TEK KİŞİLİK KARNAVAL

İKİ DÜNYA SAVAŞI, BİR DÜŞ GÜCÜ SÜZGECİ: AKİRA KUROSAWA SİNEMASI (ÖZEL DOSYA)

Dilan Salkaya

@leblebikola

BU YAZIYI PAYLAŞ

Ayna kaplı bir kutuya konulan kurbağanın, kendi görüntüsünü bambaşka açılardan izlerken hayretle salgıladığı sıvının bir söğüt dalı ile karıştırılması, ardından kaynatılmasıyla elde edilen ‘harika iksir’den, bir masalla iki dünya savaşı ortasında çiçek açan Akira Kurosawa’nın büyülü sinemasından bahsetmek, hazırladığımız özel dosya ile “İmparator”u doğum günü olan 23 Mart’ta anmak istedik.

Japonyalı usta yönetmen Akira Kurosawa, insanlığın içinde filizlenmeye çalışan umudu yansıttığı sinemasında, gerek atom bombasının, gerekse iki dünya savaşının izlerini bir yandan yok etmeye, diğer taraftan ise hâlâ diri tutarak insanlığa hatırlatmaya çalışır. Kendi ulusuna karşı hissettiği bu sorumluluk duygusunu bir sinemacı gözüyle filmlerinde yansıtan Kurosawa, bunu yaparken hem lirik hem de gerçekçi kimliğini kullanır. The Most Beautiful (Ichiban utsukushiku – 1944), Seven Samurai (Shichinin no samourai – 1954), Ikiru (1952), Dersu Uzala (1975), Kagemusha (1980) gibi gerçekçi sinema eğiliminin yanında, plastik sanatlara düşkünlüğünü açığa vurduğu Dreams (Yume – 1990) ve Rhapsody in August (Hachi-gatsu no rapusodî – 1991) da birlikte yer alır. Sinema tarihinin, en çok taklit edilen ismi olan İmparator, Japonya’ya olan hislerini ve kendi tabirince doluluğunu, siyasetten ayrı tutarak seçtiği bir anlatım aracı olan sinema ile ortaya koyar. “Ozu ve Mizoguchi’nin ölümünden beri artık kimseyi seyretmiyorum.” diyerek Batı’ya haddinden fazla öykünen genç Japon sinemacıları eleştiren Kurosawa, filmlerinde yakaladığı yerelliği, Japon gelenek ve lirizmini dengeli kurabildiği için en büyük ustalardan biri olarak anılır.

Filmin iskeleti olarak gördüğü senaryoları, özellikle de Scandal (1950), Rashomon (1950), Ran (1985), Seven Samurai gibi yapıtlarında kendisini belli eder. Senaryo aşamasından kurguya dek filmlerinin her karesini kendi düş gücü süzgecinden geçiren yönetmen, epik anlatım tarzını yeniden yorumlayarak, uyarlama eserleri perdeye aktarırken dahi varoluşsal tarzını koruyarak, kameranın çoklu kullanımı, sesin yenilikçi, çarpıcı birlikteliği ve geniş olmayan alan derinliği ile harikalar yaratır. İnsanlığa tesir eden Kurosawa’nın unutulmaz filmlerini anımsarken, keyifli dakikalar geçirmenizi dileriz. (Dilan Salkaya)

 

DERSU UZALA (1975)

