SANATA MEYYALİM VALLA HAYRETTEN

‘İNTİHAR’I BULDUM AŞKI NEYLEYİM (FRANTZ)

Hasan Hüseyin Toydemir

@hhtoydemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

ÖNCE İZLE SONRA OKU!*

*Bu bir film tanıtım yazısı değildir. Okuyacaklarınız filmin analizini içerdiği için hikayenin ne kadar sürprizi varsa alayını bozacaktır. Bu sebeple filmi izlemeden bu yazıyı okumanız tavsiye olunmaz!

Frantz’ın “düz” duruşuna aldanmayın sakın. Ozon bu kez marifetlerini derinden sergiliyor. Filmi izlediğinizde damağınızda kalan tat sadece başlangıç. Vücudunuzda içten içe büyüyen bir yara gibi. Deşmeye cesaretiniz var ama acısını hissetmek de hoşunuza gidiyor. Böyle garip bir şey iste Frantz.

BİR NİNNİDEN ARTAKALANLAR

Frantz’ın kökleri Maurice Rostand’ın “Öldürdüğüm Adam” adlı oyununa, yani 1925 yılına dayanıyor. Rostand’ın oyunu 1932 yılında Broken Lullaby (Yarım Kalan Ninni) adıyla Ernst Lubitsch tarafından da sinemaya uyarlanmıştı. Hem oyun hem de Lubitsch’in filmi düşünüldüğünde François Ozon’un Frantz’ı çekerken, hikayenin çıkış noktası bağlamında oyundan, genel iskeletin bir kısmında da filmden esinlendiğini söyleyebiliriz. Birinci Dünya Savaşı sırasında cephede öldürdüğü bir Alman askerin cebinde bulduğu mektubun izini süren Fransız bir askerin vicdan muhasebesi olarak özetleyebiliriz bu “esinlenme” kısmını. Hikayenin bundan sonrasında ise Ozon, hem yazınsal hem de görüntüsel anlamda büyük oranda kendi yoluna koyuluyor. Hikayenin özünde barındırdığı dokunaklı yapıyı, Anna’yı da Fransa’ya götürerek katmerli hale getiren Ozon, estetik kaygılarından da vazgeçmiyor. Siyah beyaz çektiği filmin belli yerlerine renk atarak anlatıya hareket katmaya çalışan yönetmen, genel olarak ise “bir Ozon filmi”nden hayli farklı bir anlatım benimsemiş. Anlattığı hikayenin yeterince dokunaklı olmasından sebep, Ozon da hikayenin bu “düz”lüğüne çok fazla müdahale etmeden küçük dokunuşlarla imzasını atmayı tercih etmiş. Bir uyarlama olarak ise Lubitsch’in filmiyle savaş karşıtı söylem açısından aynı yolda yürüyen Frantz, Anna’ya biçtiği rol ve aşk üzerine söyledikleri noktasında ise bambaşka yollara sapıyor.

“İÇ” SAVAŞ

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından ilan edilen ateşkes zamanında geçen film, düşman olan iki ülke Fransa ve Almanya’yı birbirine bağlıyor. Savaş karşıtı bir askerin vicdani yolculuğu aşka dönüşürken her şey birdenbire gelişiyor aslında. Adrien, öldürdüğü asker Frantz’ın evine gittiği zaman, yarım kalan bir bulmacanın kayıp son parçası gibi muamele görüyor. Bir anda Frantz’ın yokluğunun doğurduğu bütün boşlukları dolduruveriyor sanki. Anne ve babasının oğulları, nişanlısı Anna’nın da kalbindeki yaranın merhemi gibidir onun gelişi. Savaş boyunca yıpranan her iki taraftaki insanların barışa olan özlemi Adrien’da hayat bulur adeta. Ama bir taraftan da bu sıcaklığın Frantz’ın ailesine özgü bir durum olduğunun da altını çizer Ozon. Kasabanın geri kalanı Adrien’ı Fransız olduğu için sıcak karşılamazlar. Bu anlamda gece kasabanın kızlarıyla dans ettiği bölüm daha barışçıl ve ayrıksı bir sahne olarak sıyrılıyor. Ama Ozon’un burada asıl göstermek istediği kısım savaşın kendisiyle ilgili değil, insanlarda peydahladığı iç savaşlarla ilgili. İnsanların kendi içlerinde büyüttükleri, sürdürdükleri savaş. Bir Fransıza karşı kin duyduran ama “ölen oğullarının arkadaşı olan” bir Fransıza evlerinin kapısını açtıran, oğullarını cepheye marşlarla, tezahüratlarla gönderen ve başkalarının oğullarının ölümüne kadeh tokuşturan babaların, evlatlarının katilini ararken aynaları kırdıran savaş. Bir şiire, sohbete, gülümseyişe hatta paylaşılan bir sessizliğe bile bağlanmanıza sebep olan çaresizliği doğuran, “Ağlamamayı öğrenmeliyiz, bize geriye ne kaldıysa onu sevmeliyiz” dedirten, size sürekli yeni günahların yepyeni tesellilerini arattıran ve bulduran savaş. Belki de François Ozon’a bu filmi çektiren savaş...

