramı'dır. Milgram'a göre, "itaatin özü, bir insanın kendisini başka bir insanın isteklerini gerçekleştiren bir araç olarak görmesi, böylece kendi davranışlarından kendisini sorumlu hissetmemesidir. Kişinin bakış açısındaki bu kritik kayma gerçekleştiği zaman, itaatin tüm öz nitelikleri bunu izler". Bu temel olarak, askersel açıdan otoriteye saygının temelidir: Askerler, üstlerinin emirlerini ve komutlarını, sorumluluğun subaylarda olduğunu bilerek yerine getirirler.  

Yukarda belirttiğim Milgram deneyi temelinde, TV France 2 de, kendi belgeselini oluşturuyor. Programa katılan yarışmacılar, yönelttikleri soruları doğru yanıtlayamayan, yarışmacı olduğunu sandığı diğer katılımcıya elektrik şoku veriyor… İzleyicinin düşünmek için mi,  yoksa işkencecinin nasıl yaratıldığını görmek için mi bu belgeseli izlediği de, önemli tartışma konuları arasında.

Elbette bazı izleyicilerin, nasıl işkenceci olunur, merakıyla bakmış olmaları mümkün. Ama bu belgeselin, birçok kişiyi de düşünmeye yönelteceğini düşünüyorum ben. Teslim alınan kendileri üzerine… Belgeseldeki büyüleyen konsept içinde -teslim olan ya da teslim alınan- herhangi birinin de, aynı işkenceciye dönüşebileceğini dehşetle fark etmek üzerine… İtaatin aslında ne yarattığı üzerine…

Birinin, herhangi bir erki öteki üzerinde uygulayabilmesi için iki kişi gerekiyor elbette. ‘Ben hükmediyorum’ demek bir şey. ‘Ben itaat ediyorum’ demek, çok farklı bir şey: Burada bir şeyi üstlenme ve işbirliği yapma fikri var. TV France 2 belgeselindeki itaat eden katılımcıların kimisi, çok açık travmatik şok belirtiler gösteriyor. Bunun, onların gerçek hayatlarında mutlaka başka sonuçları olacak sanırım. Elektrik şokunu, kurban katılımcı cansız kalıncaya kadar uygulamakta tereddüt etmeyen ama işin bitiminde, ‘aslında, yapılana hiç inanmadıklarını iddia eden katılımcılarınsa, belki de asla, geri dönüş yolunu bulamayacakları bir inkâr batağına saplanacakları da, çok olası bir durum. Asıl oldukları ve olduklarını sandıkları şey, iki kapanmaz uç…

Nerdeyse, hepimizin içinde bir işkenceci gücü ve ruhu olduğunu kabul etmek çok kolay bir şey değil tabii ki. Ama Milgram’ın deneyimlenebilir metodu ve TV France 2 belgeseli bize gösteriyor ki, her birimiz işkenceci olabiliriz. İster istemez insana Nazi dönemini ve Nazilere katılımın büyük boyutlarını düşündürtüyor deney. Alman Hava Kuvvetleri komutanı ve Nazi Almanyasının önemli politikacısı, Gestapo’nun kurucusu, toplama kampları projesinin ustası Hermann Goering bir psikopattı. Ama Nürnberg mahkeme salonunu dolduran suçluların nerdeyse tamamı normal, ‘iyi’ çocuklardı. Ne sapık ne de sadisttiler. İyi eğitilmiş, gayet dengeli, zeki Almanlar, suç işledikleri hissine kapılmadan çağın en büyük suçunu işlediler. Bu ‘iyi’ çocukların yaptığı tek şey; sosyal uygunluk havası dışında kalmamak adına, var olan duygusal salgına itaat etmekti. Kulağa hiç de vahşice gelmiyor değil mi? Yalnızca İtaat etmekle, varılacak vahşi nokta arasında kaç katliam yaşanabileceğini, bugün hangimiz öngörebiliyor? 