Kurosawa’nın olgunluk dönemi olarak adlandırabileceğimiz yılların Dersu Uzala ile başladığını söylemek yanlış olmaz sanırım. Sinemasının mayasında insanın içindeki iyi ve kötünün dengesi/dengesizliği yatan Kurosawa, 65 yaşından sonra çektiği filmlerde doğa ve ölüm temalarına daha çok yer vermeye başlamış hatta bazı filmlerinde anlatının merkezine yerleştirmiştir. Dersu Uzala da insanın kendi içindeki bitmek bilmeyen mücadelesini doğayla özdeşleştirir ve insanoğlunun, kendisini doğadan nasıl bu kadar uzaklaştırabildiğini sorgula(t)maya çalışır. Bu anlamda zamansız bir filmdir Dersu Uzala. Günümüzde dahi tazeliğini koruyan bu mesele, anlaşılan insanoğlunun medeniyetleşme adı altında bulaştığı modernlik belasının peydah olduğu günden beri başımızdadır. Kurosawa da bu meseleye ilişkin söyleyeceklerini nerdeyse bütün hayatını doğada geçirmiş bir karakterin ağzından dökülen cümlelerle anlatmayı tercih etmiştir. Yarım yamalak öğrendiği diliyle iletişim kuran, doğadaki en ufak kokudan, sesten, gölgeden bir anlam çıkarabilen, yerleşik bir hayat yerine ormanlarda, dağlarda, nerede yorulursa orada konaklayan, gezer-göçer bir hayat yaşamayı seçen Dersu Uzala’nın hikayesi, insanoğluna bir şeyleri sorgulatmak için olabilecek en “doğal” yoldur belki de. Kurosawa da bunun bilincinde olduğunu sinema dilindeki sadelikle gösterir. Kamera genelde hep uzaktadır, konuya mesafelidir. Çok nadir olarak karakterlerin yüzüne odaklanır. Filmin nerdeyse tamamının doğada geçtiğini düşünürsek, filmdeki birçok karenin tabloyu andırdığını söyleyebiliriz. Bu anlamda Dersu Uzala’nın, ressamlık geçmişi de olan Kurosawa’nın hünerlerini en çok sergilediği filmlerden biri olduğunu da ekleyebiliriz. Fimlerinin storyboardlarını bizzat kendisi, birer resim yapar gibi çizen Kurosawa, bu kez kamerasını bir fırça gibi kullanarak sinemasına bir katman daha eklemiştir. Kameranın karakterlere olan mesafesi insanoğlunun doğayla olan mesafesine bir gönderme olarak da okunabilir. Oysa doğa insanın hayat damarlarından biri gibidir. Yaşlanıp da gözleri kötü görmeye başlayan Dersu’nun, Yüzbaşı Arsenyev’in evinde kalmaya başladıktan kısa süre sonra ölmesi de bu yüzdendir aslında. Onu öldüren şey kaplanı yaraladığı/öldürdüğü için peşinde olan kabuslar değil, doğadan uzaklaşmasıdır. O eve geldiği gün mikrop kapmıştır Dersu. Tıpkı yerleşik hayata geçen ve birer “kutu”ya hapsolan diğer bütün insanlar gibi. Yapamaz da zaten. Aslında doğanın birer parçası olan ve herkese ait olan suyun ve odunun parayla satıldığı bu yerde yaşayamaz. Gitmeye karar verir ve gider. Ama en yakın arkadaşı olan Yüzbaşı Arsenyev’in ona hediye ettiği son model tüfek yüzünden öldürülür. Bir hırsız tüfeğini çalıp vurmuştur onu. Bir başka deyişle; doğadan ayrıldıktan sonra her şeyi “para” olarak gören insan öldürmüştür Dersu’yu. Oysa Dersu’nun doğadaki yaşamında insan, aldığı kadar veren de bir figürdür. Kaldığı derme çatma bir barakaya kendinden sonra gelme ihtimali olan, hiç tanımadığı başka bir insan aç kalmasın diye pirinç, üşümesin diye kuru odun koyan bir figür. Ama bu insanlar tükenmiştir artık. En azından şehirde tükenmiştir. Öyle ki bu şehirlerde onların ölülerine bile yer yoktur. Bu yüzden Kurosawa’nın filmi, ne doğaya ne de Dersu Uzala gibi doğa insanlarına değil, “kutu”larda yaşam mücadelesi veren insancıklara yakılmış bir ağıttır aslında. (Hasan Hüseyin Toydemir)

 

HIGH AND LOW (Tengoku to jigoku - 1963)

Bazı anlara, alınan kararlara, yönelim ve duygu durumlarına, en dönüştürücü dikkat kesilme hâli Kurosawa sineması… Ahlaka, yoksulluğa, kadına ve erkeğe dair, döneminden bugüne ışık tutan bir meydan okuma hatta. Rahatsız etmeden ayar verdiği filmlerinden; High and Low (1963) ve Red Beard (1965) seyirciyi nazikçe susturup, içine doğru güreştirir. Kurosawa filmografisinin gözdesi değildir belki bu iki film, ancak ustayı, tümleyen bir bakış açısıyla anlamanın biricik yapıtlarıdır.

