FİLMTERAPİ

HER ANNE KATİLDİR BİRAZ DA… SEVEREK ÖLDÜRÜR ÇOĞUNLUKLA (L'AMOUR CACHÉ)

Deniz Keziban Çakıcı

adenizk

BU YAZIYI PAYLAŞ

Toplumların genelinde tabu olan, insanın tarihi kadar eski, az ya da çok ama hepimizi ilgilendiren bir soruna değiniyor L’amour Caché (Gizli Aşk). Isabelle Huppert (Danielle), Greta Scacchi (Psikiyatrist Madeleine Nielsen), Melanie Laurent’in (Sophie) ön planda olduğu bir Alessandro Capone yakın portre çekimi. L'amour Caché (Gizli Aşk) Fransa’da, 5 Ağustos 2009 tarihinde gösterime girdi. Birçok eleştirmen tarafından çöpe atıldı film. Böyle olmasında, psikoloji terminolojisinin yeterince bilinmemesinin payı olduğunu düşünüyorum ben. Bu nedenle de konuya, filmin içeriğini fazlasıyla aşacağını bildiğim bir açıdan bakmak istiyorum.

Filmin önemli karakterlerinden biri olan Isabelle Huppert (Danielle), psikotik anne rolünde. Üçüncü intihar girişiminin ardından Clinique Sainte-Marie’de, Greta Scacchi (Psikiyatrist Madeleine Nielsen) tarafından tedavi altına alınır. Doğumundan itibaren kızı Sophie (Melanie Laurent) ile herhangi bir yakınlık ve ilişki kurmayı başaramaz Danielle. Kızından nefret eder. Yaşananın, her iki karakter açısından da, bir nefret mi yoksa aşk mı olduğunu film akışında çözmek, oldukça güç. Annenin duyduğu nefret ve nefretin en dibine saklanmış sevgi, suçluluk ve acı onun, kendini steril bir sessizlik içine kilitlemesine neden olur.

Anne-kız bağlamında toplumun kendilerinden beklediği onaylanmış tavırları sergileme yeteneğinden yoksun iki karakteri yakın planda izleriz. Toplumdaki söz konusu bu tabuya uygun olarak, Danielle susmayı seçer. Sözcüklerini bir tek kendine saklar. Suskunluğun ağırlığını her taşıyamayacak hale geldiğinde, bir çığlık olarak intihara koşar. Üçüncü bir intihar girişimi sonrasında, içindeki akışa tezat teşkil eden düzgün ve beyaz klinik duvarları arasına ama asıl, kendi sessizliğine kilitlenir. Psikiyatrist, bu sessizliğin ötesine geçmek ister. Bazen kendisinin de, ne işe yarayacağını bilemediği olabilecek tüm yollardan yararlanır. Konuşmaması halinde düşüncelerini yazdırarak, onu o kilitli, acılı ve steril dünyasından çıkarmayı dener. Uzun uğraşların sonunda Danielle, sessizliğe kilitlendiği dünyasından çıkıp kızıyla imkânsız ilişkisi üzerine ilk cümlesini kurar: –Sophie benden nefret ediyor onu asla doğurmamalıydım.

İlk kim de başlar nefret… Bebeğin nefret edebilmesinden önce kişiliğinin bütünleşmesi gerekir, değil mi? Belki de en erken bütünleşme, heyecan ve öfkenin doruğunda oluşur. Ne kadar erken bütünleşmeye ulaşılsa da,  kuramsal olarak bebeğin can acıtmasının nefretten olmadığı, o çok erken dönem, bir nefreti içermez. Kendini bütün bir kişi olarak hissetmeye başladıkça, nefret kelimesi de onun belli bir duygu grubunu tanımlamak için kullanılabilir belki. Annesine ne borçlu olduğunu anlamayan bir bebek, -hisseder- ama nefreti de anlayamaz. Nefret edebilmek için nefrete gerek vardır çünkü. Ve insan yavaş yavaş öğrenir bunu.

Elbette anne ilk nefret edendir. Bu nedenle, Psikiyatrist Madeleine Nielsen:- Kızının yerine geçmeyi denedin mi hiç, sorusunu yöneltir Danielle’e. Ardından sessizliği kırabilen başka cümleler gelir: -Bir yaşında bile değildi Sophie. Hemen anladım iyi bir anne olamayacağımı. Hasta beynimin ilizyonu Sophie. O yok. Hiç olmadı.

