SİNEPOEM

İĞFAL EDİLEN BEDENLER DEĞİL! (TOWELHEAD)

Esma Belgin Özdemir

@ebelginozdemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

Towelhead, bedensel varoluşun biçimini ve en önemlisi niyetleri sorgulayan-sorgulatan bir film.

 ‘Amerikan Güzeli’ni hatırlarsınız… Oscar’lı yazar Alan Ball’ın Amerikan aile yapısı, bir erkeğin orta yaş krizi ve mutluluk rüyasına getirdiği başarılı eleştirilerini izlemiştik 1999’da. Usta yazar, Alicia Erian’ın kitabından senaryolaştırdığı Towelhead (Tabu-2007) ile yönetmenlikte de ne kadar iyi olduğunu ilan etmişti. Çetrefilli bir hikaye değil ama kafa kurcalayıcı bir orjinallik taşıyan Towelhead, 1. Körfez savaşının başladığı yıl, Amerika’da yaşamaya çalışan Ortadoğu göçmenlerinin hikayesi gibi başlayıp dallanıp budaklanan bir uyanış hikayesine dönüşüyor.

 

Amerikan rüyasına kapılıp, yaşam çabasına girişen nice göçmenin terörist muamelesine maruz kalıp tecrit edildiği, inadına tutunma çabaları, yarı doğulu yarı batılı haller ve sancılı dönüşümleri, filmin derdinin bir bölümü aslında. Henüz 13 yaşında olan Jasira, ABD’li annesi ve sevgilisiyle yaşarken aile içi taciz ile ilk o zaman tanışıyor. Ve hemen her ülkede olduğu gibi annenin bir avuç toprakla olayın üstünü örtüp kızını Lübnan’lı babasının yanına yollamasıyla başlıyor film. Annenin kızına söylediği acı bir cümle filmin sarsıcı ilk karelerinden biri: ‘Erkeklerin yanında yapılacak şeyler vardır yapılmayacak şeyler vardır… Bütün bunlar senin hatan…’ Çok tanıdık geldi değil mi? 13 yaşında bir kız çocuğuydu ve kadın olmanın ağır sorumluluğunu daha o yaşlarda anlamadan kabulleniyor Jasira. Üstelik annesi yani bir kadın tarafından boğazına geçirilmişti ilmek.

 

Asimile olmuş Lübnan’lı babaocağı ise batı ile gelenekçi zihniyetin harmanlandığı tam bir kaos. Jasira için sığınılacak sadece komşular var yaşamında. Yönetmen koltuğundaki Ball, her evi tek tek gözetleyip; saklı eğilim ve bilinci açık ediyor film boyunca… Tıpkı ‘Amerikan Güzeli’nde olduğu gibi, bahçelerinin de evler kadar görkemli, büyülü ve yaşanabilir olduğu mekanların perde arkasındaki çürümüşlüğü ustaca getirip önümüze koyuyor.

 

Jasira’nın sancılı büyüme evresi komşuları yedek asker Travis Vuoso’nun (Aaron Eckhart)  aslında kötü niyeti olmaksızın(!) bekaretini bozmasıyla devam ediyor. Her kadının kıskançlıkla baktığı, olağanüstü kadınların pozlarıyla dolu erkek dergileriyle birlikte Jasira ‘mastürbasyon’u keşfediyor önce, ardından zenci erkek arkadaşı ile ‘orgazm’ı. Jasira’nın bekaretinin gittiği dakikalardan sonra beyaz giyinmesi ise ince bir detay.

 

Muhtemelen filme ilk eleştiri bu noktada gelmiş olmalı. 13 yaşındaki bir kızın bu kadar çabuk bir cinsel uyanış evresi yaşıyor olması tuhaf görünüyor. Oysa cinsel uyanma, cinsel heyecan ve orgazm dahil, cinsel ilişkinin biyolojik mekanizması –inkar etsek de- çok daha küçük yaşlarda başlıyor. Ancak cinsel bir tepki doğuran uyarıcı, uyarılmanın öznel niteliği hala tartışmalı bir konu. Cinsel dürtünün çocuklukta bulunmadığı ve ancak erginlik döneminde uyandığı genel olarak kabul edilmiş. Bu, Freud’a göre sonuçları bakımından ağır bir yanılgı. Çünkü çocuğun cinsel yatkınlığının tepkisel oluşlarla (itme, içe bastırma, yüceltme, yasaklama vs.) erdemlerimizin çoğunu oluşturduğu söylenebilir. Nitekim ‘Çocuğun cinsel gösterilerinin derinliğine inersek, cinsel dürtünün ana çizgilerini açığa çıkarırız; bu dürtünün evrimini anlarız ve nasıl çeşitli kaynaklardan çıktığını görürüz’ der Freud.