High and Low, Japon yönetmenin vitrine çıkmış filmlerinden biri değil. İki bölümden oluşan filmin ilk bölümünde; bir ayakkabı üreticisinin yükseğe çıkmak için gösterdiği hırs ve bir çocuk kaçırma hikâyesi izleriz. Kurosawa yapıtlarında rastladığımıza şaşırmayacağımız ahlaki bir ikilem baş gösterir bu bölümde. İkinci bölümde; etik sorgulamayı elinden bırakmayan usta, nefes nefese bir takibe ortak eder seyircisini. Tokyo’nun yukarılarını ve aşağılarını gezeriz. Kurosawa, “Hiçbir şey, bir insanın son anları kadar heybetli değildir.” der ve haklıdır. Yüksek ya da alçak, her insanın görkemli bir hikâyesi vardır. Hataları çoktur ama erdemli olmak bir seçimdir ve yönetmen, bu kararı almanın ne denli zor olduğunu ve iyileşmenin bulaşıcı yanını anlatır her karede. (Esma Belgin Özdemir)

 

RASHOMON (1950)

Bir asırdan pek de fazla geçmişi olmayan sinema sanatında bir yönetmen düşünün ki hemen her filmiyle sanata başyapıtlar armağan etmiş olsun. Akira Kurosawa, her daim sinemaseverlerin gözdesi adam… İçine doğduğu toplumun binlerce yıllık geleneklerine sarılarak sanatını ortaya koyan Kurosawa sinemasını özel kılan, kadim öğretilerden el alarak oluşturduğu hikâye karakterleri olsa gerek.

Rashomon, şehir kapısı... 1200’lü yıllarda geçen hikâye, tarihsel bağlamda özel bir zamana tekabül eder. O yıllarda, Zen Budizmi gelenekleri özellikle dönemin samurayları arasında özel bir öneme sahipken, bir anda sesi yükselen Nichiren Daishonin’le Budist felsefe (ya da inanç) bambaşka bir yola evrilecektir. İki ekol arasındaki çatışmayı, Buda öğretilerinin insan zihni ve zihnin yalancılığı ile ilişkisi açısından değerli bir gelişme olarak görüyorum. Benim için Kurosawa sineması bir yana, Kurosawa sinemasında Rashomon bir yanadır, zira ne zaman Rashomon izlesem (ki Rashomon izlemek yolu kaybettiğimde yön bulmak için terapi olabilir) zihnin ne kadar yanıltıcı olabileceğini yeniden keşfederim. Bir cinayet ve tecavüz vakasının faili, maktulü, kurbanı ve şahitlerinin ifadelerindeki çelişkiler hikâyenin bel kemiğini oluştururken, yönetmen elbette bize herhangi bir polisiye öykü sunmaz. Buda’nın; “Ben size acıların kaynağını ve acılardan kurtulmanın yolunu öğrettim.” doktrini, Budist felsefenin tek ve ana ifadesidir, acıların kaynağı arzularımızdır. Arzulardan arındığımızda, acıların kaynağını öldürmüş oluruz. Rashomon, arzuların sebep olduğu kanlı bir gasp vakasının faili, maktulü, kurbanı ve şahitlerinin, kendi arzuları ve çıkarları doğrultusunda kurguladıkları hikâyeyi izleyiciye sunan daha büyük bir hikâyedir. Filmin teknik işçiliği, kamera incelikleri, durmaksızın yağan yağmurla gelen kasvetli havası bir yana, salt karakterleri ve onların ifadelerine odaklandığımızda, “Hiçbir bir şey göründüğü ya da anlatıldığı gibi olmayabilir.” der usta. İnsan zayıftır, yalan söyler, kendine bile. (Nesrin Yavaş)