 

Anne doğmayız. Anne oluruz. Ya da olamayız… Anne incitmeden, bebeğin –varsa- nefretine tahammül edebilendir. Bebeği tarafından incindiğinde, uygun biçimde nefreti ifade etmeyi öğrenebilendir. Edemezse, mazoşizme geri çekilir ki bu da –yanlış da olsa- kadınlardaki doğal mazoşizm kuramını doğurur. Anne adına en önemli şey, bebeği tarafından incinmeyi baştan kabul etmedir.  Ve ona bunu ödetmeden nefret edebilme yeteneğiyle, ileride elde edebileceği ya da hiç elde edemeyeceği ödülleri, bekleme yetisine sahip olmadır. Ne kadar kendi derininde beklentisizse, o kadar annedir.

Tabu olan anne sevgisizliğinin derinlerine doğru inmeye başlarız: Bir annenin çocuğunu sevmemesi mümkün müdür? Ya da hiç alışmadığımız başka bir biçimde sevmesi? Ya da az sevmesi? Ya da bunca çok suçluluk duyarak sevmesi? Ya da bu suçluluk duygusu altında ezilmeden sevmesi? Hepimiz için geçerli bu sorular. Ama asıl geçerli soru şu: bir annenin doğurduğu çocuğu, onaylanmış toplum standartlarına göre sevmeyebileceği, düşünülemez mi? Annelik üzerinden kadına kutsallık bahşeden topluma, ezber bozan bir soru yöneltir film. Bir anne çocuğundan nefret edebilir mi? Bu soruyu yöneltmenin bile hâlâ tabu olduğunu gösteren tepkiler gelecektir.

Annenin kendi özelinde izole, zor bir çocukluk geçirmiş olması. Erken evlilik ve hızlı bir dengesizlik sürecini yaşamış olması. Gebeliğin, seçilip arzulanan bir durum olmaktan çok, zorunlu yaşanan bir sorun olması. Ardından eşle yaşanan sancılı kopuş ve bunu izleyen diğer zorluklar. Bebeğin, onun kendi (mental) ürünü olmaması. Ablanın, komşunun ya da başka birinin değil, onun kendi çocuğu (kalıcı) olması. Hamilelik süresince ve sonrasında bedende ve beyinde izler bırakması. Özel olabilecek her şeyi engelleyip kaygıyı kamçılaması. Annenin, çoğunlukla olduğu gibi toplumun ya da kendi annesinin bir bebek talep ettiğini içselleştirip onların gönlünü almak için bebeği yapması. Bebeğin acımasızca, sonsuz talepkar ve sevgisinin rüşvetçi olması. İstediğini aldıktan sonra anneyi, değersiz herhangi bir şey gibi atabilmesi. Sonu gelmeyecek şekilde her şeye sınırsız hükmetmesi.  Anneye bir esir gibi davranması. Annesinden hayal kırıklığına uğradığını hiçbir koşulda saklamaması. Bebek kendinden şüphe duyan yaşa gelinceye kadar ve sonrasında da, annenin onu her ne pahasına olursa olsun, her şeyiyle, sevmek zorunda olması. Onun, tüm çatışmalardan hep korunmasının gerekliliği, hayatın bebeğin hızında akması zorunluluğu ki tüm bunlar annenin kendini feda etmesini, sürekli ve dikkatli çalışmasını gerektirir. Örneğin, içinde ne yaşıyor olursa olsun, onu kucağına aldığında fazla kaygılı bile olmaması gerekir.

Bebek başlangıçta hiçbir şekilde annesinin onun için ne yaptığını ya da ne gibi fedakârlıklarda bulunduğunu bilmez. Özellikle nefretini hesaba katamaz. Ama kısa bir süre sonrasında şüphecidir.  Tıpkı Sophie’de olduğu gibi. Annesinin verdiği sütü reddederek onun, kendinden şüphe etmesini sağlar. Ancak herhangi başka birinin elinden gayet güzel beslenir. Annesiyle zorlu bir sabahtan sonra dışarı çıktığında, anneye değil de “ne de tatlı” diyen yabancı birine gülümseyebilir. Anne başlangıçta yetersiz olursa, bunu sonsuza kadar ödeteceğini bilir. –Bana sevecek hiçbir şey bırakmadın. Tüm duyguları kendin kullandın, der annesine.

