SANATA MEYYALİM VALLA HAYRETTEN

İKİ BAKIŞTA AŞK (CAROL)

Hasan Hüseyin Toydemir

@hhtoydemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

İKİ BAKIŞ ARASINDA GEÇEN BİR FİLM CAROL. İLK BAKIŞ VE SON BAKIŞ. BU ARAYA SIKIŞMAYAN İKİ KADININ HİKAYESİNİ ANLATIYOR. KENDİ OLMAYI SEÇEN, BİRBİRLERİNİN GÖZLERİNDE AYNI KADERİ GÖREN VE MUTLU OLMANIN FORMÜLÜNÜ BENJAMIN’DEN ÖĞRENMİŞ İKİ KADININ FİLMİ.   

 

ORTAK YÜKLEMLİ ÖZNELERİN DANSI

 

Aşkı anlatan yüzlerce film izlemişizdir. Ya da anlatmaya çalışan. Ya da bizim anlamaya çalıştığımız... Farklı hikayeler içerisinde aynı duyguyu tarif etmeye çalışan, farklı yönetmenlerle, farklı oyuncularla, farklı kurgularla benzer cümleleri kuran bir yığın film sayabiliriz. Peki ya yeni bir şey söylemek? Sanatın temel amaçlarından belki de en önceliklisi olan ‘yenilik’i bulmak biraz zor. Her geçen gün daha da zorlaşıyor. Hem bağımsız yönetmenler hem de stüdyolar farklı, daha önce yapılmamış aksiyon, bilimkurgu, dram ya da korku filmleri yapmanın derdindeler. Hele ki mesele aşk filmleri olunca anlatılmayan bir örneğinin ne kadar nadir olduğunu tahmin edersiniz. Yönetmenliğini Todd Haynes’in yaptığı Carol’un konusu da her ne kadar çok sık rastlamasak da daha önce karşılaşmadığımız bir örnek de değil. Özellikle Abdellatif Kechiche’nin Altın Palmiyeli Mavi’siyle beraber dünya sinemasının oldukça yakın tarihli gündeminde büyük yankı yapmış lezbiyen aşkını odağına alan bir film kulağa hiç de orjinal gelmeyebilir. Peki ya yeni bir şey söylemek? Carol yeni bir şey söylemiyor. Ama kendi içinde biricikliğini de taşıyor. Kechiche’nin daha çok tutku üzerinden cinsellik tabularını yıkarak anlatmayı tercih ettiği aşk, Haynes’in Carol’unda masumiyet üzerinden bireysel ve toplumsal tabuların yıkılmasıyla vücut buluyor. Başka bir deyişle Haynes, bedensel sınırlar yerine bireyin ve toplumun çizdiği sınırları odağına alarak bir taraftan dönemsel bir eleştiri yaparken diğer taraftan zamandan bağımsız bir tavırla insani bir hikaye anlatmayı beceriyor.

 

DÖNEM FİLMLERİNİN NOSTALJİK ŞAİRİ

 

Carol’un hikayesi Patricia Highsmith’in 1952 tarihli romanı The Price of Salt’a dayanıyor. Highsmith, Virginia Kent Catherwood isimli kadınla aralarında yaşanan gerçek bir aşktan esinlenerek kaleme almış romanı. Bu anlamda hikayenin kurgusal bir dille de olsa birinci ağızdan anlatılıyor olması önemli. Filmin senaristi Phyllis Nagy de Highsmith’in yakın arkadaşı. Nagy, ilk senaryo taslağını 1996’da yazmış ve yapımcılardan Tessa Ross’un ifadesiyle filmin çekilmesi için 11 yıl mücadele etmişler. Kısaca romanın yazıldığı ilk yıllardan günümüze kadar uzunca bir yoldan geliyor Carol. Bu noktada, yönetmen koltuğu için 2002 yapımı Far From Heaven (Cennetten Çok Uzakta) ve 2011 yılında televizyon için çektiği Mildred Pierce’da dönem filmlerindeki yetkinliğini fazlasıyla ispatlayan Todd Haynes tercihinin çok doğru olduğunu söylemeliyim (Yapımcıların ilk tercihi John Crowley’miş. Gariptir, bu yıl Crowley de 1950’li yıllarda geçen Brooklyn filmini çekti). İki ana karakterinin de kadın olduğu düşünülürse, “kadın oyuncu yönetmenliği”nde de rüşdünü ispatlamış bir yönetmen olan Haynes’in bu film için biçilmiş kaftan olduğunu söylemek yanlış olmaz sanırım. Julianne Moore ve Kate Winslet’ten çıkardığı muazzam performanslar hala aklımızdayken, aralarındaki kimyadan da faydalanarak Cate Blanchett ve Rooney Mara’dan da klasik “oscar oyunculukları”nın aksine naif, sakin ve alabildiğine sade bir oyunculuk çıkartan Haynes’in kendine özgü sinema dilinden bahsedeceksek oyunculuk performanslarına ayrı bir başlık açmak gerekir. Kısaca Haynes’in kostüm ve mekan konusundaki detaycılığı, 1950’lilerin Amerikasının dönemsel havasına hakim oluşu ve kadın oyuncuları yönetme konusundaki becerileri Carol’un daha başlangıçta emin ellerde olduğunu gösteriyor. Böylece klasik anlatıyı nostaljik bir tatla sunmayı seven Haynes’in eline, anlattığı hikayeye hizmet eden dengeli bir nostaljik anlatım kurmak için muazzam bir fırsat da geçmiş oluyor.