 

Tabi filmde erken keşif cinselliğine dair bir bilgi-geçmiş yok. Bu bizim düşünce ve araştırma gücümüze bırakılmış. Biliyoruz ki bir çocuğun cinsel uyarılması çeşitli kaynaklardan türeyebilir. Yani cinsel uyarılma birtakım iç süreçlerin yan ürünleri gibi doğabilir. Ve ebeveynler kuvvetle bilmeli ki, cinselliğin çocuksu gösterileri; yalnız sapmayı değil, aynı zamanda yetişkinin cinsel yaşamının normal oluşumunu da belirlemekte. Hadi itiraf edelim tam da gündem bu konu ve türevleriyle ile meşgulken: cinsel yaşamın temel koşulları karşısında içine düştüğümüz bilgisizlik sapkınlıkları arttırıyor. Yetişkin-çocuk cinselliği üzerine bilgimiz kocaman boşluklar sunuyor!

 

Jasira’nın başından geçen onca olay elbette bir zaman sonra gün yüzüne çıkıyor ve küçük kız çareyi duyarlı bir başka komşusuna sığınmakta buluyor. Baba, tacizi öğrendiğinde tam bir batılı(!) gibi davranıyor. ‘Bana kızacağını sandım’ diyen Jasira’ya babası ‘Biri senin canını yakıyorsa sana neden kızayım’ diyerek ABD’li annenin tam tersi bir tavırla şaşırtıyor bizi. Kuşaklar arası çatışma, bekaret tartışmaları, doğrular-yanlışlar havalarda uçuşurken, ırkçı ve çokta ahlaklı bulmadığım babanın kızına ‘Ahlaklı bir dünyada yaşamıyorsun’ cümlesini hatırlıyorum. Bir Ortadoğu göçmeninin, savaşı destekleyen tutumunu ‘zekanın belirtisi kafanda iki zıt fikri barındırabilmektir’ sözleriyle açıklaması, babayı neden böyle tanımladığımı açıklıyor sanırım.  

 

Irkçılığa da sık sık atıfta bulunan Alan Ball, daha çok kafaların ve kalplerin içindekilerle ilgilenmiş bana kalırsa. Androjenler her ne kadar kadın yada erkekte cinsel arzunun şiddetini etkiler görünse de, cinsel uyanma için psiko-sosyal belirleyiciler daha hakim sonuçta. Bu nedenle Ball, ahlak değerlerini sorgularken filmi kıyasıya eleştirenleri de beğenenleri de ters köşeye yatırıyor. Son derece sıradan, masum hayatların; başkalığa, suça ve hazza teslim oluşu biçimlenirken, bir yandan da sosyolojik ve yönetimsel anlayışların aslında hiç değişmediğine tanık oluyoruz.

 

Filmde, yetişkinle yeni yetmeliğin aynı açmazı yaşadığını –hiç şaşırmadan- bir kez daha gördüm. Cinselliğin hangi kültürde olursa olsun yabanıl bir yanının, doğal bir şiddetinin olduğu gerçek. İnsana ait bu dürtü; kültürel, sonradan edinme yada doğuştan itibaren adım adım şekillenirken, başa çıkamadığı bir gerçeklik var; tabu! ‘Oğlan’, ‘kız’, ‘çocuk’ ‘yetişkin’… Kavramlar bile erotik olmamasına karşın erotizmi çağrıştırıyor ısrarla… Zaman tarihe karıştıkça, ‘yetişkin’ olma yolunda ilerledikçe, sadece bedensel değil ruhsal ve beyinsel iğfallere maruz kaldığımızın, sürüye nasıl incelikle dahil olduğumuzun acıtan bilinciyle noktalıyorum yazımı…

 

 

YORUMLAR [0]