Kendisi de bir annedir Sophie. Yaşamını ebeveynlerinden aldığı yaralar belirler. İstediği kadar dirensin ve annesinden farklı olmak için kendi kızı Dominik’e özen göstersin, aldığı yaraların ötesine varamaz.

Doğurduğu çocuktan nefret eden bir anneyi merkeze alsa da bu film, irdelenmesi gereken çok önemli bir başka nokta var: Annesinin nefretine ya da sevgisizliğine maruz kalan bir çocuğun, gelecekte nasıl bir insana dönüşeceği, sorusu?

20 Nisan 1999'da Eric Harris ve Dylan Klebold adlı öğrencilerin, yarı otomatik silahlarla Columbine Lisesi’nde 13 kişiyi öldürdüğünü hatırlarız hepimiz sanırım. O kadar uzağa gitmeye de gerek yok, bizim ülkemizde de yeterince örnek var: Kendisine, sınava girme izni vermeyen annesini bıçaklayan kız. Hrant Dink’in katili Ogün Samast. Ya da 4 Mart'ta vahşice öldürülen lise öğrencisi Münevver Karabulut’un, Özgecan’ın fail ya da failleri. Bir anlık çılgınlık veya cinnet değil, önceden planlanan ve plana göre hareketin gerçekleştirildiği cinayetler bunlar. Kimi TBMM’nin gündemine giren kimi de girmesi beklenen, hepimizin yakından izlediği olaylar. Toplum olarak, herhangi bir haberden daha ilgiliyiz bu tip haberlerle. Niçin bu kadar ilgiliyiz bu cinayetlerle? Suçluluk duyduğumuzdan mı, suçlanmaktan korktuğumuzdan mı? Benzeri bir kötülük parçasının bizim de içimize kaçtığı, saklandığı hissinden mi? Ya da ebeveynlere, başka türlü sürdürülebilecek ilişki ve yaşamların da olabileceğini ve üremeyle ilgili farklı yollar izlenebileceğini daha çok hatırlattığından mı? Çocuk sahibi olanları, olmayanlarla daha çok yüzleştirdiğinden, ya da her çocuğun işlediği her cinayette aslında:

-Hiç aklına geldi mi? Belki ben de seni anne olarak istemedim, dediğini yeniden yeniden duyduğumuzdan mı???

Film tüm bu sıraladığım soru ve sorunlar noktasında şüphe taşır: Toplum, anne ve kızdan, hangisi bu hastalığın ilk kaynağıdır? Hangisi yalan söyler? Asıl yalanı ilk söyleyen kimdir? Olayları kim manipüle eder, değiştirir, farklılaştırır? Bu çıkmazın çözümü nedir? Dr. Nielsen, her an bir başka patolojiye ve aksiliğe geçişe hep açık olan bu durumda, iki kadının da psikotik ve nevrotik semptomlarının nedenlerini anlamaya çalışır. Tabucu toplumu sürekli aynamıza yansıtır. Danışanıyla arasında bıraktığı doğru mesafe ve danışanının kendi soru ve yanıtlarını kendisinin bulması için bıraktığı zaman dikkat çekicidir. Danışanının sorularıyla yüz yüze kaldığında, kendi aynasında bekleyen sorularıyla yüzleşmesi de. Danielle içine saklanmış kelimeleri yavaş yavaş bulmaya, rahatsızlığının ve yaşam ağrılarının kaynağını anlamaya başlar. Ama bunca belirsizlikle nasıl olacak ve ne yapılacak soruları, kategorik olarak yanıtlanmaz filmde. Spekülasyona da açık olan kapılar, açık bırakılır. Her terapist ve her hasta ve asıl toplum,  kendi yanıtlarını yerleştirebilir o kapı aralıklarına.