 

RHAPSODY IN AUGUST (Hachi-gatsu no rapusodî - 1991)

Japonya’nın doğa manzaraları eşliğinde, İkinci Dünya Savaşı’nın izlerini onarmaya çalışan ancak Amerikalı bir akrabanın gelişi ile beraber eşini kaybettiği acı dolu yılları tekrar anımsayan yaşlı bir kadının ses ve sessizlik üzerinden okumasını aktaran film, Akira Kurosawa’nın olgunluk dönemi eserlerindendir.

“Bazı insanlar konuşurken bile sessizdirler.” repliği ile akıllara kazanan dram, atom bombasının yol açtığı tahribatı unutmuş genç nesil üzerinden Amerikan hayranlığının şiddetini, Batılılaşma sancılarını vurgularken, acının hatırlanır hâlini yaşlı kadın karakteri aracılığıyla var eder ve tarihe perçinler. Senaryo aşamasından kurguya dek filmlerinde her adımı kendisi tasarlayan ve kendisini filminin düşsel amosferine teslim eden Kurosawa’nın görüntü ve sesin birleşimi olarak özetleyebildiği sinemasında, sesi en çarpıcı şekilde kullandığı yapıtlarından birisi de Rhapsoy in August’tur. Atom bombasının ardından kente çöken sessizliğin tasvirini, filmde çoğu zaman anlatının önüne geçen Ağustos böcekleri ve yağmurun sesiyle çığlığa dönüştüren yönetmen, uslubunu lirizm eşliğinde hümanist bir masala teslim eder. (Dilan Salkaya)

 

THRONE OF BLOOD (Kumanosou jo - 1957)

Akira Kurosawa’nın bu ünlü Machbeth uyarlamasın bu kadar başarılı olmasının sebebi, yarattığı karakter psikolojisi ve tüm film boyunca süren paranoyak yapı ile sağlanmıştır. Eser, Japon feodal düzene mükemmel bir şekilde uyarlanmış, Japonlara özgü fantastik temalar eklenerek gerçeküstü yapıyla desteklenmiştir. Ancak bu gerçeküstü yapı, filmin gerçekçi tonuna zerre kadar zarar vermez. Filmde, samuray kökenli cesur General’in bir kehanetten yola çıkarak kalbine kötülük düşürmesi ve şeytani planları olan karısının kışkırtmasıyla hırsına yenik düşüp imparatorlarını öldürmesi konu alınır. Plan kusursuz olsa da, ele geçirdikleri taht asla onlar için huzur bulacakları bir yer olamayacaktır. Sürekli peşlerinde olan paranoya duygusu, ellerindeki kan ile birleşince onları yıkıma doğru sürükleyecektir.

Kısır olduklarından dolayı çocukları olmayan çiftin iktidar elde etmek için bunca mücadeleye girip ellerini kana bulamaları gerçek trajedilerini hazırlar. Filmin ünlü “Ne kadar yıkasam da neden bu kan temizlenmiyor? Neden halen kan kokuyor?“ repliğini, hırsına yenilip kocasını kışkırtan Asaji’nin ağzından duyduğumuzda, aslında ne kadar zayıf karakterli biri olduğunu anlarız. Aynı şekilde dillere destan finalde, General’in kendi askerleri tarafından ok saldırısına tutulması da ilginçtir. Gücü ve iktidarını kullanmayı beceremeyen bir İmparator olarak iktidarsızlığına ikinci kez vurgu yapılır.

