FİLMTERAPİ

HİPOKRİT, YANILSAMALAR, GÖRÜNTÜLER ÜZERİNE OYUN İÇİNDE BİR OYUN (COPIE CONFORME)

Deniz Keziban Çakıcı

adenizk

BU YAZIYI PAYLAŞ

 

Juliette Binoche’un Tahran ziyareti esnasında, Abbas Kiarostami, filmdeki kadının ve adamın hikâyesini sanki kendi başından geçmiş gibi tüm ayrıntılarıyla anlatır. Juliette Binoche gözlerini kocaman açarak dinler ve kendisine, hikâyeye inanıp inanmadığını soran Abbas Kiarostami’yi ‘evet, elbette inanıyorum’ diye yanıtlar. Hikâyenin gerçek olmadığını ama olacağını söyler Abbas Kiarostami. Copie Conforme (‘Aslının Aynı’dır) ilk bu şekilde doğar.

Birkaç yıl önceden beri sözü edilen bir projenin doruğu olan Copie Conforme, İranlı yapımcı Abbas Kiarostami’nin eserleri açısından da küçük bir devrim. İlk kez ülkesi dışında, İtalya’nın Toscana kasabasında film çekti. Ama bu sürgün, onun yaşamını ve biçemini değiştirmez. Önce Arapça konuşan bir sanatçı bulmakta endişelenir. Filmi üç ayrı dilin konuşulduğu Beyrut’ta çekmeyi düşünür. Zaman geçer. Filmler zamana terk edilmiş bir uykudayken olgunlaşır. Yeniden dirilir başka bir form ve açı arar. Daha parlak ve daha gerçek halini bulur. Copie Conforme, zamanı ve yansımalarını taşıyan, ustalığı belgeleyen, çok büyük bir gerçeğin güçlü ipuçlarını veren bir ilk sürüm.

Kiarostami’de, cinsler arası savaştan değil yanlış anlamalar ve anlamamalardan söz edilebilir: Erkekler, kadınların aşk sanrısıyla yaşarlar. Kadınlar terk edilmekten, yitirmekten korkup sevginin belgelenmesini talep etmedikçe, akut bir güvensizlik sergilemedikçe, sadece yaşanabilen bu sanrının, şefkat ve sevgi kanıtına ihtiyacı yok. Bu durumda da erkek, yaşananın ötesinde belge sunmakla sorumlu değil.

Kadınların çoğu, huzur ve güvenliği bir erkeğin ya da babanın, koca ya da babalık görevlerini kuşkuya yer bırakmayacak bir kuvvetle üstlenmelerinde arar. Evlilik ya da doğum yıldönümlerini, aşklarının sihirli an ve anılarını unutmayan, romantizmi kendi algıladıkları gibi algılayan, doğru zamanda doğru yerde olan erkeklerde.

Film, maskeler oyunu içinde bir oyun… Yabancı bir ülkede oturan Fransız bir kadının hayatından birkaç gün; çatışan arzular, varoluşsal memnuniyetsizlik, kadının köksüzlüğüyle ilintili yorumlanır. Fransızca, İtalyanca, İngilizce konuşur kadın. Köksüz ve erkeksizdir. Floransa’da bir sanat galerisi işletir. Yanında olmayan kocası tarafından terk edilmiş hissederek bir oğul yetiştirir.

Sahnede yer alanlar adsız bir kadın ve erkek. Film, masalımsı bir komedi. Aslında bir trajedi. Hipokrit, yanılsamalar, görüntüler üzerine oyun içinde bir oyun.

Yitik bir kadın, yenice deneme yazısı yayınlanmış bir sanat eleştirmeninin verdiği konferansa katılır. Bu narsistik züppe ise bir hesapçı, bir fırsatçıdır. Kadın onu sanat galerisine davet eder. Adam kadının kendisi ve arkadaşları için aldığı kitapları imzalamak ister. Toscana- Lucignano’ya demirlerler ve aralarında ölçüsüz şeyler geçer. Yavaş yavaş sarsıcı, alt üst eden bir dönemece girer film. Kadın ve adam, kopya bir sanat eserinin orijinale göre değerine dair bir polemiğe girişir.

Sanatçının niyeti ya da başkalarının ona bakışıdır aslında içerik. Tıpkı kendileridir konu. Garson ve bir turist onları karı-koca olarak algılar. Ne güzel bir çift, heyecanlarını yitirmemişler denir. Sarsıcı bir ev hali izleriz. Kiarostami, sinematografik bir refleksiyonla semptomatik gücün tuzağını, sahte kuvvet gösterisi ve taklidini, gerçeği ortaya çıkarmak için psikanalitik bir sürecin iki kişi arasında nasıl işlediğini, ilişkilerdeki hakiki yalanı bir gerçek rol olarak yansıtmayı, kendi mührünü basarak aktarır. Filmi Cannes’a taşıyan da bu mühür olmalı. Kadın bilinç dışı, karşısındaki adama sadakatsiz-suçlu koca gibi hitap etmeye başlar.

Sıcak Toscana öğle sonrası bu birbirini tanımayan kadın ve adamın yaşadığı sanki bir kopuş ya da bir son baştan çıkarma sahnesidir. Kiarostami, ekrana sırtını dönüp bir izdüşümü ekranı gibi izleyicilerin bire bir yüzlerini yine izleyene yansıtıp film içinde ikinci bir film yaratır: kahramanların oynadığı film ve yönetmenin bizi de içine kattığı film. Görüş alanındakileri ve dışındakileri tümüyle kapsar. Gerçeği saklamak için değil, açığa çıkarmak için ilizyon yapar. Doğru ve yanlış arasındaki uyumsuzluğu, bizi bir görüntünün ötesine ve arkasına taşımak için kullanır. Kullandığı sembolik sahneler bize sinemada olduğumuzu anımsatır. Ama Juliette Binoche gibi göz kamaştıran bir kadının ekranda; hayata açlığını, acılarını, öteki olma ve ötekini sevme yetisini bir itiraf ve günah çıkarır gibi yaşaması hem bu virtüöz ustası büyücünün hem kadının başarısı.