Sophie’nin doğumundan itibaren, Sophie’nin istediği düzeyde bir anne olmayı engelleyebilecek ve anneyi daha baştan ölüme denk, sonsuz bir suçluluk duygusu içine kilitleyecek öyle çok şey sıralanabilir ki… Bir çocuğun talep edebileceği sonsuz ve koşulsuz sevgiyi ona sunamayacağını biliyor olmanın azlığı. Ona yetememek, onun isteklerini yerine getirememek. Kızı büyürken, annenin de kendi içinde, kendi yetmezliğine yanıt olarak giderek büyüyen, kızının istediği baş döndürücü aşka dair, husumetli acıyı obsesif - kompulsif nevroz olarak büyütmesi, hiç de şaşırtıcı değil. Nefretin nerde başlayıp aşkın nerede bittiğini ayırabilir miyiz böylesi bir durumda? Üstelik emre amade, hep seven hep veren, kul köle olan annelerin makbul olduğu ve başka bir nedenle değil, yalnızca anne olduğu için seven, karşılık beklemeyen, sorunsuz ve düzgün bir anne modelini her şeyin dayattığı bir toplumda, bunların tersini söylemek de hiç kolay değilken.

Sürekli ve hep -zorunlu olarak- anne olduğu için seven, genel bir ‘anne’, daha sonra ‘anneanne’ (Sophie’nin kızı Dominik nedeniyle) sözcüğüne endeksli kendini ve iç kimliğini yok sayan, bu tabu sevgiyle, aynı dayatmanın ve sevginin doğurduğu suçluluk duygusunu - nefreti ayrıştırmak olağanüstü güç. Birleştirmek de öyle. Sonuç olarak birbirinin karşıtları olmayan ayrılmaz bu iki duyguyu; nefret ve aşkı nasıl kompoze edebiliriz?

 

Sophie’yi yağmurlu bir günde çırılçıplak yere çakılmış olarak görürüz. Ne zorunlu olarak, yalnızca anne olduğu için sevemeyen anlayışı ne de aşkı ve nefreti kompoze edebildiğini kavrayıveririz.

- Kendisini öldüreceğini biliyordum.. Bir tek güzel anı bırakmadan yerimi çaldı. Kötü anne ve küçük Dominik kaldı geriye. Harika bir çocuk Dominik, sevmekte zorluk çekmiyorsunuz, der Danielle. Nefreti ve aşkı kızının çocuğunda kompoze ederken… Suç ve suçluluk bütün çıplaklığıyla, öylece bekler hayatın bir yanında. Sanki herkes, herhangi bir zamanda, herhangi bir şekilde katil ya da maktul olabilir, der gibi…

Isabelle Huppert, bu kolay olmayan rolde, bu tür bir karaktere inanılırlığı vermek, suçluluk duygusunu oynamak konusunda mükemmel. Ama bizlerin asıl bilmesi gereken bir şey var: Suçluluk duygusu ve suç, ortada geçerli bir sebep görünmese de, çok yakınımızda olabilir. Herkesin bir suçu vardır. Bu suç, Âdem ve Havva'nın ilk oğlu Kabil'e ve ilk günaha kadar uzanır. Eski Roma'da kanun yapıcıların merkezi konusu suçtur. Engizisyondan, Güney'in ve Kuzey'in ayrımcılığı kurumsallaştıran Jim Crow sistemine ulaşır. Oradan, Sovyetler Birliği kültürünün içinde debelenip ‘Nazi Almanya’sı ırkçılığının çürümüş kalbine uzanır. Oradan bugün bizim de içinde yaşadığımız ve her günü kadın katliamlarıyla dolu, ötekileştiren ve yok eden, vicdan, merhamet, adalet ve hukuk kavramlarının içinin boşaltıldığı hayatlarımıza çöreklenir.

Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi bizim ülkemizde de, kavga etmekten ya da kavgadan kaçınmaktan, sevmekten, arzulamaktan ve bazen de sadece bakmaktan suçlu olunuveren öyle çok durum var ki. Açıkça konuşmaktan ve sessiz kalmaktan, yerinde durmaktan, yürümekten, uygun adım yürümekten ve koşmaktan her an suçlu sayılabiliriz. Verilen emirleri uygulamaktan ya da uygulamayı reddetmekten. İnandığımız dinden, inanmıyor olmaktan, etnik kimliğimizden, derimizin renginden, cinsel tercihlerimizden, cinsiyetten ve bazen de damarlarımızda akan kanın, çoğunluğun kanına benzemediği yargılamasından, faili meçhul suçlar dosyasına eklenebiliriz. Suç ve suçluluk, kim olduğumuzun ve nasıl örgütlendiğimizin başlıca dayanağıdır. Ve görünen o ki; hiçbirimizin kaçamayacağı bir son ya da bir başlangıçtır.