“Kan dökme yolunu seçersen o zaman kötülüğün zirvesine tırman, nehri kana boya.” gibi tiradlar atan ormanın ruhu, aslında doğruyu söylemektedir. Bir kere kan akıttığın zaman kendi kanın akmasın diye tamamen zalim olmalı ve kan akıtmaya devam etmelisin; ancak bu, sadece sonucu geciktirmekten başka bir işe yaramaz. Film, yarattığı atmosfer açısından muazzamdır. Özellikle ormanın ruhu mitini kullanarak görmediğimiz her yeri bir tehdit unsuru olarak ayakta tutar. Filmin başında hikâyenin nasıl biteceği verilmiş olsa da, film, yıkıma giden süreçte izleyiciyi bir dakika bile sıkmadan tempoyu sürekli yükseltir. Orman, dağ, sis, rüzgâr ve kuşlarla paranoya duygusunu pekiştirir. Kurosawa etkileyici kadrajları, muhteşem aksiyon sahneleri, dur durak bilmeden yükselen, sonunda zirveye ulaşan temposuyla Throne of Blood’da en iyi işlerinden birini çıkarır. (Gökhan Gök)

SEVEN SAMURAI (Shichinin no samurai - 1954)

Akira Kurosawa’nın hem yönettiği hem de senaristlerinden birisi olduğu Seven Samurai, ustanın şüphesiz en çok bilinen filmidir. 16. yüzyılda geçen film, günün şartlarını oldukça iyi yansıtması, sinematografisinin ve koreografisinin bu bağlamda dönemin şartlarını bile zorlaması filmi başyapıtlar arasına koymaya yetmiştir. Fakir çiftçilerin, zorba samurayların baskısından kurtulmak için 7 samuray kiralamaları ile gelişen filmin hikâye örgüsü ve karakter işlenişi ustanın nasıl derin bir bakışının olduğunun ispatı niteliğindedir. Dünya sinema tarihinde oldukça önemli bir yerde duran film, Japonya’nın sancılı bir dönemine gerçekçi bir bakış açısı sunar.

1957 yılında En İyi Sanat Yönetimi ve En İyi Kostüm dallarında Oscar’a 2 daldan aday olan film, ayrıca BAFTA ödüllerinde de 3 adaylığa layık görülür. Venedik Film Festivali’nde ise Gümüş Aslan ödülünü kucaklar. Filmin bu denli başarılı olmasının sebeplerinden birisi de efsane yönetmenin vizyoner bakış açısıdır. Film, ilik ilik işlenerek finale gider. Kurosawa, karakterlerin gelişimini, kendilerine has özelliklerini farklı ama sürükleyen bir tonda verirken, aynı zamanda izleyicinin karakterlerle bağ ve empati kurmasına da olanak tanır. Yapıtlarında iki eğiliminin olduğunu söyleyen efsane yönetmen bunları gerçekçi ve sanatçı eğilim olarak nitelendirir. Her ne kadar gerçekçi olmaya çalışsa da gerçekçilikten ziyade duygusal yönünün ön plana çıktığını belirten ustanın diğer filmlerinde olduğu gibi Seven Samurai filminde de bu unsurları görmek mümkün. Bu şekilde Japonya’nın kültürel dokusuna gerçekliğin acı hatıralarını ustalıkla kazır.

Seven Samurai, sinema tarihinde öyle bir yerde konumlandı ki yıllarca farklı yapımlara ilham kaynağı oldu. Bunlardan en bilineni şüphesiz 1960 yılında western türüne uyarlanan The Magnificent Seven’dır. Ayrıca günümüz Hollywood filmlerinde de hâlâ kendisinden ilham alarak çekilen filmler gelmeye devam etmektedir. (Egemen Tokatlıoğlu)

 

DREAMS (Yume – 1990)

Dreams (Düşler) için rahatlıkla Kurosawa’nın en kişisel filmi diyebiliriz. Kendi gördüğü rüyalardan bir derlemeyi perdeye aktaran yönetmen, filmografisinin en ayrıksı işine de imza atmış böylece. “Yağmurla Gelen Günışığı”, “Şeftali Bahçesi”, “Tipi”, “Tünel”, “Kargalar”, “Kızıl Fuji Dağı”, “Ağlayan İblis” ve “Su Değirmeni Köyü” isimli 8 farklı bölümden (rüyadan) oluşan film, rüya temeline yaslandığı için oldukça fantastik öğeler de içeriyor. Sinemada renklerin kullanımı açısından incelenmesi gereken yapımlardan biri olarak kabul edilen Dreams’i daha iyi anlamak için iyi bir rüya tabircisi de olmak gerek.