Filmde Roberto Rossellini’nin İtalya yolculuğundan çağrışımlar bulunabilir. Daha çok da Oscar ödülünü alan ilk İtalyan sinema oyuncusu Anna Magnani’nin terk edilmiş yalnızlığından, volkanik patlamalar saçan umutsuzluğundan çağrışımlar. O ki, Anna Magnani gibi anne ya da babası tarafından terk edilen hiçbir çocuğun onaramayacağı, tene yapışmış bir yalnızlık ve umutsuzluk.

Copie Conforme aslının aynı olan çok şey içeriyor. Hele de kadın kahramanı açısından. Görünen yüzünün ardında bir başka kadın, bir çok başka kadın saklıyor olabilir her kadın. Yönetmen de, bir vahiy almışçasına o görünmeyen yüzdeki diğer kadınları ortaya çıkaran ve ortaya çıkaracağı kadının kim olduğunu, ne olduğunu ve olacağını bilmeyen bir büyücü.

Aslında çok büyük bir risk hem o kadının hem o büyücünün göze aldığı: İkisinin diyaloğundan doğan simya; sinema sanatı. Kendi aykırı akışı içinde hiç kimseye, hiçbir şeye boyun eğmeyen sonsuz bir başkaldırıdır ortaya çıkan. Kadının ve büyücünün en yüksek oranda suç ortaklığının ürünü. İnsanın kendi yaşamından sahneye akmasına izin verdiği her şey ise; kendine başkaldırısı. Juliette Binoche’a 63. Cannes Film Festivali’nde en iyi kadın oyuncu ödülünü aldıran itici güç… Ve sanatçıyı gerçekleştiren şey de, kendindeki bu farkı ve farklıyı keşfetmek olmalı.

Juliette Binoche’da gördüğümüz yalnızca bir resim, bir film karesi, bir imaj mı? Belki de bizim imaj olarak algıladığımız; onun gerçekten kendini orada öylece unutup sahneye terk edip gittiği gerçek anları. Kendi olma bilincinin, kuşatanlarının tümüyle silindiği anlar. Kendine özgü en mahrem hallerin aynaya yansıdığı anlar. Kendini ve ötekileri sevdiği hallerin her birinde, en çok kendisi olunabildiğinin farkında anlar. İzleyicide, asla geriye gömemeyeceği hiç ifade edilmemiş yeni bir şeyi, ya da eski ama farkında olmadığı bir şeyi uyandırma arzusuyla oyunu yaşayıp bir sevgi alışverişi yaratması…

Vermek, bir güç ve güçlü olma işidir. Her zaman görünen bir şey olmayabilir. Bazen kabul edilemez, bazen korkunç, bazen erişilemez, bazen minicik mucizeler, bazen de zaten orda olan o mucizeleri çıplak, görünür hale getirmek. Bunların hepsini birden sunabilecek kadar güçlüyse bir sanatçı, oynuyor olamaz. Copie Conforme’da, karakterin yalnız olmaktan ve dayanacağı bir erkek olmamasından şikâyet eden sahne, Hou Hsiao-Hsien’nin kırmızı balonların yolculuğundan olan bir replik. Bu repliğin yaşattığı terk edilmişlik, gidenlerden her arkada kalışımızda geri dönüp gelecek ve dudaklarımızın kıyısında hazin bir burkulma olarak bekleyecek. Herkesin her biçimde yaşayacağı ve belki de yaşadığı yalnızlık. Yüzleşilmesi gereken bir gerçeklik ve bazen de gereklilik. Yalnızca ve en çok da kendi mahremiyetimizde kendimiz oluyorsak hele de.

Ama terk edilmişlik duygusu, vazgeçilmiş olma sorgusu bundan farklı. Tedavi edilemez. Çok uzaklardan gelir ve silinmez bir sır gibi yerleşir en korunaklı yerine kalbin. Sen ona, o sana alışır bir süre sonra. Terk edilmişliğin mi sen, senin mi terk edilmişlik olduğun önemini yitirir. Artık ikinizde birbirinizsinizdir. Kimi kez biri ötekine hükmeder. Kimi kez biri öteki için kararlar alıp seçimler yapar. Ama hayat, her ikisi için de seçim yapar. Onlar istese de istemese de. Juliette Binoche, tam da bu noktada işte, söylenmesi gerekeni, içinde bulunduğu form ne ise onda söyleyen bir ses. O ses olmadan yapamayacağını, her birimizin iç sessizliği olan o şeyi, sonsuza kadar saklayamayacağını anlatıverir bize. Belki de gerçek çocukluğu da bir terk edilmişlik duygusunda boğulduğundan. Zaten kendi sözcüklerini o terk edilmiş çocukluk döneminde yitirdiğinden. Daha o zamanlar kaybedilmiş kendi sözcüklerinin yerine başkalarının sözcükleri hüküm sürdüğünden…

Çocukluğunuzu ve sözcüklerinizi hiç kaybetmeyeceğiniz hayatlar dileğiyle…

 

 

YORUMLAR [0]