Üstelik TV France 2 belgeselindeki durumda ne bir sosyal sözleşme, ne kanlı bir diktatör darbeci, ne de statik bir emir-komuta zinciri var. Yalnızca,  bir televizyon programının getirip katılımcıların önüne koyduğu çok basit bir konseptten söz ediyoruz. Bu belgesel yazarlarının, herhangi bir karşılığı olmayan emsalsiz ve öncesiz bir gücü, televizyonu, fikirler üzerinde oynayarak kullanmasından söz ediyoruz. Ama teslim etmeliyiz ki katılımcılardaki vahşete dönüşüm, yalnızca ve tek başına televizyonun gücü değil. Televizyon belki zihinleri sarmalayan ve o zihinler üzerinde oyunlar oynayan bir güce sahip. Fakat zihinleri formatlayan bir güce de sahip mi? Herhangi bir okul gibi formatlayan bir güç?  Öyleyse, olumlu olanı da aynı güçle aynı boyutta formatlayabilmesi gerekmez mi? Televizyon önünde, azıcık seçici izleyiciysek, herhangi bir görüntünün sorumlu eylemcisi olmaktan çok, kolayca uyuşabiliriz, sakinleşebilir, dinlenebiliriz. Ama televizyonun örneğin, nasıl işkenceci olunur öğretisini, herhangi bir okulun oynayacağı öğretme - tekrarlama – formatlama – yönlendirme rolüyle orantılı yaptığını söyleyebilir miyiz? Televizyon bu formatlamanın parçası olabilir belki ama kendisi olamaz, diye düşünüyorum.

Milgram’ın deneyinde yüzde 62, belgeselde ise, verilen emre itaat etme yüzde 81 oranında. Hem Milgram’da hem de TV France 2 belgeselinde ‘işkence yap’ emrine itaat oranı, oldukça yüksek. Televizyonun moral otorite gücü insanlar üzerinde, bilimden daha mı fazla sorusunu akla getiriyor? 

Kurban ve işkenceci arasında işleyen ayıraç mekanizması, ötekiyle duygudaşlık (empati) yapmama ve araya bir mesafe koyma işini görüyor. Televizyon platosunda ve Milgram’ın laboratuarında öldüresiye elektrik şoku vermeyi tüm reddedenler, ‘ötekinin yerine kendini koyduğu için reddettiğini’ söylüyor. Yine de, öteki aldığı elektrik şokun etkisiyle acısını haykırmadan, bu oyunu etik bulmadığı için ya da başka bir nedenle,  kendi isteğiyle terk eden katılımcı yok. En az 300 volt verinceye kadar oyunda kalıyorlar. Her ne kadar Milgram’ın bu deneyi; Nazi dönemindeki Almanlar gibi, Amerikalıların da ahlak dışı emirlere itaat edip etmeyeceğini görmek için yaptığı konusunda spekülasyonlar olsa da, elektrik akımıyla öldürmede, uygulayıcı beynin bir şeyi hatırlamasına yardım etmek için bilimsel bir çaba var Milgram’da. Otoriteye İtaat kitabının önsözünde; ‘Bu soru, Nazi devrinin o çok lanetlediğimiz itaat şekilleri ile bizim laboratuarda çalıştıklarımız arasında bir ilişki olup olmadığı meselesinden doğar’, der.  