Rüyalar kendi içerisinde farklı türlere ayrılsa da hepsinin ortak noktası semboller ve imgelerdir. Rüyada görülen nesne ya da kişiler nerdeyse hiçbir zaman düz bir anlam taşımazlar. Hep bir şeyler başka bir şeyi temsil eder, çağrıştırır. Dolayısıyla bu film de imgeler ve çağrışımlarla dolu. Kullanılan renkler, yağmurun ve güneşin temsil ettiği anlamlar, sesler, şarkılar, tablolar hepsi bu filmin içinde farklı rüyalarda farklı anlamlara gelen sembollere dönüşüyor. Kurosawa’nın filme kattığı zenginlik de bu aslında. Bir çocuğun gözünden anlatılan bir rüyayla başlayan film yaşlı bir adamın merkezinde olduğu bir rüyayla son buluyor. Dolayısıyla bütün film, bir insanın çocukluğundan ölünceye kadar gördüklerine yüklediği anlamların nasıl değiştiğini de gösteriyor bir bakıma. Yani Kurosawa filmdeki her imgeye tek ve kısıtlı bir anlam yüklemektense zamanla ve kişiden kişiye değişen bir anlam yüklemeyi tercih ediyor. Ve bu kadar değişken bir imgesel anlatım kullanmasına karşın rüyaların (rüyadaki karakterlerin) benzer sonuçlara varmasını istiyor. Tıpkı dünyaya gelen her insanın doğum-yaşam-ölüm döngüsünden kaçamayışı gibi rüyaların da ne kadar fantastik olursa olsun “gerçek”lerden kaçış değil gerçekleri kavramak için bir arayış olduğunu anlatmaya çalışıyor. Ve tabii ki bunları anlatırken olgunluk döneminin olmazsa olmazı “doğayı yüceltme” işinden de geri kalmıyor usta. Daha önceki filmlerinde de bu temalara kıyısından köşesinden değinen yönetmen özellikle Dersu Uzala ve Dreams’de bunun dozunu bir hayli arttırmış. Filmdeki bütün rüyalarda doğa ve ölüm temalarının biri ya da ikisi hikâyenin merkezinde yer alıyor. Bazen bir volkan patlaması hatırlatıyor ölümü, bazen bir askerin vicdanı. Kâh Van Gogh anlatıyor doğayı bize kâh küçük bir çocuk ya da bir ihtiyar. Ama illa ki bir yerinden dokunuyor. İki filmin bir diğer ortak noktası da yönetmenin ressamlık yönünün ağır basması. Özellikle Dreams’de rüya atmosferinin verdiği esneklik payını da kullanan Kurosawa, bazı sahneleri adeta bir tablo gibi çizmiş. Rüya estetiği diye bir şey varsa onun sınırlarını da genişlettiğini söyleyebiliriz. Yönetmenin tabloları izleyiciye ne kadar geçer, ne kadar anlaşılır, imgeler doğru anlamlandırılır mı bilemeyiz. Usta yapacağını yapmış, düşlerini düş perdesine sermiş. Ee bize de “hayrolsun” demekten fazlası düşmez. (Hasan Hüseyin Toydemir)

 

RAN (1985)

Akira Kurosawa’nın, Kagemusha (1980) adlı başyapıtı ile ortak özellikler taşıyan, iktidar olma hırsını ve çerçeve dışı bırakılan esas iktidarı ana izlekleğine yerleştiren filmi Ran, önlenemez hırsların sebep olduğu tükenmeyi aktarır. Son yüzyılın en başarılı savaş filmlerinden biri olmanın yanı sıra, ustanın, başarılı bir Shakespeare uyarlaması olarak da kültleşir. İronik yaklaşımlar ile iktidarı eleştiren Kurosawa, iktidar hırsının peşinden getirdiği yozlaşmayı, iktidarı tahrik eden bir güç olarak konumlandırır. Artık yaşlandığı için üç oğluna topraklarını paylaştırmaya karar veren Lord Hidetora, bizzat oğullarının eliyle iktidarından olur ve mevcudiyetinin yok oluşunu izler. Tüm benliğinden, yaşama amacından olan Efendi Hidetora, hatasını fark ettiğinde geri dönüşü olmayan bir tükeniş girdabına çoktan kapılmıştır. Çünkü onun tüm benliği, iktidarlık sanrısı tarafından şekillendirilmiştir.

