SANATA MEYYALİM VALLA HAYRETTEN

HERKESİN ODASI KENDİNE (ROOM)

Hasan Hüseyin Toydemir

@hhtoydemir

BU YAZIYI PAYLAŞ

 

ROOM’UN SİNEMA DİLİ, ANLATMAYA ÇALIŞTIKLARININ ALTINDA EZİLİYOR. BU YÜZDEN ANLATTIKLARI DEĞİL ANLATMAYA ÇALIŞTIKLARI DİYEBİLİYORUZ SADECE. ‘ÖZ’ÜN BİÇEMİN ÜZERİNE ÇIKMASI DEĞİL MEVZU BAHİS OLAN. MESELE, BİÇEMİN VAR OLMAYA ÇALIŞAN ÖZ’E YARDIM EDEMEYECEK KADAR ACELESİ OLMASI...

 

ODA DEĞİL ABARTMAN

Lafı çok uzatmadan direkt filmle ilgili fikrimi söyleyerek başlayacağım. Room (Gizli Dünya-ne alakaysa) bu senenin “abartı” filmi. Ödül sezonu açıldığından beri eleştirmenlerin ve camianın önde gelen isimlerinin sürekli zikrettiği 5-6 filmden biri. Bunda hüzünlü hikayesi, çocuk oyuncusu Jacob Tremblay’ın dikkat çeken performansı vs gibi faktörlerin etkisi var elbet. Ama baştan dedim ya işin özü abartı. Bir gazla övgülere boğulan bu filmin pek de bir numarası yok aslında. Senaryosundaki boşluklar, duygusal bir film mi yoksa “ağır” bir film mi olacağına karar veremeyişi vs de başı çeken kusurları. Kötü bir film mi? Hayır, ama göklere çıkartılacak bir durum da yok.

 

BOŞLUK DOLDURMAMACA

Bir gün okuldan eve dönerken, köpeğinin hasta olduğunu söyleyen bir adama inanıp onun tarafından kaçırılan ve bir kulübeye yedi yıl hapsedilen bir genç kızın (filmde adı hiç zikredilmiyor bu yüzden yazının geri kalanında bu karakterden “anne” olarak bahsedeceğim) ve beş yaşındaki oğlu Jack’in hikayesini anlatıyor Room. Film bu yedi yılın sonunda başlıyor ve geçmiş hakkında bir kaç cümle söylüyor sadece bize. Hikayenin büyük kısmı küçük Jack’in gözünden anlatılıyor. Filmin çatışması da Jack’in ancak beş yaşındayken tanıştığı gerçek dünyaya alışması üzerine kurulu zaten. Ama, Anne’nin Jack doğana kadar odada ne yaptığını, nasıl kaçma girişimlerinde bulunduğunu (sadece bir tanesini öğrenebiliyoruz), Jack’e hamileyken doğurmaya nasıl karar verdiğini, ya da onu kaçıran adamın çocuğun doğmasına neden müsaade ettiğini bilmiyoruz, bilemiyoruz. Yönetmen Lenny Abrahamson, bunları bize söylemiyor ve böyle “çarpıcı” bir hikayenin bu kısımları boşlukta kaldığı için de biz kendi kendimize cevaplarını bulmaya çalışırken hikaye bir taraftan ilerlemeye devam ediyor. Aslında anlatıcı, hikayenin geri kalanında işine yarayacak olan malzemeler hakkında bir girizgah yaptıktan sonra hemen gelişme kısmına geçiveriyor. Seyircinin de boşlukta kalan kısımlar hakkında düşünmesini istemiyor. Ama maalesef seyirciyi yönlendirme konusunda onlardan çok şey bekliyor. Çünkü seyircinin kendi kendine yönelmeyeceğini, ancak iyi bir hikaye kurgusu ve yönetimle yönlendirilebileceğini bilmiyor ya da bilmezden geliyor. Hal böyle olunca Room daha başlangıçta sağlam bir zemin oluşturamadığı için geri kalanı ne kadar iyi olursa olsun sallanmaya mahkum oluyor.

 