 

STİL AYRINTIDA GİZLİDİR

 

İlk önce büyük demirden bir kapı görürüz ekranı kaplayan. Fonda Carter Burwell imzalı (dinlemeye doyamayacağınız) müzik akarken, kamera da aynı ritimle, yavaşça kapıdan uzaklaşmaya başlar. Yeterince uzaklaştığında ise baktığımızın kapı değil bir mazgal olduğunu fark ederiz. Kamera ayaklar altındadır. Önümüzden yürüyen insanlar geçer. Ve yavaşça onların arasına karışıp yürümeye başlarız biz de... Haynes, Carol ile Therese’in arasında yaşanacak “imkansız” aşkı anlatmaya Amerika sokaklarının en pis yerinden başlar. Karanlığı göstermek için elinde onlarca seçenek olmasına rağmen, o bir mazgalın parmaklıkların arasından göstermeyi seçer. İnce bir dokundurmayla stilini ilk sahneden hissettirir yönetmen. Çok farklı okumalara açık olan bu sahne, Haynes’in hem dönemin Amerikasına hem de ele aldığı konu itibariyle topluma yönelik bir eleştirisi olarak okunabilir. Filmde toplumun böyle örneklere sıcak bakmadığını birkaç kez farklı ağızlardan duyarız. Ama Haynes’in odağı başka yerdedir. Toplumun bakışıyla uğraşmaya başlarsa sıradan bir politik bakıştan öteye gidemeyeceğini bilir. Bu yüzden kamerasını yerin dibindeki pislik ve karanlıktan yukarıya doğru hayatın akıp devam ettiği yere kaldırmıştır. Meselelerden haberdar olduğunun altını çizip asıl mevsuna geçmiştir daha başlar başlamaz. Haynes karakterlerini de aynı yolla tanıtır bize. Carol ve Therese’in ilk kez karşılaştıkları sahne (Patricia Highsmith’in romanı yazmaya başlamasına da vesile olan “o an”) karakterlerin genel hatlarını hassas bir dille çizer. İlk bakışmada, Carol’un cesur ve kendinden emin tavırlarına karşılık Therese çekingen, utangaç ve korkaktır. Fotoğrafçılığa olan ilgisi de onun keşfetmeye olan merakının göstergesidir. Carol’u bu kadar baskın kılan sadece yaşça büyük ya da olgun olması değildir. Yaşanacak ilişkinin dümeninin kimde olacağı burada belli olur. Carol’un eril yanı gözden kaçmaz. Keskin yüz hatları ve kıyafet seçimleriyle bu desteklenir. Therese ise kırılgandır. Arayış içinde sağa sola bakmakta ve yaşadığının ne olduğunu kavramaya çalışmaktadır. Keşfetmenin hazzıyla bilmemenin korkusunu aynı anda yaşar. Bu sahnede muhabbet konusu oyuncak trenlerdir. Yönetmen Haynes bir röportajında, yazar Highsmith’in romanda tren metaforunu “esaret”i anlatmak için kullandığını söyler. Ona göre iki karakter bu andan itibaren birbirine bir trenin vagonları gibi bağlanmışlardır. Cate Blanchett lokomotif, Rooney Mara ise vagonudur yaşanacakların.

 

DEMİR ÇENELİ MELEKLER

 

Film boyunca farklı zaman dilimlerinde Carol ve Therese’i buğulu camların ardında görürüz. Haynes aşıklarının önündeki bu muhafazakar yapıdaki zara itinayla saygı duyar gibidir. Nerdeyse hiç dokunmaz. İçlerinde kopan fırtınayı kaldıramayacağımızı düşünür ya da onları korumak ister. Therese ve Carol arasındaki mesafe kadar toplumla onlar arasındaki mesafeyi de yine izleyici nezdinde hissettirmeye çabalar. İtinayla korunan Carol ve Therese’in etrafındaki zarın inceldiği hatta kaybolduğu anlar çoğunlukla beraber oldukları zamanlardır. Carol en başından beri korkusuz ve rahat tavırlar içindeyken, Therese zamanla ona benzeyecektir. Ve ancak olgunluğunu kendi başına inşa ettiği zaman onun kadar cesur olabilecektir. O yüzden ilk karşılaşmalarında Carol’a bakışlarında masumiyet ve korku hakimken, finalde kendinden emin ve korkusuz bir kadının tutkusu hakimdir. Filmin genelinde Haynes’in kadınları hep cesur kararlar alırlar. Aileleri için, toplum için evrilen kadınlar olmayı değil, kendi olmayı seçerler. Anlaşılan kameranın arkasındaki eril anlatıcı hikayesinde sadece cesur kadınlara yer olduğunun altını çizmektedir. Bu anlatım tercihi, diyaloglardan mimiklere ve bakışlara kadar her şeye nüfuz etmiştir. Haynes bu tavrıyla değme toplumsal cinsiyet karşıtı işlere, onların sığlıklarına değil yaklaşmak adlarını bile anmadan taş çıkartan bir filme imza atmıştır. Erkek karakterlerin casusluk yaparak hemcinslerine bilgi aktarmaktan öte işe yaramaması filmin başındaki mazgal sahnesini daha anlamlı kılar. Carol ve Therese’i buğulu camların ardında betimleyen eril anlatıcı, ortak kullanım alanlarında hemcinslerini netleme gereği bile duymaz. Yönetmenin dolayısıyla da filmin odağı Carol ve Therese’i soyutlamak için işler. Sinemanın teknik ve anlatımsal bütün olanaklarını ikili arasındaki bağı tasvir etmek için seferber eden Haynes, filmin nerdeyse tamamında hiç aksamayan bir dil yakalar. Böylece anlatmaya çabaladığı “aşk”a en uygun ortamı da hazırlamış olur. İki kadın, sadece iki kadın...