Aslında bir iktidar hırsıyla özünü kaybeden Efendi Hidetora, kendi kendisinin celladı olmuştur. İnsan doğasındaki egemenlik ve en üst mevki çabasını gözler önüne seren, sonunda da zavallı insanı bu hırsın kurbanı eden Kurosawa, felsefik, sosyolojik çıkarımlar ile yarattığı karakterlerini, doğaya ait ses kullanımları ve doğal ışığın etkisiyle güçlendirir ve güçsüz bırakır. Hidetora’nın yaklaşan yıkımının habercisi olan kara bulutlar ve rüzgâr, aynı zamanda gözlerini oyduğu birine sığınacağı günlerin de ayak sesleridir. Kral Lear ekseninde, Japonya’nın Sengoku lideri Mori Motonari’nin öyküsüne öykünerek oluşturulan bu epik anlatı, güç, iktidar, sadakat, ikiyüzlülük, hakikat gibi evrensel kavramları, şiirsel bir görsel etkiyle anlatması noktasında da muhteşemdir. (Dilan Salkaya)

 

YOJIMBO (Yôjinbô - 1961)

Akira Kurosawa’nın filmografisi ortak birçok öğeyi barındırsa da, Yojimbo ve devam filmi Sanjuro’nun (1962) en büyük özelliği Amerikan macera filmini tanımlamasıdır. Özellikle ilk film westernler için de büyük bir önem arz eder. Mekân kullanımındaki tekinsizlik ve yabancı ziyaretçi gibi kavramları Japon öyküsüne yediren Kurosawa’nın bu filmi, Leone’nin dolar üçlemesinin de doğmasına sebep olmuştur. Ancak özellikle 80’ler sonrası ve 90’larda birçok kahraman Yojimbo’daki samuray Sansuro’ya atıfta bulunmaktadır. Kurnaz, çıkarcı, alkol düşkünü ve paragöz olarak görünen ve aslında Samuray kültürünün hiç alışık olmadığı kahramanımız, 90’lardaki anti kahramanların da atası konumundadır. Hatta Kurosawa, devam filminde kahramanımızdaki alaycı havanın dozunu biraz daha artırarak Die Hard (1988) gibi filmlerin kahramanlarının da temellerini atar.

Filmin bir diğer görülmeye değer yapısı da samuray kültürünün bittiği zamanlara ışık tutmasıdır. Para ve iktidar gücünü elde etme hırsı, erdem, onur gibi özelliklerin önüne geçmiş, hatta ateşli silahların ortaya çıkması ile yeni bir döneme girilmiştir. Zaten bu silah filme western havasını kazandırmanın yanında, şartların asla eşit olmayacağını, zeka ve kurnazlığın yerine paranın satın alabileceği kuvvetlerle yer değiştirmeye başladığını vurgular. “En iyi kılıç kılında durandır.” diyen eski samuray düşüncesi geride kalmış, samurayların yerini alan kanunu korumakta olanlar kişiler para hırsına yenilmiş ve rüşvetin yaygınlaşması ile adeta yeni dünya düzeni başlamıştır. (Gökhan Gök)

 

RED BEARD (Akahige - 1965)