Hem laboratuvar,  hem de televizyon platosundaki durumda, gözle görülmese de, bir toplumsal moral otorite var elbette… Zaten işlenen tüm katliamlar ve insanlık suçları da, bir toplumsal moral adına işleniyor: Naziler, pür ve üstün ırktan oluşacak bir Alman toplumu adına Yahudileri yok ettiler. Bugün İsrail’de yaşayan Yahudiler de,  kendi temiz toplumları adına Filistinlileri yok ediyorlar. Amerikalılar, büyükkk bir kötülükten dünyayı kurtarmak adına Irak’ta binlerce insanın yok edilmesine sebep oldular. Biz de, fazla uzağa gitmeye gerek yok, daha dün,  temiz Türk kanını bir Ermeni’den ayıklamak adına Hrant Dink’i katlettik. ‘Vay şerefsiz!’ başlıklarıyla sekiz sütuna manşet atarak fotomontaj fotoğraflarla Ahmet Kaya’yı hazin bir yalnızlıkta, sürgünde öldürdük. Kendi vatandaşlarımızı havadan bombalayarak yok ettik. Kobané’yi tüm vahşetiyle yaşıyoruz, 6000 zeytin ağacını bir gecede yerle bir ettik… Tüm bunları da, güya şerefli bir toplumsal moral adına yaptık.(!) Çoğaltabiliriz örnekleri. TV France 2’nin yayınladığı oyunda da katılımcılar elektrik şokunu kurban’ın iyiliği için veriyorlar: Doğru yanıtı hatırlasın diye. Oyunu kaybetmesinler diye. Yayınlanan program başarılı olsun diye. Programın yapımcısı hoşnut olsun diye. İzleyiciler hayal kırıklığına uğramasın diye. Tüm bunların en ürkütücü olanı ise, katılımcıların öldürücü bir itaat noktasına ulaşma süreçleri. Adım adım insanlıktan çıktığını bile bile, ‘ben neyim ve ne yapıyorum?’ çatışmasını yaşaya yaşaya işkenceyi sürdürmeleri... Hatta bazı katılımcıların izleyeni parçalayan ve gözlemlenebilen bir rahatsızlık duyma noktasına gelip ağlayarak, elektrik şoku verdiği kişinin bırakması için yalvarmaları arasında, itaat işini yapmayı sürdürmesi. 

Toplam 80 katılımcıdan; 9 kişi 180 volt elektrik şoku verdiğinde, 7 kişi 320 ile 360 volta ulaştığında ‘itiraz etti.’ Yalnızca itiraz.  Program boyunca hiçbir başkaldırı söz konusu değil.  Bir tek; sonuncu emirde, program animatörü, stüdyo izleyicilerinden katılımcının devam etmesi için ikna yardımı istediğinde;  televizyon oyununun durdurulması için oy vermelerini sağlayarak durumu kendi lehine çeviren katılımcı, tekbaş kaldıran katılımcıydı.

Diğer katılımcıların bazıları, sürdürmeye itiraz etti. Bazıları elektrik şoku vermek zorunda kalmamak için, ‘kurban’larının doğru yanıtı bulmalarına yardım etme sahtekârlığına başvurdu. Ama bunların hiçbiri,  ne başkaldırıydı ne de itaatsizlik. Yaptıkları, verilen emri ihlal değil, yalnızca kendi iç ve dış tansiyonlarını dengeleme ve suçluluk duygusundan kurtulma çabasıydı. Gerçekten birine işkence ettiklerini düşünerek sürdürdüler. Oyunun bitiminde; ‘gerçek olduğuna asla inanmadıklarını’ söyleyip dipsiz bir inkâr batağına saplananlar da, yine aynı katılımcılardı… Olduklarını sandıkları kendileri ile aslında, asıl oldukları kendileri arasındaki farkı reddedenler ve yüzleşemeyenler.

80 katılımcıdan her biri, her birimiz kadar normal birer insan. Ne Sapık, ne sapkın ne de sadist. Ama potansiyel işkenceci… 

Ölüm Oyunu’nda, insanın psikolojisi kadar biyolojisinin de önemli olduğunu düşünüyorum. Hiç birimizin genetik şeridi üzerinde, itaatkâr ya da isyankâr yazmıyor.  Kimse anasının karnından direnişçi olarak da doğmuyor. Ama yaşam, bir seçimler silsilesinden oluşuyor. Yaşam şeridimizi, yaptığımız seçimlerle biz yazıyor ve dolduruyoruz.  HAYIR! demek, öğrenilen bir şey… Ve kendi yaşam şeridimize itaatten önce düşmemiz gereken, en önemli ilk not belki de… 

İtaatkâr bir işkenceci olmak yerine isyankâr bir güç ve birey olmak yönünde olsun seçiminiz. 

Paris, 23.11.2014

YORUMLAR [0]