O halde; ‘çocuğunu sevmeyen bir anne olur mu hiç’ demeden önce gerçekten düşünmemiz gerekir. Meslek deneyimim içinde karşılaştıklarıma bağlı olarak da rahatlıkla söyleyebilirim: – Evet, çocuğunu sevmeyen, sevemeyen anne olur. Kişinin gerçeklikle bağı kopar. Tersine kanıtlara rağmen öznel algı ve düşüncelerde oluşan sapma sonucu dış gerçeklik hakkında yanlış sonuçlara varıp bu vardığı sonuca uygun davranan psikotik anneler sanıldığından daha çoktur. Burada söz konusu olan ufak tefek ve geçici gerçeklik çarpıtmaları değil. Kişi halüsinasyon denilen ve kontrolü kendi elinde olmayan hayal örgüleri içinde yaşar ve davranır. Bilincinden yardım alamaz. Anne de çocuk da, korkunç bir çıkmaza saplanır.

Kaldı ki insan, bilincinden yardım alabilecek durumdayken de, insan iradesinin –çocuğunu değil- bir tek kendini korumaya dönük işlediğini hem tarih, hem bilim bize gösterir: 1942 Eylül’ünde, Naziler tarafından Treblinka’ya inşa edilen gaz odalarında, Krematoryumlara tavandan ya da yanlardaki aralıklardan verilen 5–6 kutu ziklon gazı ile yaklaşık 2000 kişi öldürülebiliyor. Zehirli gaz verildikten 10–15 dakika sonra yok eder. Gaz tabandan, yukarı doğru yükselir. O andan itibaren içerdekiler arasında korkunç bir mücadele başlar. Gaz odalarının ışıkları söndürüldüğünden göz gözü görmez. En güçlüler yukarı doğru tırmanmaya çabalar; yükselirlerse, soluk alacak havayı orada bulacaklarını umduklarından. İnsanların hepsi kapıya ulaşmaya çalışır. Kapının yerini bildiklerinden, kapı kapalı da olsa, kaçabiliriz diye düşündüklerinden. Psikolojik bir şeydir bu. İçgüdüsel bir ölüm kalım savaşı. En korkuncu ise; gaz odalarının kapısı açıldıktan sonra ortaya çıkan manzaradır: İnsanlar üst üste yığılmış, bir dağ halinde durur. Kendi kanından canından olan çocuklarının, en güçsüzlerin ve yaşlıların, daima yığının en altında kaldığı görülür. En güçlüler, o ceset dağının en tepesinde olur hep. Çocuğum, kafası patlamış halde yığının en altında kaldı, demeden. Gaz odasının karanlığında can havliyle kendini çıkarmak için dövüşür. Dışkıyla, kulaklarından burunlarından gelen kanla sıvanır bedenleri. En altta kalan kendi çocuklarıdır; kafaları patlamış ve ezilmiş halde, o insan dağının en altında.

Böylesine bir acıyı ve gerçekliği kendi alnına not düşmüş bir tarih ve bunu kanıtlamış bir bilimin karşısında; dünyaya yeni bir çocuk daha doğurma devrini,  insanlık kendi elleriyle kapatmış olmuyor mu? Ya da çocuğunu sevdiğini söyleyen her anne, böylesi bir gerçeklik deneyinde ne yapabilirdi? Tüm o ‘en kutsal’ ‘en kutsanmış’(anne, çocuk, analık hakkı, evlat sevgisi, ata hakkı) şeyler karşısında, bu kadar açık ve net bir içgüdüsel kalım savaşı tarihi dururken önümüzde hem de!

Hangimiz ne kadar suçluyuz sizce? Ötekileri yargılamadan önce bilelim ki; hayatımızda oyunlar ne kadar dramatikleşirse, perde arkası da o kadar karmaşıklaşır. Bu ‘sahicilik’ örneğini, şahsi sıfatımızı temize çekmek ya da karalamak için değil, geleceğimizi belirlemeye yarayacağı için verdim. Söylemekten korkmamalıyız belki de ‘Her anne katildir biraz da’. Şu, içgüdüsel kalım savaşında, eninde sonunda kendini seçeceğini bilerek çocuk doğurduğu için. Severek öldürdüğü için… Kutsanmış tüm ideolojik ve politik tabuların ardını gerçekten sorgulamadığı için…

Severek yaşatmayı bilmek dileğiyle.

 

YORUMLAR [0]