ZORLU DEPLASMAN

Ernst Lubitsch’in filmi Broken Lullaby, Paul’ün (Frantz’daki Adrien) Elsa’ya (Frantz’daki Anna) gerçeği itiraf etmesinin ardından, Elsa’nın kendisini orada kalmaya ikna etmesiyle sona erer. Finalde de Paul’ün kemanına Elsa’nın piyanosuyla eşlik ettiğini görürüz. François Ozon’un Frantz’ında ise bu olaylar filmin ortalarında gerçekleşir. Adrien Fransa’ya geri döner ve Anna da arkasından Paris’e giderek onu bulmaya çalışır. Ozon hikayeye bir katman daha eklemiştir. İlk yarıda ev sahibi olan Anna ikinci yarıda rövanşa çıkmıştır. Almanya’da kaldığı otelde coşkuyla söylenen Alman ulusal marşını dinlemek zorunda kalan Adrien’in yerini, Fransa’da bir kafede La Marseillaise’yi dinlemek zorunda kalan Anna almıştır. Bir kadının içinde verdiği muğlak savaş, nişanlısının katili olan bu adamın peşinden Fransa’ya kadar sürüklemiştir onu. Önce Adrien’ın ölmüş olma ihtimaliyle yıkılan Anna, sonra ölüm(ün)den beter bir yazgıyla yüzleşecektir. Anna ve Adrien’in arasındaki “şey” adı ne olursa olsun yarım kalmaya mahkumdur. Ozon bu acıyı kendince katmerlendirir. Maksat Anna’yı Fransa’ya götürmek değil bağcıyı dövmektir. Bir başka deyişle Anna’nın yolculuğu Adrien’a değil, kendinedir...

KURTULUŞ MANET’DE

Ozon’un hikayeye kattığı başka bir özgünlük de Adrien ve filme ismini veren Frantz arasındaki ilişki hususunda. Adrien karakterini filme oldukça gizemli bir şekilde sokan Ozon, “Acaba Frantz’ın sevgilisi mi?” sorusuyla bir süre boğuşmamızı ister. Film boyunca bu soru işaretini zihnimizden kaldıracak her hangi bir hamle de yapmaz. Vicdanını rahatlatmak için hiç tanımadığı bir adamın evine, Almanya’ya kadar gelen bir adamın, sırf annesi istiyor diye bir kadınla evleneceği düşüncesine inanmamızı beklemiyorsa tabi. Adrien’ın kafasını kurcalayan şey sadece bir adamı öldürmenin verdiği vicdan azabı değildir. Ama Ozon bu azabın katmanlarını açmaz, yüzeyde görüneni gösterir derindekileri belirsiz bırakır. Belki de Adrien’ın kendisi de aynı belirsizliği yaşadığı için böyle yapar. Anna’yı uğurlarken öpmesi de duygusal olduğu kadar çift taraflı ve çok katmanlı acı barındırır. İkisi de aynı anda farklı acılarını-aşklarını birbirlerinin dudaklarına fısıldarlar. Bu fısıldaşma neler barındırır bilinmez. Tam da Ozon’un istediği gibi! Belki aynı adamı sevmenin acısını paylaşırlar belki de imkansız aşkın ızdırabını. Belki de sadece öpüşürler, baki kalacak bir dokunuş saklamak için kim bilir. Kesin olan her ikisinin de Dünya Harbi’nden gazi olarak çıktığıdır. Savaş sadece cephedekileri değil geride kalanları da ya yok etmiş ya da yarım bırakmıştır. Ki yarım kalanlar yok olanlardan daha çok acı çekmektedir. Adrien’ın Frantz’a sıktığı kurşun Anna’yı da delip geçmiştir. Frantz oracıkta can verirken Anna’nın kederi Adrien’ın bizzat katılımıyla gerçekleşecektir. En katmerlisinden hem de. Adrien’in dudaklarından artakalan nemin Anna’yı Manet’in Le Suicidé (İntihar) tablosunun önüne atması boşuna değildir. Ama bu ölümden öte bir şeydir Anna için. Frantz’ın anne-babasına yalan söyleyerek mutluluk oyunu oynayan Anna, kendi yolunu çizmeye karar vermiştir besbelli. Savaşın izleriyle dolu o kasabadan, Frantz’dan, Adrien’dan bağımsız bir Anna vardır ufukta. Kurtuluş Anna’yı öldürmekten geçer. Dudaklara fısıldanan her şey baki olsa da geçmiş intihar etmiştir. Ve kurtuluş Manet’in fırça darbelerinde renklenir.

 

YORUMLAR [3]

S

Nurdan31.12.2016 15:51

👍

Yanıtla

S

29.12.2016 20:40

Kaleminize sağlık👍🏼

Yanıtla

Ö

Hasan Hüseyin20.02.2017 13:01

Teşekkürler :)

Yanıtla