Red Beard, en yalın hâllerimizi sinema sanatı ile sunan ehil yönetmenin –bana kalırsa- en çok kırbaçlayan şaheseri. “Görünümlere kanmayın.” der film, “Dikkatli bakın!” Henüz yeni doktor olan bir gencin, zorunlu ve zorlu bir görev için geldiği hastanede ‘Kızıl Sakal’ adında bir doktorun emri ile çalışması ve dönüşümü ana konudur. Fakat usta, 3 saat boyunca yan hikâyelerle destekler bu yapıtını. Söyleyecekleri çok birikmiş olmalı ki “Hastalığın arka planında her daim bir talihsizlik yatar.” der örneğin. O talihsizlikleri ve gelişimini aktarır sabırla. Politik meydan okumaları vardır; “Politika, fakirlik ve cehaleti bitirecek bir şey yapmaz.” ve “Doktorlar hastalarının bedenlerine bakabildiği kadar, kalplerine de bakmalı.” diyerek meslek etiğini vurgular.

Akira Kurosawa, kendini hunharca eleştiren, öz denetimini sağlayan, saygılı, ahlaklı bireyler hayal etmişti kuşkusuz. Hayalini; deneyimini, okuduklarını ve belleğini sinema ile sarmalayarak gerçeğe dönüştürdü. Karşılığını alacağını umut etmiştir, eminim. Üzgünüm güzel adam. “Yatağınıza uzanıp da öylesine kitap okumayın.” demiştin ya hani, yeryüzü insanı senin filmlerini de yatağına uzanıp izlemiş olmalı! (Esma Belgin Özdemir)

 

THE HIDDEN FORTRESS (Kakushi-toride no san-akunin (1958)

Benzersiz görsel stil, çoklu kamera kullanımı ile sağlanan muazzam açılar, birinci sınıf mekân yaratma duygusuyla harmanlanmış bir Japon yol/macera filmi olan Hidden Fortress, tüfeğin çıkmasıyla ortaya çıkan Japon İç Savaşı’yla açılır. Savaş sırasında güvenli bölgeye kaçmaya çalışan bir prenses ile onu koruyan bir samurayın yolculuklarına, gözünü para hırsı bürümüş iki köylü de katılır.

Kurosawa, hemen hemen tüm filmlerinde köylüleri ayakta kalmak için fırsat kollayan, çıkarcı kimseler olarak resmeder. Diğer filmlerde daha geri planda olsa da, Hidden Fortress’taki köylüler birbirlerine ihanet edebilecek kadar paraya düşkündürler. Bu iki yakın arkadaşın konu para olunca tüm bağlarını koparacak noktaya gelebilmeleri, hatta yer yer para için birbirlerini satıp zor durumda tekrar birbirlerine sarılmaları, açgözlülükten daha çok mecburiyettendir. Japonya’daki sınıfsal farklılıklar özellikle iç savaş sırasında köylülerin daha çok ezilmesine sebep olmuş. Bu sebeple hayatta kalma yarışını kazanmak için önemli olmayan gururlarını sürekli ayaklar altına almaktan çekinmemişlerdir.

Sürekli erdemden bahseden Kurosawa’nın bu iki zavallı köylü üzerinden yaptığı gayet yerinde tespitler, neredeyse tüm filmografisinde bulunan değişim/kökenden uzaklaşma temasının en güçlü örneği olarak filmin arka planında göze çarpmaktadır. Asıl hikâye ise tamamen bir macera/yol filmi şeklinde akıp giden hikâyedir. “Prenses ve samuray güvenli topraklara ulaştıklarında ne olmuştur?” sorusu ya da “Nereye gidiyorlar?” sorusu, filmin hikâyesinde tek eksik noktadır. Ancak yol boyunca akan hikâye o kadar sağlamdır ki, sonucu pek düşünmemiz gerekmez. Senaryo olağanüstü bir görsellikle desteklenir, Prenses’in karakteri ve dönüşümleri filme çok iyi yedirilir. Sinirli hâlinin arkasında saklayamayacağı asaleti, klasik japon temalarına ihanet etmeyen tutarlı samuray ile ilişkileri de oldukça etkileyicidir. Hidden Fortress, yol boyunca cesaret, kibir, açgözlülük ve dostluk üzerine bir macera filminden çok daha fazla şey söylemeyi becerir. (Gökhan Gök)

 

 

 

YORUMLAR [0]