AKIŞINA BIRAKIYORUZ

Diyelim ki, filmin eksiklerini, kötü bir zemine oturduğunu görmezden geldik ve kendimizi filmin seyrine bıraktık. Kusurlara takılmadık ve duygusal olarak keyif almaya odaklandık. Bakalım ne geçiyor elimize... Küçük, masum bir çocuğun daha körpecikken yaşadığı trajediyi izliyoruz filmde. Resmi olarak Jack’in “dünyaya geldiğini” bile söyleyemiyoruz. Çünkü beş yaşına kadar dünyayı hiç görmüyor. Ve ancak ölü taklidi yaparak odadan çıkıp dünyayı görebiliyor. Bir anlamda yeniden doğuyor. Ve gecikmeli de olsa önce dünyanın görünmeyen mikroplarıyla daha sonra da geri kalan 6 milyar mikropla tanışmak zorunda kalıyor. Bağışıklık sistemi gelişmediği için zorluk çekiyor. Üstelik yaşadığı tek sıkıntı fiziksel olmuyor, beş yıl boyunca sadece annesiyle yaşadığından sosyal anlamda insanlarla iletişim kurmakta da zorlanıyor. Ve Jack’in beş yıl geriden başladığı dünya yaşamına tanıklık ederken, onun günahsız, masum gözlerinden kendimize ve dünyamıza bakmamız isteniyor. Bu duygu yüklü hikaye bu noktada seyircisini bir nebze de olsa yakalamayı başarıyor. Verdiği televizyon röportajında kendisine yöneltilen “neden çocuğu odadan çıkarmak için bir şey yapmadın?” sorusuna cevap veremeyen annenin yaşadığı iç yüzleşme filmin belki de en önemli psikolojik sorunsalı oluyor. Ve belki de böylece çocuğu neden doğurduğu konusunda da yorum yapabiliyoruz. Yalnız kalmamak için ya da çocuğun kaçış planını gerçekleştirebilecek yaşa gelmesi için belki de. Her türlü, annenin bencil bir bakış açısıyla davrandığını söyleyebiliriz. Ve yeniden çocuğun gözlerinden bakmaya başladığımızda film bize şunu söyler; oda “geçmiş”tir. Bütün yaşanmışlığıyla hem de. Dolayısıyla herkesin sürekli tasarımını değiştirdiği bir odası, odaları vardır. Ya ona bütünüyle veda edersin –ki bu imkansızdır- ya da onunla yaşamayı öğrenirsin. Jack de annesine bunu öğretir. Aslında etrafına bakması da yeterlidir bunu görmek için ama o, Jack’ten öğrenecektir. O kaçırıldığı zaman evli olan anne-babası ayrılmıştır mesela. Her ikisi de farklı hayatlar sürmekte, annesi Leo adında bir adamla, onun çocukluğunun geçtiği o evde yaşamaktadır. Annesi de odasını değiştirmiştir. Ama onunla yaşamayı öğrenerek. Hepimizin yaptığı gibi. Odalar hep oradadır, kapılarını aralık bırakmak ya da üzerlerine kilit vurmak da kişinin kendi elindedir.

 

MESAJ İLETİLDİ, YA SONRA?

Film iki ana kısımdan oluşuyor. Oda ve dünya. Annenin ve Jack’in mekan değişiminde yaşadıkları sırasıyla sevinç, şaşkınlık, bunalım, değişim ve kabullenme oluyor. Her ikisi de büyüyor. Jack beş yılın acısını çıkartırcasına dev adımlar atarken, annesi daha önceki yaşanmışlıkların da etkisiyle daha yavaş ve emin adımlarla ilerliyor. Filmin bu noktada seçtiği temsiller dikkat çekiyor. Ve kanaatimce filmin vermeye çalıştığı mesaj kadar anlamlı olmayan temsiller bunlar. Örneğin dünya hakkında nerdeyse hiç fikri olmayan Jack’in ona ayak uydurması anlatılırken merdiven basamaklarından çıkmakta zorlanmasının gösterilmesi. Belki ‘ayak uydurmak’ deyimiyle doğrudan bağlantılı olabilir(!) ama yine de verilebilecek yüzlerce gerçekçi ve uygun örnek varken bunun seçilmesi mantıklı gelmedi bana. Bu çocuk tek katlı bir odada büyümüş olsa da annesiyle oyun oynarken oradan oraya zıplamıyor muydu? Hadi onu geçtik dünyadaki zorluklar arasında bula bula merdiven çıkmayı mı buldunuz Allah aşkına? Ve bunun gibi aceleye gelen ya da “sığ” tercihlerle heba edilen başka konular da cabası. Özetle bir filmde mesaj vermek kolay efendim. Mesele de mesajı vermek ya da mesajın ne kadar anlamlı olduğu falan değil zaten. Bunu sinema sanatına uygun yapmak mesele. Filmin bu uygunluk noktasındaki eksikliğinde, romanın yazarı Emma Donoghue’nun filmin senaryosunu da yazmasının önemli etkisi olduğunu düşünüyorum. Kitap kurgusu ile film kurgusu çok farklıdır ve iyi bir uyarlama, kitabı birebir kopyalayarak değil sinemasal dile en uygun hale getirerek yapılabilir. Buna benzer bir örneği Gillian Flynn’in Gone Girl (Kayıp Kız) kitabında da yaşamıştık. Tabi orada kamera arkasında David Fincher’ın olması, yazarın uyarlama noktasındaki eksiklerini örtmeye yetmiş hatta filmin oldukça iyi bir senaryosu olduğu izlenimi bile yaratmıştı. Ama anlaşılan Lenny Abrahamson oyuncu yönetiminde gayet aktif bir rol üstlenirken, bu noktada pasif kalmayı tercih etmiş ve Jack’in dış sesiyle izlediğimiz kısımlar dışında kontrolün Donoghue’da olmasına izin vermiş. Hal böyle olunca da hikaye kurgusunda ortaya çıkan boşluklar filmin geneline yayılan zircirleme bir aksaklığa neden olmuş. Niyetim filme çamur atmak ya da popüler olana savaş açmak falan değil. Sadece eksiklerini bilerek, farkında olarak filme bakmanızı bir nebze de olsa sağlayabilmek. Room başlı başına kötü bir film değil. Ama eksikleri ve yanlışlarıyla, yaptığı doğruları götürmese de zayıflatan, kıymetini azaltan bir film. İnsanları odalarına hapsetmek yerine onlarla yaşamayı öğretmeye çalışması bile onu önemli bir film yapmaya yetiyor aslında.

 

YORUMLAR [0]