 

GÖBEK BAĞINI BENJAMIN KESERSE

 

Filmin bütünlük içinde ilerlemesinin ve anlattığı (ne) ile biçimi (nasıl) arasındaki tutarlılığının altında, odağını ilk sahneden son sahneye kadar 1 mm dahi kaydırmaması yatıyor. Haynes rahatlıkla bir LGBT hakları filmi yapabilecekken bu mevzuya nerdeyse hiç girmeden bitiş çizgisine koşmaya devam ediyor. Çünkü bunu yapacak olsa, başlı başına ve bütünlüklü bir şekilde yapması gerektiğini herkesten önce kendisi biliyor. Konunun, bir aşk filminde araya sıkıştırılmış bir mesele olarak görünmesini de istemiyor belli ki. Onun bu filmdeki meselesi başka çünkü. Aslında daha ilk sahnede, göbek bağını kendi elleriyle kesişinden belli ediyor güzergahını. Ve bu ‘öz’e hiçbir şeyin gölge düşürmesini istemiyor. Haynes iki kadın arasında yaşanma ihtimali olan bir ilişkiyi olumlamaya çalışmıyor. Ya da bu ilişkinin yaşanmasını bir özgürlük ya da ahlak mücadelesine dünüştürmüyor. O sadece ‘yaşanan’a odaklanıyor. Kimle kimin arasında olursa olsun o’na olan saygısını sunuyor. Carol’u iyi bir film yapan en önemli etken de Haynes’in bu oturaklı ve sağlam tavrı sanırım. Bir toplumsal cinsiyet karşıtlığı havasına bürünmeden yapıyor işini. Böylece, gerçek aşkın bireysel, ailevi ya da toplumsal farketmeden hiçbir baskıya yenilmeyeceğini anlatırken klişelere yaslanmıyor. Aşkın yüceliğini anlatırken bunun önüne hiçbir söylemin ya da fanatikliğin geçmesini istemiyor. Çünkü muhatap olarak sadece cinsiyet ayrımcılığı yapanları değil herkesi alıyor. Therese’in saflığıyla “herkese olabilir mi böyle bir şey?” diye soranları, hatta içinden geçirenleri bile. Onlara aşkın cinsiyeti, kuralı ya da sınırı olmadığını anlatmaya çabalıyor. Eğer zihindeki ve kalpteki kalıplar ve tabular çıkarılırsa, ancak o zaman gerçek aşkla tanışılabileceğini söylüyor. Carol ve Therese’in gözlerinde; bir bakışın, ansiklopediler dolusu bilgiden daha fazlasını bir kaç saniyede verebileceğini ispatlıyor. Ve aşkı, Therese’in Carol’a telefonda söyleyebildiği tutkuyla ve utangaçlıkla “seni özledim” diyebilmek olarak tarif ediyor. Anlam olarak farklı okunabilse de Walter Benjamin’in “büyük şehir insanını büyüleyen aşktır; ama ilk bakışta değil, son bakışta aşk” sözünü hatırlatan final sahnesiyle de bunu pekiştiriyor. Özetle bir “bakış” filmi Carol. Bir bakıştan diğer bir bakışa akan kurgusuyla; durmaksızın değişen insanı, iki bakış arasına kattığı her şeyle; hiçbir şeyi olumlamadan aşkı anlatan bir film. Çünkü hem Carol hem de Therese, Benjamin’in dediği gibi; mutlu olmanın, korku duymaksızın kendi kendinin farkına varabilmek olduğunu biliyor.

 

NOTLAR (boşluklara yazılacak)

 

*Cannes’daki gösteriminin ardından ayakta alkışlanan film, Therese karakterini canlandıran Rooney Mara’ya kadın oyuncu ödülünü getirmesinin yanı sıra Queer Palmiye ödülüne de layık görüldü. Jüri filmi “tarihe atılan bir çentik” olarak değerlendirdi.

 

* Filmde kullanılan mekan, araba ve kostümler Vivian Maier ve Saul Leiter’ın fotoğraflarından esinlenilerek hazırlandı.

 

YORUMLAR [0]