TEK KİŞİLİK KARNAVAL

IŞIKLARI KİM KAPADI?: DR. CALİGARİ’NİN MUAYENEHANESİNDE HAYAT

Dilan Salkaya

@leblebikola

BU YAZIYI PAYLAŞ

 

Dışavurumcu sinema anlayışının manifestosu kabul edilen Das Kabinett Des Dr. Caligari (1920), savaş sonrası Almanya toplumunun içinde bulunduğu korku ve tedirginlik hâlinin bir resmiyken, Alman topraklarının bir nevi akıl hastanesine dönüştüğüne gönderme yapan, modernitenin karanlık yüzünün temsilidir de.

 

Açılış planında, bir bahçede anlatılmaya başlanan hikâyenin başkahramanı Caligari, Holstenwall adlı düşsel bir Alman kentinde, Cesare adlı korkunç görünüşlü bir kadavrayla gösteriler yapar. Cesare yirmi üç yıldır uyumakta, sadece Caligari istediği zaman uyanıp bir robot gibi davranarak onun komutlarına uymaktadır. Gösteriyi izlemeye gelen Alan ve Francis'in de dikkatini çeken Caligari, ikilinin âşık olduğu Jane’e tutulunca, damlar üzerinde bir kovalamaca başlayacaktır. Filmde gördüğümüz esrarengiz cinayetlerin, aslında bir akıl hastanesinin bahçesinde süren bir hayat ve hayal aleminden ibaret olduğunu anlatan film,  Francis, Jane ve Ceasare’ın da aslında akıl hastanesinin birer üyesi olduğu, başhekimi ise Caligari zannettikleri bir yanılsamanın ortaya çıkmasıyla son bulur. Peki ama bu basit kurguyu bu kadar çarpıcı ve kült kılan, “Kaligarizm” teriminin ortaya çıkmasını sağlayan nedir? Basitçe filmin dekor ve giysilerinin, dönemin ünlü ressamları Walter Röhlig, Walter Reimann ve mimar Hermann Warm tarafından tasarlanması, filmde o güne dek görülmemiş bir ışıklandırmanın uygulanması, bu görsel şölenin tamamen stüdyo koşullarında elde edilmesi, dairesel açılma ve kararma hareketlerinin ilk kez kullanılıyor oluşu, seyircinin alışık olmadığı aşırı makyajlı karakterlerle ve şekli bozulmuş nesnelerle izleyenin gerçeklikle bağlantısının koparılması gibi özellikleri nedeniyle film, sinema tarihinde önemli bir yere sahiptir diyebiliriz. Sepya tonlarıyla verilen geçmiş zaman, o zamana dek alışkın olmadığımız bir geçmişin tarifidir. İlk kez kullanılan dairesel kararmalar, yakın plan işlevi görerek abartılı makyajların, korkunç yüzlerin ve aşırı oyunculukların seyircide daha başarılı bir etki uyandırmasını sağlamıştır.                

 

Filmde sadece Cesare değil, diğer insanlar da korku filmlerinden fırlamış gibidir. Jane, beyazlar içinde bir hayaleti, Francis siyah pelerini ve beyaz yüzüyle bir vampiri, Caligari ise kafayı sıyırmış, çılgın bir bilimciyi andırır. Filmin bezler üzerine çizilen, her biri ayrı birer yapıt olan dekorları, önce resim alanında ortaya çıkan dışavurumculuğun sinema sanatındaki nişanesi gibidir. Temelinde biçim bozmacı tavır ve içsel duyguların dışa aktarımı olan akım, filmde de kendini tam anlamıyla bu noktalarda belli eder. Dışavurumculuğun içten gelen ve yeniden inşa edilen gerçekliğiyle izleyene bambaşka bir dünya sunulur, gerçeklikle olan tüm bağlantılar yerle bir edilir. Bu karanlık dünya, her şeyin mükemmel olduğu simetrik bir dünyadan öte; dışavurumculukla özdeşleşir şekilde biçim bozumuna uğramış binalardan, pencerelerden, kargacık burgacık yollardan, kararsız gölgelerden oluşan bir düş’tür. Alman insanının korkusunu, çelişkilerini simgelemekte, çöküntüsünü yansıtmakta, gelecek kaygısı güden, aydınlık olmayan bir dünya çizmektedir. Sokaklarında mezar taşları olan bir kent, tabut şeklinde kapılara gebedir.

 

Işıklandırma ise üzerinde durulması gereken bir başka önemli özelliğidir filmin. Filmde mor, mavi, sarı, gri ve tonları olmak üzere birbirinden farklı aydınlatmaları görmek mümkün. Bunların bir kısmı gece ve gündüz ayrımını vermek için, bir kısmı ise mekânların farklılığını ve özelliğini vurgulamak için (örneğin aşkı temsil eden Jane'in odası mor ışıklandırılmıştır) kullanılmıştır. Kendinden sonraki nice filme ve yönetmene de öncü olan Robert Weine, Soderbergh’in Kafka’sındaki ışık ve gölgenin etkisini, mekân boyamayı bir sinema fırçasına dönüştüren Peter Greenaway’i, film noir ve sürrealizm erbablarını da rüzgârına katacaktır.

 

Robert Wiene tarafından perdeye aktarılan filmin senaristi Carl Mayer, Caligari'yi savaştan, sosyal yaşamın saçmalıklarından ya da cinayetlerden sorumlu bir toplumu sembolize edercesine iyi bir karakter olarak değil, bir deli olarak yaratmıştır. Kimi kaynaklarda insanları birer robota dönüştüren militarizme de gönderme yaptığı söylenmektedir. Cesare, iktidarın isteklerini gözü kapalı yerine getiren bir vatandaş tiplemesidir. Tam da Naziliğin ortaya çıktığı bir dönemde çekilen film, Hitler'in habercisi olan bir çığlığa benzetilebilir. Sinema kuramcısı Rudolf Julius Arnheim, 1920'lerin sinemanın zirve yılları olduğunu söylerken, şüphesiz bu filmi de dikkate almıştır. Bir Alman vatandaşı olarak kendi korkusunu, kaygısını, bunalımını filmin her sahnesinde bularak...

 

Doktor Caligari’nin muayenehanesinde hayat zor, ama bir o kadar da cezbedici renklerle ve ışıklarla dolu. Karanlık gölgelerin nereyi işaret ettiği belli ancak gözlerini kapatarak Jane’in mor odasına uzanası geliyor insanın. Modern kentin sert gölgelerine inat, yaşasın Kaligarizm!

 

YORUMLAR [0]